Monday, February 04, 2008

Als das Kind Kind war, träumte das Kind von einer Stadt, worüber die Engel flogen, worüber er flog.




Cuzdanimda 2 yil boyunca tasidigim bir kagit vardi, cuzdanimin icinde bir yerlerde. Daha sonra calinan cuzdanimla birlikte kaybolup gitmisti. Bir cizgili defterin ya da bloknotun kosesinden koparilmis ufak bir kagit parcasi. Belki de Kuba'da ya da Sili'deki agaclarin birinden imal edilmis, dunyayi dort bucak dolastiktan sonra yolunu tekrar Latin Amerika'da defter formunda bulmus, ucaga binip Ispanya'ya gelmis, bir valiz veya sirt cantasi ile Kuzey Avrupa'ya ulastiginda, bagli oldugu vucuttan koparilmisti. Uzerine hafif bira da sicramis olma ihtimali vardi elbet. Minik kagit parcasinin bir yuzunde melek kanatlarini ifade eden bir figur vardi. Obur tarafinda da uc farkli dilde yazilmis bir film ismi.. O kagit yolunu bulup Turkiye'ye gelene kadar ve geldikten sonra da epey fazla yer dolasmis, bir suru denizler, ormanlar gormus, mevsimler gecirmis, badireler atlatmisken, sicak bir yaz gunu muhtemelen Ege'nin maki ormanliklarindan birinin icine firlatilip atilmisti cuzdanin ici bosaltildiktan sonra.

Internet'e girdim, BFI (British Film Institute)South Bank'te bekledigim filmin oynadigini tahmin etmistim sanki. BFI South Bank, Londra'daki en guzel sinemalardan biri. Thames nehrinin hemen guneyinde kalan ve son 10 yildir gelismekte olan South Bank (ve devami, yasadigim yer olan Bankside) bati sininrda Waterloo Bridge'den, doguda Tate Modern'a gelmeden hemen onceki Blackfriars Bridge'e kadar uzaniyor nehir kenari boyunca. BFI South Bank'in ozel yanlarindan biri de, bagimsiz sinemaya olan destegi ve tematik veya yonetmen bazli yaptigi toplu gosterimler. Ocak ayinda baslayip, subatin sonuna dek surecek bir secki de Wim Wenders'e ayrilmis.

Bu filmlerden bir tanesini, Alman yonetmenin 1974 yapimi, 'Alice in den Staedten'ini birkac hafta once seyretmistim. New York'ta bir gazete icin calisan Alman gazeteci Phil Winter yeni bir makale icin araba kiralar ve Amerika'yi bir uctan oburune gezer. 1970'ler Amerikasi ve cok genis olmasa da, gayet tatmin edici bir Amerikan panoramasi. Biraz Easy Rider tadinda ama daha cok Jim Jarmusch'un 'Stranger Than Paradise'i estetiginde akan siyah-beyaz goruntuler, Edward Hopper tablolarini andiran yalniz otel ve otoban siluetleri ve bulundugu yerden iyice tiksinmeye baslayan Phil... Elinde makalesi olmadan, ve gazetesindeki patronundan metelik koparamadan Almaya'ya donmeye karar veren Phil, havalimaninda annesine yardimci oldugu Alice ile tanisir. Annesinin yalniz biraktigi ufakligi yanina alip, Hollanda uzerinden Almanya'ya gecen ikili Alice'in anneannesini, Alice'teki tek bir eski fotograf ve minik kizin aklinda kalan anilarla bulmaya calisirlar. Butun bu yolculuk boyunca Phil'e ve bize eslik eden Polaroid kamera once Amerika'nin dogu yakasini daha sonra Almanya'nin, Ruhr ve Westfalen bolgelerini fotograflar durur. Wim Wenders'in yol hikayesine eslik eden fotograflar alabildigine uzanan genis bahceli Amerikan evleri, sahil kasabalarini, Manhattan gokyuzunu, guc santrallerinin bacalarini, parklarda serinlemeye gelen aileleri, gocmen lokantalarini ve Wuppertal'daki monorail'i sergiler. Filmden cikip, saysizi kopruyle donatilmis Thames Nehri'ni, ortasini trenlerin, kenarlarini yayalarin kullandigi yegane koprulerden biri olan Hungerford Bridge uzerinden gecerken 'yol filmlerini' dusundum.

Kendi hayatimdan bir 'road movie' yapiyor olsam icinde mutlaka Almanya'dan bolumler olurdu. Stuttgart'tan Munih'e sicak bir yaz ortasinda otostop cekerken bir yandan polisler, bir yandan sevimsiz kamyon soforleriyle oyalanan genc karakter acilisi yapabilirdi. Sabahin korunde Munih'ten Berlin'e kalkan bir tren, Koln'de karnaval zamaninda sokak sokak yuruyen aylak cocuk, Danimarka'dan Hamburg'a trenle, otobusle ve otostopla gidip gelen yabanci, ve her defasinda Hollanda'ya, Isvicre'ye, Danimarka'ya veya Fransa'ya gectigini, artik sadece sinirin iki tarafinda yudumladigi bugday birasina odedigi fiyat farkindan anlayabilen yasli bir gezgin... Keza Wim Wenders de hayatinin kisa bir doneminde felsefe egitimi almis biri olarak hikayelerinde, akip giden zamanla birlikte akip giden yollar, degisen sinirlar, yikilan duvarlar, muzik vasitasiyla yolculuk eden kuresel etkilesimleri kullanmis. Bazen cok basit siyah-beyaz/renkli ikileminin simgeselliginin gucuyle, bazen de cok basarisiz orneklerine de tanik oldugumuz kafasi karismis karakterlerin olusturdugu corbasal butunsuzlukle (bkz. Million Dollar Hotel. Zaten Bono ile ilgili herhangi bir proje kotarmaya calismasi buyuk kabahat). Velhasil kelam, o kaybettigim kagit parcasindaki melek, dun aksam saf kanatlarini, modern dunyanin en cirkin ve karanlik siyasi ayraclarindan en bilineni (Berlin Duvari) uzerinde cirpti dun aksam ustu...

Der Himmel über Berlin, bilinen baska bir adiyla Wings of Desire ve kaybettigim kagit parcasinda yazdigi gibi ('Las alas del deseo') bir Berlin Road Movies Produktion yapimi. Ne guzel bir tesaduf gibi gorunse de, aslinda bu yapim sirketi Wim Wenders'in tum filmerinin yapimciligini ustlendigi gibi, Zulfu Livaneli'nin Yer Demir Gok Bakir filminin de yapimcisi. Road Movies ve Berlin. Belki de hayatimin son birkac yilinin en iyi ozetlerinden biri bu sihirli bilesimde yatiyor olabilir. Uzerinde melekli figur olan kagit parcasini aldiktan sadece 1 hafta sonra Venedik'te San Marco meydaninda bir dahaki sefere nerede bulusacagimizi konusuyorduk. Berlin! dedi, Dunya Kupasi finalinde. Veya Berlinale'de... Daha hic bulunmadigim Berlin'le ilk duygusal bagim da o zaman kurulmustu. Sadece 1 yaz sonra kendisiyle tanistigimizda da, bu buyuleyici sehrin uzatmali bir sevgiliye donusecegini hissetmistim. Sehire ilk adimimi attigim gun Alexanderplatz'da Fernsehturm'dan Tiergarten'e yurumustum, Siegessäule'nin altinda durup genis ve uzun bulvarlara bakmis, 'yazin ortasinda 7 derece soguk, nasil bir is bu?' diye soylenmistim.

BFI'da filmler genelde tek reklamdan sonra basliyor, seans saatinde reklam girerken salon isiklari karariyor, zaten seansa 2 dakika kala 'son cagri' yapilip seyirciler uyariliyor. Gun icerisinde 300.000 video kamerasi ve sayisiz isaretler ve unlemlerle uyarildigimiz yetmiyormus gibi... Ama en azindan filmlerin saatine baslamasi ve salonda hareket olmamasi acisindan (ve de filmleri araliksiz izleyebilmenin de keyfi de eklenince), durumdan sikayetci degiliz. Zira, tam salon kararirken yerimi bulup oturuyor, ustumu cikariyorum. Reklam bitmis oluyor, kisa jenerigin ardindan, tanidik bir goruntuyle, Siegessäule'yle karsiliyor Wim Wenders'in kamerasi beni. En taze anilarim, hayallerim, hayalkirikliklarim ve duslerimin arasindan geciriyor ilk birkac saniyede ve Berlin'e inmeye hazirlanan bir ucagin icerisinde cikiyor karsimiza melek. Lise hayatimda yapmaya bayildigim seylerden biri, insanlara uzun uzun bakip, o an dusunduklerini, orta ve uzun vadede bulunmak istedikleri konumu ve su an bilincaltinda bu projeksiyonlarin yansimasi olarak, o an yaptiklari olaylarla nasil iliskilendirdiklerini anlamaya calisirdim. Bruno Ganz (yakin zamanda 'der Untergang' ile begendigimiz), kendisi gibi diger meleklerle birlikte insanlarin dusuncelerini, dertlerini dinliyor, omuzlarina hafifce dokunarak dualar, ilahiler okuyor, dertlerine sifa olmaya calisiyor. Kimi zaman da biraz daha ileriye giderek, hayali temaslara giriyor insanlarla. Ben bankta Bogaz'i izleyen, vapurda martilara simit atan ya da Nevizade'de bira yudumlayan 'izlediklerim'in, Ganz'in izledikleri kadar sairane ve derin dusuncelere daldiklarini dusunmezdim. Benimki olsa olsa, "Lola Rennt" tarzi bir senaryoculuktan baska bir sey degildi. Fakat Berlinliler ve Berlin'e gidenler bu tarih ile dolu, bolunmus sehrin hakkini verir cinsten dusuncelere, melankoliye, saadete ve hayallere sahiptirler.

Film boyunca Potsdamer Platz'i, duvar ve muhtemelen savas oncesi Berlin'ini arayan yasli adam gibi, ebediyet oncesi, 'gercek', somut, gecici ama heyecan verici hislere ozlem duyan Bruno Ganz'in oynadigi karakter Damiel de, kendisini hayat verecek aski arayip durur Berlin'in uzerinde. Sehir 20 yili askin bir suredir yasadigi fiziksel bolunmuslugun yavas yavas ustesinden geliyor gibidir. Duvarin uzerinde (tabii Bati tarafinda) graffitiler, karikaturler, yazilar boy boy gorunmekte, yikik binalarin yerini yeni binalar almaktadir. Tabii Alman sehirlerinde, Almanlar icin utanc kaynagi olan yikik kiliselerden Berlin'deki Gedachtniskirche tum ciplakligi ve dehseti ile yerini korumaktadir. Ku'damm civarinda yeni binalar yukselmekte, sehir 19. yy'in sonundaki Altin Cagi'ni animsamaya baslamaktadir. Bir yandan, 10-15 yil sonra tekrar Avrupa'nin en gozde sehirlerinden biri haline gelmeden once son melankolilerini yasarken, oteki yandan underground ve sokak camiasi da mutevazi ama yogun gundemini surdurur. Terkedilmis, yikilmis bir alanda sirkleri Circus Alekan'i kuran, ama maddi sartlardan dolayi, Fransa'ya geri donmek zorunda kalan sirkin trapezci melegi Marion'la da burada tanisir Damiel. Kendisini yasama dondurecek askin kaynagini bulmustur, ve olumle yasamin arasindaki sinira nazire yaparcasina, duvarin icindeki guvenlik bolgesinde, bir No Man's Land alaninda melek arkadasi Cassiel'in kollarinda ebedi canini verir, yerine, kendi kaninin tadina varabildigi yeni varolusuyla birlikte soguk, karli ama acik bir Berlin sabahina uyanir.

Berlin'e 3.5 (bir keresinde sadece ucaga binmek icin birkac saatligine gitmistim) ugramam da cok soguk bir havayla karsilasmistim. Soguk ama net, genelde acik. Ruzgari ile birlikte, yasadiginizi hissettiren, agirligi ile birlikte sizi hazmeden ama ucucu ve hapsetmeyen bir hava. Her ne kadar soguk olursa olsun yurudum Berlin'de surekli. Bazen arayis icinde, bazen aradigimi buldugumu dusunmenin verdigi sevkle, bazen de tamamen rastgele bir aylaklikla. Damiel, Marion'u bulmak icin soguk ve karanlik Berlin gecesini delerken bir postere denk gelir, daha once bir Gotik grubu olan Crime and The City Solution konserinde rastladigi Marion'a, simdi bu reklamini gordugu konserde rastlayacagindan emindir: Nick Cave and the Bad Seeds konseri. Potsdamer Platz'i ve bombalanmis gecmisini arayan, filmin baslarinda, Tiergarten kutuphanesinde tanistigimiz yasliya yardim eden diger melek Cassiel gibi, Damiel'e de yardim eden baska bir karakter vardir filmde, yari gercek, yari hayali belki de. Ilk ucak sahnesinde dusuncelerine tanik oldugumuz film yildizi Colombo rolundeki Peter Falk. Colombo, anneanesinin mutlaka hakkinda bir seyler soyleyecegini bildigi bu sehir hakkinda bircok sey duymus, simdi bir Amerikan dedektifini oynadigi filmin cekimi icin geldigi Berlin'i de en az digerleri kadar gezmekteydi. Colombo, gene Jarmusch'un Stranget Than Paradise'indaki hip karakter Willie veya Wenders'in Alice in den Staedten'indeki Phil'ine cok benzemektedir.

Wim Wenders, Colombo, Cassiel, Damiel, Marion ve yasli adamla birlikte bize Berlin'i gezdirirken, sik sik insanlarin dusunceleri ve Damiel ile Cassiel'in diyaloglari ile de kentin tarih ve sosyal haritasini zihnimizde ciziyor, Tegel civarlarinda kucuk sosyal konut dairelerinde oturan ailelerin cocuklarinin video oyunlarindan, cam kenarinda solan cicege, Berlin Duvari'nin kenarinda bombos bekleyen arazide gezen genclerden Hotel am Zoologischer Garten'in tepesinden atlayarak intihar eden adama dogru yonelterek kamerasini, sehir topografyasini olusturuyor. Berlin'i, duzayak Avrupa sehirlerinden cok farkli kilan seyi minik Spree'si olmayabilir. Sehrin ortasindaki kocaman Tiergarten'in biraz etkisi olabilir, ama Berlin'i ozellikle bugunku ozel Berlin yapan, dikey ve yatay duzlemde farkli uzantilar icindeki mimarisi, imparatorluk Almanyasi ile Bismarck Almanyasi arasindaki degisimden de dramatik olan Dogu ve Bati'nin urettigi enerji ve insa edilmis cografyadir. Sadece binalar, kemerler, anitlar ve heykeller olarak degil; savaslar, bolunmuslukler ve krizlerin urettigi cografya. Wim Wenders, Berlin uzerindeki gokyuzunden kamerasini sallar, melekler kanatlarini cirparken, siyah-beyaz ve renkli tum sahnelerde bu catismalarin gorselligine tanik oluruz.

Damiel, Marion'u Nick Cave'in parcalayici gitarlarinin arasinda bulurken, film boyunca muzik ve sesin kullanimi seyirciyi buyuler. Dualar, ilahiler, kutuphanenin duvarindan yankilanan, U-Bahn hatlarinin ve nehrin uzerinden, duvarin icinden ve altindan dagilan fisiltilar, birbirine karisan sesler ve Berlin'in 'sessiz kaos'u.

Sinemadan ciktim, Londra'da hava soguk, bulutlu ama berrakti. Nehir kenarina acilan kapidan disariya adimimi attim, bir adam saksofon caliyor, nehir kenarinda pazar aksami yuruyenler fisildasiyordu. Sehri, karanligi ve sogugu dinleyerek yurumeye basladim geri, yasadigim yere dogru. Zihnimin arkalarinda hala goruntuler ve sesler akiyor, bu sirada yanimdan gecenlerin konusmalarina belli belirsiz kulak kabartiyordum. Filmdeki, yanilmiyorsam, 'Ayik' ailesi ya da camasirhanede kendi kendine dertlenen teyze gibi Turkce duymayi bekledim belki bir an. Daha sonra tum seslerin ayni harmonide olduguna kanaat getirdim. Thames cekildigi icin, guney tarafinda aciga cikan kumsalda konaklamis, iki gundur kumdan heykeller yapan, yaktiklari atesin etrafinda toplanmis gitarli gencleri ve onlarin fotograflarini ceken turistleri gordum. Nehrin karsisina baktim, arkasinda yukselen gokdelenlere aldirmiyormus gibi gorunen St. Paul's'un tepesinde sehri izleyen melekleri dusundum. Bir bucuk yil once kaybettigim kagidin uzerindeki resmi animsamaya calistim. Disarida yagmaya baslayan yagmur ve soguk havaya bakip baska sehirlerin hayallerini kurdugumuz ani hatirladim. Ben de kendi anneannemi dusundum bir anligina. Daha sonra da butun bu dusuncelerimi okuyan, omzumun kenarina konmus melege fisildadim. Duvarlari, daglari, sinirlari ve okyanuslari asti, kaybolmus kagit parcasina rastladi, yanina onu da aldi, "daha iyi koruyacagim onu ben, merak etme" diyerek cebine koydu, Nick Cave konserine ugradi, Tiergarten duraginin altindaki birahanede mola verdi, soluklandi, sokaktaki kahveciden kahvesini alip Siegessäule'ye dogru tekrar yukseldi. Alexanderplatz'a dogru bakti, ortada duvar kalkmis, Potzdamer Platz'da Sony Center yukselmisti, sehrin guneylerinde bir yerlerde karanlik ve sogugun icinde, huzurlu mezarinda uyuyan Berlinli yasli adam vardi.

No comments: