Sunday, March 11, 2007

Çeşmi Cihan bu ola! güzel Amasra..

sevgili günlük,

yollar bugün beni ve arkadaşlarımı gördüğüm en güzel yerlerden birine çağırdı. müthiş denizi, romalı kalesi, iyi korunmuş tarihi, eşsiz doğası ve batı karadenizli (batı avrupalı değil) ahlakıyla Bartın'ın hemen dibindeki güzel ilçesi Amasra'ya.

herşey perşembe günü ders çıkışı Ece ile geçen yazın sonuna doğru Çeşme'de Münevver de bizleyken nasıl eğlendiğimiz ve Ece'nin Çeşme'yi ne kadar özlediğini söylemesiyle başlayan heyecanlı muhabbet sonucu gelişti. Haftasonu Çeşme kaçamağı planları Münevver'in zaman kısıtlaması yüzünden suya düştü, ama ikilinin diğer oda arkadaşlarından Lara'nın ve Münevver'in erkek arkadaşı Yalın'ın da katılımı doğrultusunda 5 kişilik bir grup olarak "en azından günübirlik kaçamak" seçenekleri üzerine kafa patlatmaya başladık. belli ki, yolumuz gelmişti.

cuma sabahı 6 yı biraz geçiyordu evden çıkdığımda. Yalın'ı alıp Göztepe'den okula yollandık, ve 7.40 civarlarında yola koyulduk. yıllardır artık tünellerini ve viyadüklerini ezberlediğim ve ehliyetimi aldığımdan beri ilk uzun yol göz ağrım Ankara otobanını Düzce'ye kadar takip ederken araba da garip sinyaller vermeye başladı. uzunlarla selektör yaptığımda, kontağın tamamen kapanıp açılması ve arabanın 130 km. ile seyrederken ufak zıplayışlar yapması alışık olduğum bir şey değildi.

ilk durağın Akçakoca olmasına karar verdik. bundan, yanılmıyorsam, 2.5 yıl önce Ediz'le Mehtap'ın birbirlerinin kuzenleri olduklarını anlamalarını sağladığım, okulun bahçesinde yaptığımız muhabbeti hatırladım çimlerin üzerinde. 2. sınıfa yeni başlamıştık, Ediz en yakın arkadaşlarımdan biriydi ve Mehtap da, o gün bizimle oturmuş, kitabını okuyor, çayını içiyordu. "Memleket" muhabbeti üzerinden ikisinin de Akçakoca'ya dayanan kökleri olduğunu anladıklarında Mehtap Ediz'e "ben, okulda kuzenim olduğunu biliyordum, hatta sana ilk geldiğinde, 1 yıl önce, email attım, neden cevap vermedn?" demişti. o zamanlar bahçede daha sık oturur, kitap okurduk, daha sık futbol oynardık. Okuldaki köpekler toplanıp, imha edilmeye götürülmüzlerdi ve bizim bir sürü köpeğimiz vardı. şimdiki fotoğraf makinemi yeni almıştım ve 8 doğuran (sanırım Defne) köpeğimizin, yavruları ile birlikte resimlerini çekerdik.


Akçakoca'da bizi karşılayan, Akçakoca Merkez Camii oldu. Kendimi bir anda Berlin-Kreuzberg'de hissetmemi sağlayan bu sekizgen şeklindeki ilginç mimari yapı, hepimizi hayretler içerisinde bıraktı. Farklı katmanlardan oluşan dua alanları, sonunda sekizgen kubbenin altındaki ana bölüme çıkıyordu. Ana bölümde zemin kat ve onu çevreleyen asma kattan oluşurken, arkadaki odalardan kendini camlarla ayırıyordu. Oldukça transparan bir iç mimariye
sahip caminin içinde bir de, günün tüm ezan saatlerini
gösteren bir dijital saat vardı!



Pastaneden poğaçalarımızı aldık ve bu şirin sahil kasabasında, Karadeniz'in her daim coşkulu sularının kıyıya vurduğu limanın dibinde, balıkçılardan birinin dükkanında bizim için ısmarladığı çaylarla kahvaltımı ettik. Biraz politika, biraz bazılarımızın ailelerine ve arkadaşlarına yapmaları gereken açıklamalar, iptal edilen programlar, aşk, futbol ve eğitim üzerine konuştuk. sonra sahilde yürümeye başladık, bıraktık, biraz deniz konuştu, biraz dalgalar, biraz bulutlar ve sonradan adının "apti" olmasına karar verdiğimiz güzel köpekcik. cumhuriyetin 75. yılından kalma erimiş tabela dalgakıranın hemen arkasında sahili paslı gözlerle süzerken, arkadaki tepelerde yükselen çirkin apartmanlar, az sayıdaki tarihi binaların siluetini bozmakla meşgul oluyorlardı. bugün gezmeye çıkmış 5 arkadaştık, kocaman ve güzel ülkemizin denizini izliyor, havasını soluyor, kederlenmeyi veya endişeyi düşünmüyorduk. mutluyduk.



her yolculukta olduğu gibi bu yolculukta da arabamız ve heyecanımız dışında bizim en büyük yardımcımız karayolları haritamızdı. Sürücü koltuğuna Münevver geçerken, ben de Akçakoca'nın biraz daha batısında bulunan Karasu'dan, taa Gürcistan sınırına kadar, sadece Zonguldak-Bartın arasındaki yol dışında sadece sahili izleyerek bir yolculuk gerçekleştirebileceğimizi söyledim. "Bir dahaki sefere" dedik hep beraber, hem belki daha fazla katılmak isteyen olurdu aramıza. ve daha fazla zamanımız da olurdu o zaman. daha bol güneşli günler ve köpüklü dalgalar. Akçakoca'da bir karar verecektik, Karasu tarafına, yani batıya doğru geri mi dönecektik, yoksa doğuya doğru devam mı edecektik? Safranbolu fikri çıktığı zaman heyecanlanmıştık ama uzak olduğunu düşünmüştük, Münevver Amasra fikrinde hala ısrarcı olduğunu söylediğinde "e madem götür bizi o zaman" demekten daha güzel bir karar veremezdik heralde. Ece, sol arka köşedeki yerini hiç değiştirmedi, rahatına en düşkün olan oydu. Akşam sürpriz doğumgünü partisi için vakit kısıtlaması olan ve arkadaşlarını tüm gün boyunca ayarlamaya çalışan da oydu. ama "kaçma" fikrini de o çıkarmıştı ortaya ya, rahatı bozulmadıkça da en keyiflimiz oydu sanırım. ne de olsa, arabanın neresinin bozulmuş olabileceği, kaç km. yolumuz kaldığı veya nereye gittiğimiz dahi onu çok ilgilendirmiyordu. aldığı keyfi yaşamak ve paylaşmaktan başka bir derdi yoktu. çok güzel bir dertti.


Ereğli'den geçerek Zonguldak'a doğru ilerlerken hepimiz yolun takip ettiği manzara karşısında büyülenmiştik. solumuzda Karadeniz alabildiğine uzanırken, sağımızdaki tepelerde yeşil ormanlar yükselmeye başlamış ve dar sahil şeridine tepeden bakan Batı Karadeniz evleri manzarayı tamamlıyordu. Zonguldak, hepimizi şaşkınlığa uğratır biçimde kömür siyahı veya endüstri grisine bürünmemişti. Çirkin apartmanlar ve vasıfsız bir inşa hali hakimdi şehre evet ama, şehri kesen nehirler, köprüler, maden taşımacılığı için kurulmuş ufak demiryolu ve sonunda dağların arasından kıvrılarak önce nehri, sonra da memleketimizin zayıf, mütevazi ama güzel demiryolu ağının bu yörelere uğrayan ve üzerinde Karaelmas Ekspresi çalışan tek hattı olan Zonguldak-Ankara arası işleyen demiryolu hattını izleyen karayolu Zonguldak'ı kolaylıkla sevdirmişti bize.

Amasra'ya ulaşmamız sandığımızdan da uzun sürecekti. saat 10.00 civarında ulaştığımız Akçakoca'dan 12.30a doğru ayrılmıştık, ve sadece Zonguldak 80 km. ötedeyken, Amasra için 85 + 16 km. yolumuz daha vardı. Zonguldak'tan çıkarken Münevver'e tatsız bir elektrik sorunu yaratan arabayı devralmaya karar verdiğimde, güzel bir çeşmeden, her yerde kolay kolay bulunmayan çok güzel bir tada sahip sularımızı yeni doldurmuş, kana kana içmeye başlamıştık. Bartın merkezine girerken, polisler bizi kendi deyimleriyle de çok da hoş olmayan bir "hoşgeldiniz" ile karşıladılar. Karşı şeritten gelen arabaların selektörlerini o kadar çok geç farketmişiz ki, radara yakalandığımızda neredeyse radarın bulunduğu arabanın içinde bizi izleyen polise el sallayacak kadar yakınındaydık talihimize yumuşakça küfederken. Polisler, cezamla birlikte bana Falım sakız vermeyi de ihmal etmediler ya, şimdi şu satırları yazarken farkediyorum sevgili günlük, falımı okumayı unutmuşum!!

16 km. yolu da aşaduralım, "bu tepeleri tırmandığımıza değecek bir güzellik çıkacak umarım karşımıza" deyişi aklımızda, önce Amasra'nın arkasındaki muhteşem koyu görerek heyecanlandık. Meğersem, Amasra'yı görünce kendimizi kaybetmeyelim diye, önden bizi göreceklerimize hazırlayacak ön bir sunuşmuş şimdi adını hatırlayamadağım bu koy. Yol bu sefer bizi Amasra'nın sırtlarına doğru çevirirken, güneş de iyiden iyiye açmaya başlamış, havaki bulutlar yerini masmavi bir gökyüzüne bırakmaya başlamıştı. Amasra öyle bir şekilde karşımıza çıktı ki, tepede bir yerde fotoğrafını çekmektense, hemen ulaşmak istenilen bir yar gibi kucağına bırakıvermek için kendimizi, hiç durmadan arabayı sürmeye devam ettim bu 3 yanı dağlarla çevrili cennet koya.


Amasra Müzesi'nden edindiğimiz bilgilere göre, Amasra'nın tarihi antik Yunan uygarlıklarına dayanmakta. Lidyalıların da bir zamanlar ele geçirdiği Amasra, daha sonra İskender'in Makedon uygarlığına, Roma'ya ve Bizans'a dahil oluyor. Fatih, burayı fethettiğinde neler hissetti bilemiyorum ama, nispi olarak iyi korunmuş bir yer olarak günümüze ulaşabildiği için şanslıyız. Şirin kasabanın tamamını yürümek 1 saatten fazla almıyor. burun, büyük liman ile küçük limanı iki tarafına alacak şekilde ikiye bölüyor Amasra'nın koylarını. burunun tepesine tarihi kale ve surlar kurulmuş. burun, ucundan, karşısındaki Boztepe adacığına bağlanıyor. çok şirin bir köprü ve ufak bir tünel ile. beldenin bu bölümüne geçerken güzel taş konaklar görüyor, "sormagir" cafeye ne soru soruyor ne de girmeyi tercih ediyoruz. balıkçılardan, bir iki saat sonra yapacağımız ziyafet için fiyat alırken, denize nazır "Osman Amca'nın Yeri"ni beğeniyoruz. Boztepe burnunun tepesinde müthiş manzarayı izledikten sonra, "yürünen yoldan geri yürünmez" mantığıyla patikadan aşağı ufak bir trekking yapıyor ve boğalara el sallıyoruz.

rakı-balık ziyafetinden hemen önce Lara ve Ece'yle birlikte birer lahmacun yemeye karar veriyorum ki, Münevver ve Yalın bu fikre pek sıcak bakmıyorlar. gerçi sonunda balıkların çoğunu Yalın'la ben yemek zorunda kalıyoruz ki, her biri en azından birer tek atmaya gönüllü kızlar rakıya yardımcı olunca, en azından ufak rakı da rahatlıkla ve keyifele içiliyor. denizin üzerinde soframız şenlenirken camın dışında arkada bir yerlerde güneş batmaya başlıyor. kayığıyla açılan ikiden biri, dönüşte dizlerini kapanmış bir şekilde belki de günün batmasından duyduğu hüznü dışavururken ben de lavabonun yolunu tutmaya karar veriyorum uzun günün ilk molasını alırken. döndüğümde herkes birbirinin kahve falına bakmıştı ve sanırım kader, fala inanma ve kozmik enerjiler hakkında konuşmaya başlarken, dönüş haline geçmenin ağırlığı da ufaktan çökmeye başladı.







dönüş yolunda, bir ucu discman, mp3 player gibi aletlere bağlanan kaset şeklindeki aparatımız çalışmayı reddederken, yanlış bir tercihle "gelinen yoldan geri dönülmez" diyerek, Mengen-Bolu üzerindeki yolu seçiyoruz ki, karşıdan gelen arabaların birbirlerini sollamak adına hem gidiş hem de geliş şeritlerini alabildiğine özgürce kullandığı yolda yaptığım gece sürüşü müthiş bir adrenalin salgınına dönüştü. neyse, kilometreler kilometreleri, karanlık yollar, sarı otoban ışıklarını kovaladı. balık hesabı, hız cezası, yakıt masrafları derken kimse cüzdanından dolayı çok fazla sıkıntı yaşar gibi durmadı. bazı keyiflerin hiçbir şekilde satın alınamadağı seyahatlerden biriydi ya heralde bu da.

muhabbetler muhabbetleri kovaladı sevgili günlük. saatler aktı, uzun gün sona erdi, İstanbul çılgın trafiği ve kornalarıyla "düştün gene elime" dedi. 800 km. yol gidildi, 10 saate yakın trafikte kalınıldı, 7 farklı şehir geçildi, birçok fotoğrafın yanına, çoklukla resmedilemeyen gülücükler eklendi. yol bitti, sevgili günlük, satırlar bitti, muhabbet bitmedi... güzel bir gündü, sevgili günlük, biliyorum, biliyorsuın belki gene bir şey eksikti, belki o da gelecek sefer tamam olurdu. "lala lala", zamanla tamamladık resimleri, zamanla tamamlanır berisi. yeter ki yollar baki ola, yürürüz hep beraber, yürümesini bildikten ve istedikten sonra.

No comments: