Showing posts with label İstanbul. Show all posts
Showing posts with label İstanbul. Show all posts

Tuesday, September 14, 2010

cirkin sehir

The strong breeze smelled of Istanbul, the air that I missed as it swept the leaves of some palm trees (yes there are those, too). S. was delivering some paperwork to the consulate, to do with the military service as I was taking pictures of some new residential towers across from the hill I stood on. One of many thousand hills of the city. I walked back to the car, watched some men finish their lunch meal break, and heard two other young ones talk about the basketball game last night. Partly cloudy, but bright blue sky and that feel on my hair (the remaining bit, at least) that fills me with love for my beautiful city, yet again. Oh, how I miss it when I am away!


A lovely 6-year old girl is pulled by her grandma as she takes a giant step to walk on to the pavement. I hear her say:

"...ama cok cirkin bu sehir yaaaa.."

Thursday, April 01, 2010

bir topağacı-kabataş yürüyüşü antolojisi

bugün saat 11:15 ila 11:40 arasında gerçekleşen ama hayatımın farklı dönemlerini tekrar tekrar yaşadığım kısa yürüyüşten seçkiler, şehrim İstanbul'dan bir kesit:

- her mevsimde, havada, yaşta, sıcakta, soğukta, yürüyerek, koşarak, zıplayarak inip çıktığım merdivenlerden aşağı indim. hava güneşli, saat 11'i biraz geçiyor.

- lise 2 ve 3'te dershaneye giderken hep tercih etmekte zorlandığım ayrıma geldikten sonra şair nedim caddesi'ne doğru girdim.

- tek başıma veya başka bir şehirde yaşamaya başladıktan sonra daha çok ilgimi çeken çamaşırhane'nin yanından geçtim.

- sağda, o hep çok sevdiğim, tepesinde minik bir kasrımsı ev olan dar ve küçük sokağa baktım.

- 4 yıl önce, S.'nin kan testi yaptırdığı, camiinin yanındaki, köhne sağlık ocağına baktım. yanından birlikte geçerken, 'burda yaptırmıştım kan testini' dediği soğuk kış gününün gri gökyüzünü ve sağlık ocağının mutsuz görüntüsünü anımsadım. gökyüzündeki güneşe bakıp, gülümsedim. o günü ve o sağlık ocağını sevmiştim.

- W Hotel'e geldim. geçen sene konferans hazırlığı sürecinde orada akşam yemeği yediğimiz günü anımsadım, ve R.'nin Akaretler hakkında 'burası Disneyland olmuş dediği anı'. sağlık ocağından çok farklı bir atmosferdi.

- o sırada kavşakta karşıdan karşıya geçerken önümden bir taksi geçti. çavuşoğlu taksi...

- akaretler'den aşağı yürüdüm. lise son'da E. ile çıkarken, kavga edip geçici ayrılık yaşadığımız bir dönem bir çocukla öpüştüğünü anlattığı bir bahar akşamı onun evinden dönüşte caddebostan

- taksim dolmuşundan inip, akaretler'den yukarıya yürüyüp, teşvikiye üzerinden eve gittiğim anı anımsadım. (sonra, yıllarca, A. olan ilişkim dışındaki ilişkilerde tam sadakati benimseyemememin nedenini E. olan ilişkimde yaşadığım travmalara bağlamışımdır).

- dolmabahçe'ye doğru döndüm. orta okulda bir yılbaşı akşamı. H ile Taksim'den Kuruçeşme'ye yürümüş, Kuruçeşme'den aldığımız bir muz likörü (ben) ve şarap (H.) ile yağmur altında bu cadde üzerinden geri Taksim'e yürümüştük. o gece ilk defa sarhoş halimi görmüştü ailem, 2 gün konuşmamıştı babam benimle.

- karşı kaldırımda ise, bu seneki yılbaşına yakın bir akşam F. ile beklenmedik bir yürüyüş yaptığımız geceyi anımsadım, beni sürekli yola doğru itip durduğu.

- orta okul mezuniyet balomuzun yapıldığı swissotel'e bir bakış attım sağ tarafımda, tepede.

- babamın omuzlarında, küçük bir çocuk olarak, eski açık'tan ilk canlı futbol maçımı izlediğim İnönü Stadı... (normal yaşam süremden 2 yıl eksiltecek olan kanser teşhisine yapacak doktorun bilmesi gereken bir gerçek olabilir erken yaşta Beşiktaş taraftarı olmuş olmam)

- solda, yolun karşısında dolmabahçe camii. küçük yaşlarımda babam, amcam ve amca oğlu kuzenimle birlikte sabahın çok erken saatlerinde uyandırılıp abdest aldıktan sonra saatlerce dizlerimin üzerine oturtulmak üzere vaaz dinlemek ve bayram namazı kılmak üzere yollandığımız camii (ileriki yıllarda, daha geçerli ve mantıklı nedenlerle dinden uzaklaşmamda etkisi olduğunu düşündüğüm, ama önemli bir deneyim olarak anımsadığım bir olgu olduğunu düşünmüşümdür bunun yıllarca)

- ve hemen dibinde kabataş iskelesi: elimdeki boğaz manzaralı yeni açık bjk-gs maç biletini yırtıp atmamla sonuçlanan beklenmedik bir mart akşamı, meltem, ve iskelenin yanından A. ile yürüyüşümüz. üzerinden 3 yıl geçmiş. saat 12:00'de kendisi ile buluşmam gerekiyor, geç kalmasam iyi ederim.

ve kabataş'tan tramvaya bindim, saat tam 12:00'de olmam gereken yerdeydim. 45 dakikada parçalı hayatlarımı (parçalı bulutlu değil, tamamen güneşli bir havada) tekrar yaşayarak... güzel bir güne güzel bir başlangıç oldu. biraz olsun beni ben yapan anılarla, biraz beni ben yapan şehirde, bir kez daha...

Wednesday, March 31, 2010

hepimiz gececegiz bu kopruden



50 kurus




basbakan'in 'ucarak belirledigi' iddia edilen 3. kopru guzergahi



kopru gecis ucreti

Thanks: Ulas Akin

Thursday, August 13, 2009

Kartal

As Niyazi watched the sun set over the Princes’ Islands, the sea of multiple storey concrete apartments merged into the perspective. With no formal planning or architectural education, the Kartal representative of the Platform for Istanbul’s Neighbourhood Associations was now speaking a language that could bargain in the negotiations with the Kartal and Istanbul Metropolitan Municipalities, as well as the landowners and a UK-based architectural office on behalves of his 10,000 fellow residents of Hürriyet neighbourhood, located on the hills behind Kartal. He knew most of the residents, who settled through mass migration in the 1970’s, fought hard to obtain “amnesty registry” for their illegally constructed houses, started off as single-storey houses, now turned into multi-storey extended family and relatives living spaces[i]. Now, he was part of the negotiations during the development of the famous Kartal redevelopment project. Soon, Niyazi’s perspective could alter completely, overlooking a wavy sketch of glass and steel towers with a luxurious yacht marina on its tail.

Kartal lies in the southeast of Istanbul, stretching from the Marmara Sea in its south, with an elevation up to 500 metres towards its water and green reservoirs surrounded by the TEM highway to its the north. The district encompasses over 68 km2; decades of growth rates near 50% saw the population reach 427,156[ii] that consists of white-collar workers, small-scale tradesmen and industrialists. Like many other peripheral districts in Istanbul, it has grown immensely since the 1950’s with incoming migration into its heavily industrialised areas; and lack of implementation of development plans saw 85% of the housing stock made up of poor concrete material, many of which is illegal, and 25% of the population still live in gecekondus[iii].

It is connected to the rest of the city and beyond via the E-5 and TEM motorways, the suburban railway and the municipal and inter-city ferries from the Kartal pier. The planned Kadıköy – Kartal metro extension and the completion of Marmaray and upgrade on the suburban rail are aimed to make Kartal a major transport hub. With its close proximity to Sabiha Gökçen Airport and attraction areas such as the Istanbul Formula 1 track, the newly developing Pendik ‘silicon valley’, and Sabancı University, Kartal has become a natural candidate to be designated as a new sub-centre, a major tool of Istanbul’s de-centralisation policies. Creating a new CBD in Kartal aims to alleviate the pressure from the city-centre and its northern axis, whilst creating 100,000 new employment and affecting a grand population of 2 million in the region[iv]

Around 550 hectares of the derelict industrial area was part of an urban design competition, won by Zaha Hadid Architects in 2006. This regeneration plan, consistent with the city’s ambitions of bringing in signature architects, sits alongside one of the more ambitious projects in Europe, scale of which resembles the likes of HafenCity in Hamburg.

Kartal redevelopment project is championed by many as the first large-scale redevelopment project in Istanbul that involves all the necessary actors during its realisation: the respective municipalities, the landowners/developers, the master planners and architects; as well as the local residents. Initiated by the IMP, it has created its own landowners’ association, formed by some 26 main landowners who pursue negotiation via a designated urban negotiator whose job is to maintain the communication between the actors involved. The larger scale masterplan was approved by Kartal municipality, governed by an AKP Mayor prior to 2009 local elections, but the construction could not have started before 1/1000 scale, local development plans came into place.

In the meanwhile, Kartal, a district traditionally voting social-democrat, re-elected a Mayor from the Republican People’s Party (CHP) in March 2009, ending the short spell with the AKP. This halted the ongoing process for the preparation of 1/1000 local development plans for the regeneration project until the lead actors have convinced the new mayor Dr. Altınok Öz. As of July 2009, the IMP representatives were hopeful to get the plans approved and the construction to begin by next year[v]. As the financial gloom has yet to dissolve, main landowner developers such as the Eczacıbaşı Holding is yet to confirm the start of the construction[vi]. It will take at least another few years of bargaining before the Kartal skyline changes, but what will remain will mark its signature as a new way of urban redevelopment in Istanbul. Until then, who will be the residents in Kartal in due time to see these effects, shall remain as a mystery.



[i] Interview with Niyazi Şahin, Kartal representative for the Platform for Istanbul Neighbourhoods Association, August 2008.

[ii] Istanbul Metropolitan Municipality

[iii] Kartal District Mayorship (http://www.kartal.gov.tr/?Mod=2&icerikID=131)

[iv] Zaha Hadid Architects, Kartal Masterplan Design Brief Document, 2006.

[v] E-mail correspondence with Mr. Özdemir Sönmez at the IMP, July 2009.

[vi] Interview with Mr. Mehmet İmre, the head of Eczacıbaşı Construction, July 2009.

Saturday, April 11, 2009

Small intervention for the street sign on St. Antoine Church, Taksim

The street sign of Istiklal Caddesi stands overwhelmingly imposing with its shiny red backgorund over the sign depicting the name of this St. Antoine Church in Taksim. Whether this has got anything to do with ideology or not is another question but in the meanwhile, can we not think of a simple solution to this urban problem?

Instead of occupying one of the 2 columns at the gate of this beautiful and famous Catholic church in Taksim area, and overwhelming the placard depicting the name of the church....


Can we not think of putting that street sign (in a slightly smaller size) to the other column nearby which is vacant?



And in doing so, come from this:


  1. to this:

Monday, January 12, 2009

Story of Hamburg and Altona in Istanbul (English) -- Istanbul'daki Hamburg ve Altona'nin Hikayeleri (Turkce)



This entry is bilingual.
Bu yazi hem Ingilizce, hem Turkce'dir. Turkce metin icin asagi satirlara bakiniz.

-----

The German High School of Istanbul (Deutsche Schule Istanbul) lies in a very central location, around the Tunel-Galata neighbourhoods of Beyoglu District. This area (referred to as 'Pera' in the Ottoman times) is full of history as it has been the 'modern' central district of Istanbul, being homes to many Jewish, Armenian and other non-Muslim communities, whereas the historical peninsula, consisting of Eminonu and Fatih regions are the 'traditional' central districts. Beyoglu district hosts many churches, most of which are Christian Orthodox but a few Catholic ones can also be found, as well as other historical institutional landmarks and some of the prettiest architectural sites. The German influence in the area is much less compared to that of the Armenian, Greek, Jewish, or the more contemporary French influences. However, apart from the German High School, there are two other landmarks that I have been curious about in the last few years. Today I found out about 2 stories, that are to do with the names of these 2 places: Altona Bufe, and Hamburg Kiraathanesi (also called "Hamburg Cafe").

When you walk towards the Galata Tower from the Tunel Square, on the left is the Altona Bufe, a small shop that sells chicken doner for 1 Turkish Lira (equivalent of 0.5 Euros) and some rice to go with it. It was initially a 'pilavci' (a rice-shop) and was turned into a full-catering doner-pilav shop over the last few years. When I approached the guy behind the doner to enquire about where the name comes from, he gave me the following answer:

- There is this guy, that comes and eats from us once in a while. 2 years ago, he told me he is from Hamburg Altona. You know, it's a place name. In Altona, he has a 'pilavci' (rice shop) just like mine, and he is also from Sivas, just like me. He doesn't speak Turkish anymore but he told me 'why don't you have a name for your shop? why don't you call it Altona?'. That's where the name comes from.

This was rather different than what I expected. I was expecting at least to hear some crazy story about the owner of the shop being from Altona and missing the Turkish community in that Hamburg neighbourhood, or a story in which the shopkeeper was a fan of Fatih Akin (who is also from Altona) or has met him there (that would actually be my story if I opened a shop and called it Altona)... In fact, this was rather a dull story which I had to walk away with.

However, the second story is a bit more interesting:

When you walk up towards Tunel from Tophane along the famous Kumbaraci Yokusu, on your left-hand side you will notice a well-preserved, remarkable church. It is the Crimea Memorial Church (see the link for a nice image). When you walk into the street where the church is, you will come to the "Hamburg Kiraathanesi" (also named Hamburg Cafe, recently for foreign visitors) at the end of the street. Over the last few years the dilapidated looking 'kiraathane' tried to transform itself into something more appealing. Now it has a wooden exterior that fits better into a countryside concept, but what mattered to me was where the name "Hamburg Kiraathanesi" came from. I found out today:

As I took a picture of the 'kiraathane', the teaman of the kiraathane walked out. I thought "oh, OK, he'll tell me to leave, I'm busted". He actually looked quite cute, a small, chubby Turkish teaman. So I approached him and asked him:

-Hello, can I ask you why this place is called Hamburg Cafe?

His reply was a bit surprising to my liking. He giggled and smiled whilst saying:

- Hehe.. You know.. There is this place called Hamburg... down the road.. (pointing towards the sea). We would not be allowed there we were young (he's about mid 30's to 40's looking). So, we named this place with regards to that. Now we have our own Hamburg, hehe!

This statement, this confession, this admission was so sweet, just like the guy himself, I just could not do anything but smile to my ears.

Of course, down the road, where he pointed towards the sea... are the famous brothels of Karakoy, and god knows who have made their way in through Hamburg of Istanbul...


------

Alman Lisesi, Beyoglu'nda, Tunel ile Galata mahalleleri arasinda, merkezi bir yerde konuslanmistir. Tarihle dolu Istanbul'un bu 'modern' merkezi eskiden Yahudi, Ermeni, ve diger gayri-Muslimlere ev sahipligi yaparken, sehrin 'geleneksel' merkezi ise tarihi yarimadada, Eminonu ve Fatih ilcelerini kapsayan bolgedeydi. Beyoglu'nda, cogunlugu Ortodoks, az bir kismi da Katolik olan kiliseler disinda, baska tarihsel binalar ve sehrin guzel mimari ornekleri gorebilecegimiz binalar bulunmaktadir. Bolgedeki Ermeni, Rum, Yahudi ve daha modern donemlerdeki Fransiz etkisine oranla bakarsak, Alman etkisi cok dusuk bir seviyededir. Fakat bolgede Alman Lisesi disinda, benim dikkatimi son yillarda ceken ve isimlerinin hikayelerini merak ettigim 2 yer daha vardi: Altona Bufe ve Hamburg Kiraathanesi ('Hamburg Cafe' de deniyor).

Tunel Meydani'ndan Galata Kulesi'ne yururken, solunuzda Altona Bufe'yi goreceksiniz. Eskiden sadece pilavci olan mekan son bir kac yildir 1 TL'ye tavuk doner de satmakta. Donerciye, bufenin isminin nereden geldigini sormak icin yaklastigimda, bana su cevabi verdi:

- Bir adam vardi, gelip boyle bizden yiyordu bir suredir. 2 yil once falan koyduk ismi. Bana Altona'dan oldugunu soyledi, oyle bir yer var. Altona'da onun da bir pilavci dukkani varmis, zaten o da benim gibi Sivasli'ymis. Turkcesi de pek iyi degil artik, dedi ki bu bir gun 'neden isim koymuyorsun dukkana? Altona yapsana ismini?'. Isim buradan geldi iste.

Bu, bekledigimden daha farkli bir cevapti. En azindan daha cilgin bir hikaye taharrur etmistim ismin arkasinda. Mesela dukkan sahibi Altonali olup 'memleket'ini ozlemis olabilirdi, ya da dukkan sahibi bir gun Altona'ya gidip Fatih Akin'la (o da Altonali) falan tanismis olabilirdi (gerci bu daha cok bana uygun bir hikaye olurdu)... Esasen, bekledigimden daha soluk bir hikayeyle uzaklastim oradan.

Fakat, ikinci yerin hikayesi biraz daha ilginc:

Tophane'den Tunel'e dogru, Kumbaraci Yokusu'ndan cikarken, solda iyi korunmus, etkileyici bir kilise goreceksiniz: "Kirim Kilisesi" (resim icin link'e tiklayin). Kilisenin oldugu sokaga girerseniz, sokagin sonunda, sag tarafta Hamburg Kiraathanesi'ne varabilirsiniz (ayni zamanda "Hamburg Cafe" ismi de eklenmis buraya). Son birkac yilda, dokuntu bir kulube seklinde gorunen kiraathaneyi, daha alimli bir goruntuye sahip olmasi icin yenilemisler. Gerci simdi de, ahsap cephesi yuzunden kirsal mekanlara daha uygun bir gorunume sahip olmus. Her neyse, benim derdim ismin nereden geldigi idi:

Kiraathanenin fotografini ceker cekmez, kiraathanenin caycisi disari cikti. "hah tamam simdi bana dellencek" diye dusunuyordum ki, adamin tifil, tombul, cok seker bir tipik Turk caycisi oldugunu farkettim. Yaklasip sordum kendisine:

- Merhaba, bu Hamburg isminin nereden geldigini sorabilir miyim?

Cevabi biraz sasirticiydi. Kikirdadi ve cevabi yapistirdi:

- Hehe.. Biliyorsun... Hamburg diye bir yer var... asagida... (denize dogru olan yonu gosteriyor). Gencken oraya almazlardi bizi (kendisi de 30 sonlari, 40li yaslarda belki). Biz de onun acisini cikarmak icin buraya bu adi verdik. Simdi kendi Hamburgumuz var!

Bu aciklama, bu itiraf o kadar tatliydi ki, ayni adam gibi, yuzumun esneyebildigi kadar, agzimin kulaklarima vardigi derecede gulumsedim.

Tabii ki, o 'asagida', denizi gosterdigi yerde... o unlu Karakoy kerhaneleri vardi, ve kim bilir kimler tutmustu Istanbul'daki Hamburg'un yolunu...


Saturday, December 20, 2008

Quote of the day - Günün Sözü (iki lisanlı bir yazı; a bilingual entry)

Vize hikayelerine küçük bir ara.

Biraz önce Time Out Istanbul'un Kasım sayısında, Istanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi'nin Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu ile yapılan söyleşiden bir şey okudum:

"2010 Avrupa Kültür Başkenti ünvanına layık olmaya çalışan AKB Ajansı ve Nuri Çolakoğlu, kente kalıcı güzellikler bırakma peşinde...

NÇ: Gençlerin asla hatırlamadığı bir çağdan beri Ayasofya'nın ortasında duran iskele kalkıyor. 16 senedir o iskele orada. İskele kalktığı gün gidip Ayasofya'da yere yatacağım, şöyle 15 dakika kubbeye bakacağım. Çünkü unuttuk kubbesini."

En son kimleyi hatırlamıyorum ama, gerçekten de bizim çağlarımızdan olanların aralarında veya turistlerle yaptığı muhabbetlerde bu iskelenin varlığından söz edilir ve Ayasofya'yı iskelesiz görmüş olan veya bir göreni tanıyan pek zor bulunur.

Bu makaleye, dün gece yaşadığım ufak ama büyük bir değişikliğin farkına vardıktan sonra rastlamış oldum. Şehrimizdeki tek modern metro hattına 7. ve yeni bir durak olan Şişhane durağı eklenmiş. En azından metro haritasına. Her ne kadar metro gene alışılmış son durak olan Taksim'de yolculuğuna son verdiyse de, bu beyaz arkaplan üzerine yeşil tonla eklenmiş Şişhane istasyonu ifadesi yüzümü güldürdü. Metronun ilk açıldığı, orta okul, lise günlerimizde Levent'ten metroya binip Taksim'e gelerek Cuma akşamları sinemaya ve çıkmaya gittiğimiz günler aklıma geldi.

"Londra'dayken buraları fazla düşünme, İstanbul hep aynı" diyenlerin aksine, İstanbul başka çok şehirde göremeyeceğimiz bir hızla değişiyor. Ya da en azından arada bir dışarıdan bakan bir göze böyle görünüyor. Ve umarım bu değişiklikler İstanbul'un ebedi güzelliğine gem vurmaz...

------

A small break to my Visa Application Stories.

I just read on the November issue of Time Out Istanbul, from the interview with Nuri Colakoglu, the Chairman of the Executive Committee for the Istanbul 2010, European Capital of Culture Project:

"I am more concerned with the changes we can make to have permanently good effects on Istanbul... Removing the scaffolding that has been standing from ancient times that young people cannot even remember in the middle of Hagia Sophia. Been there for 16 years. The day it is removed, I will lie down in the middle of Hagia Sophia and watch the dome for 15 minutes. We fogot about the dome already!"

I don't remember who it was most recently, but it has always been a funny remark of discussion between many young Istanbul locals and among tourists that there is hardly anyone among our generations that has seen or known anyone to have seen the Hagia Sophia without that gigantic scaffolding in the middle.

I just ran into this article after finding out another small yet big change in Istanbul last night. On our one and only modern metro line, a new station, Sishane, has been added to the metro map as the 7h station on the line. Although the train terminated at its usual Taksim Station, it nonetheless put a smile on my face to see this first extension with a green font on white background, remembering the high school days and the first days of taking the metro from Levent to Taksim after leaving school on Friday to head for movies and on...

Despite all who claim "don't worry about Istanbul in London, it's all the same here", this city is changing with a speed not seen in many other places. Hope it stays as one of the most beautiful places...

Monday, November 10, 2008

Looking through cheap accomodation in Istanbul for the work I'm doing the whole day, the sun set in the grey London sky. It's been raining constantly since the last week, and the last 2 days have been horribly windy and thunderous, and cold.

I am reminded of the mild autumn evenings of my childhood and young age Istanbul years. Nowadays I wear even more lightly despite the weather being much colder and wet in London. But back home, I would love the cold for its curiosity and hate it for its loneliness and threat.


I would wander around the streets of Harbiye or Taksim, running away from the familiar crowds of the main street. Side streets, narrow streets, street after street, flooded with water and filled with mud. People would look brown or ash-colour like the cigarettes they smoked and heavily in thought whilst making their way home.


Around 5 PM, like right now at the current hour in London, the smell of the burnt coal would migrate from the lower valleys of Dolapdere and lower Elmadag upwards into Taksim-Harbiye axis. The typical middle-aged Turkish men would look slightly tired if they had climed up the hill, and I would gaze through them to see some more innocence.


Now, I just came across a picture of a doorman at a cheap hotel, whilst researching for work.


I will share this tiny, skewed resolution of the young man. It fits the curious context where a total stranger finds mild winter comfort. In a very, very small scale...




Thursday, August 21, 2008

Nisantasi-Tesvikiye walking excursion

On a thesis-drained day, I've decided to walk around to get my mind away from things. I did a usual walk in the neighbourhoods of Tesvikiye, Nisantasi and Osmanbey. I have been doing these sort of inspirational, get-away walks since early teen years. This time, for a change, I decided to take pictures and present them here. So you can grasp what I saw when I wrote "gri yuruyus" for example.



Tesvikiye and Nisantasi are among the rich parts of Istanbul, first inhabited by Jewish, Greek and Armenian minorities in the 19th century. World-known brand shops, cafés, art centres and high rental rates determine the character of the area. Many of Istanbul's Art Nouveau style buildings are located here (the rest mostly around Beyoglu). The streets are gridded in a very modern approach and in between the high streets are residential areas with small textile and manufacturing shops increasing in numbers towards Sisli area.



Among these is a street that I believe to have made many astral trips to. One day I actually walked into this street, realising I had previously dreamt about it. Most likely scenario is that, I was taken there by my Mother when I was small, and one day in my teen years, I re-visited the place as it is close to where I live and had a false idea. Anyhow, ever since that day, that street has been special for me and many of my unplanned walking routes passed by it. I recognise this street from a bend it takes at the end of it, which is not so special for this area, yet distinctive. It is called Kuyumcu Irfan Sokak.



Irfan Kuyumcu Sokak opens up to the Suleyman Nazif Sokak which is the home for Pangalti Armenian High School, one of the few remaining schools for the few remaining Armenian minorities in Istanbul. Next to the school is a rather funny shoe-store: Nr. 39. The name must come from the door number of the building. Otherwise, I'd doubt all the shoes in this shop to be of size 39.



Suleyman Nazif Sokak opens up to the main street Rumeli Caddesi, one of the long shopping streets of Nisantasi. At the end of Rumeli Caddesi, is the junction with the long and wide Halaskargazi Avenue. An entrace to Osmanbey Underground Station (1 of only 6 underground stops Istanbul currently has) is here. This is the avenue Armenian journalist Hrant Dink was killed tragically. North end of Halaskargazi is Sisli district, the south end is the long Cumhuriyet (Republic) Avenue leading to Taksim Square.



It is Cumhuriyet Avenue I walked home from Taksim for years and years, meeting the regulars of the avenue: Transvestite prostitutes, abandoned cats near the Turkish State Radio (where I check the temperature from its digital display), soldiers guarding the Harbiye Military House asking for cigarettes and whistling away the people standing in front of the military territory, tourists walking into Harbiye Hilton Hotel, the students of Lycée Notre Dame de Sion. Familiar to and walked by only few, it is one of Istanbul's most diverse, controversial, yet enjoyable walks.



I head back via the new, extremely unnecessary and wrong-investment (due to location, accessibility, lack of demand) poshy shopping mall, City's of Nisantasi. After Nisantasi is back to Tesvikiye with the infamous Tesvikiye Mosque, where celebrities are usually mourned and prayed after before their last journey to eternity. You can sit just in front of the mosque entrance gaze at the people pass by into one of the cafés at the end of the day.

Monday, July 28, 2008

Olives and rowers

There was no way I could get to sleep at 3 AM in my first night back in Istanbul. I was welcomed by news of some horrific bombing in Gungoren and the country has already been going through a mess of legal cases, one on the closure of the governing party and the other on the unravelling of an assumed ultra "secularist"-nationalist group. But the real problem was that my body clock was still adjusted to the GMT, 2 hours before Istanbul clock. I got off from the bed, turned on the TV and watched a documentary on Napoleon, created by BBC, broadcast on a Turkish news channel. As the French were trying to re-establish the "Regime of the Revolution" by the Terror regime of Robespierre, Napoleon was making his way up the ranks by kicking some British ass in Toluon, so objectively captured by the BBC. Once again, I was amazed by the internalised, imperialistic culture of the English that felt as if they can 'say' anything because they've lived it all through. I ate 2 cups full of green olives, as an urge to satisfy my Mediterranean taste, not necessarily to sympathise with the French.
However, the real theme in this blog is not British admiration, it is rather an admiration towards Istanbul...

I woke up for a busy schedule. I had a few duties to complete by the end of the day. Get a Lebanese visa, get an extension on exemption from the military service, buy a suit for sister's wedding, meet up with friends in the evening... It is during the 'military service' that I re-lived Istanbul's magics once again.

I took a 'dolmus', a Turkish version of a 'shared taxi's of developing countries to Taksim to get a bus to the Golden Horn, riverside. The only bus option would never arrive, forcing me to take another minibus to the edge of the riverside and hop on another 'dolmus' from there on. Having already been reminded about the countless alternatives of transportation, having helped a wheelchair user into a bus, having conversed with immigrants and tourists asking for way, having talked with bus drivers, pigeons and low-rank military officials who told me the office would be re-opened at 13.30 after the lunch break, I walked a few minutes away on the Golden Horn riverside to sit comfortably by Sutluce pier to watch the skies and the water. The image was very similar to this:



Sutluce is across Eyup, a fine but run-down district in a historically significant part of Istanbul where masses crowd during Ramadan months. Tourists also flock to Eyup to head up the Pierre Loti hill, once a famous getaway for the French writer. The following image is taken from the top of Pierre Loti hill with Eyup on the right and Sutluce on the middle-left with the pier just to the left of the small boats before the big blue bridge:



There were about 10-12 boats parked by the pier and 6-7 middle-aged to old men sitting curiously but calmly to wait for customers, on my right side. On the left was a converted nargile-cafe located on an abandoned water-structure, slowly rocking on the water. Customers started to come out from their lunch breaks as friends, dad-and-son, and shy couples making way to the boats to cross back to Eyup. There was a slow but comforting breeze with an overcast sky, making a cool welcome and actually complying with the humble expressions of the rowers and serene waters of the Golden Horn. Among the men, the youngest, a mid-30's looking one was asking if there was any 'job' (customers), anxiously waiting to transport someone across. He was one of the few lucky who had a 3-4 Horsepower engine on his boat whereas the slightly older guys rowed their way across for a 10-minute ride. Customers might have liked the row, in an old Ottoman fashion style more in fact, although I could only sympathise with the hard labour under humid and warm weather.

You could not see an expression of complaint at all. These humble men earned £1 for each trip and only the luck ones had 1 trip for the half hour I spent there. With £2 an hour and only the daylight to work with, they were competing with engined-boats that left from another pier 100 metres away. However, one could not hear the roaring engines of those boats but only the curious questions asked by the eldest rower about the news from "Ergenekon case" or the drama-overcast enthusiasm of the younger one when he saw a customer approach by. On the hills behind where I looked were numerous graveyards of different religions, looking across to the river and the Bosphorus further back, the souls probably 'resting in peace' with one of the most spectacular views they could have asked for.

I left the place at 13:25 to go deal with my military service issue, spent the rest of the day accomplishing all my duties and getting back home around midnight to eat around 40 of the new, delicious olives that had already replaced last night's stocks during the day. I had to wait for my body to adjust to the clock and in the meanwhile lived through the calm, peaceful half an hour at Sutluce in my mind. Istanbul gave me the proper 'welcome' with all its chaos and a glimpse opportunity to amaze me with yet another of its hidden treasures, the rowers of Sutluce. All I was left to think was that, "this is probably the most beautiful city in the world".

Tuesday, June 03, 2008

Finansal mudaheleler




Cok ilginc bir sinir-guvenlik-tehdit unsuru mevz-u bahis Londra'nin finansal merkezi ve hemen dogusundaki mahallelerin kentsel yapilasmasinda.

Bir yandan City of London'da gokdelenler yukselmeye devam eder ve golgeleriyle bile hemen etrafindaki bolgeleri tehdit ederken (ki bu bolgelerden Spitalfields Marketi'nin oldugu bolge "elden gecmistir", daha niceleri elden gecmeyi beklemektedir), bir yandan da City'de calisan insanlar, City'nin genisleyen sinirlarini organik bir bag ile birlikte Whitechapel'in mahallelerine dogru suruklemektedirler. Bu durumda City'nin bulundugu yerin ve City'e olan ulasimin 2 cok onemli unsur olarak ortaya ciktigini goruyoruz. Soyle bir ornekle aciklayalim:

Benzer gokdelenlerin yukseldigi 4. Levent'te, Akbank Kuleleri'nin ya da hatta Kanyon'un arkasinda Gultepe'deki sokaklarda bile, City of London'i cevreleyen Brick Lane veya Spitalfields'de hissedilen soylulastirma 'tehdit'i ve 'korku'sunu hissetmiyorsunuz. Aslinda Gultepe'de baska turlu korkular hissetmek mumkun, ama asil anlatmak istedigim sey, Gultepe civarindaki yapilarin sadece betonarme yukseltiler olarak bulunduklari arazi ve etraflarindaki cok kucuk bir alan uzerinde 'etki'leri olmasi.

City of London, Londra'nin kuruldugu iki tarihi bolgeden biri (digeri, parlamentonun oldugu bolge olan City of Westminster). Londra'nin ticaret merkezi ayni zamanda. Dar sokaklari ile klasik Roma sehir yapilanmasini rahatlikla cagristiran bir his uyandiriyor sehirliler uzerinde. Ayni zamanda genis Londra metro aginin onemli hatlarindan Central, Circle, District, Hammersmith&City, Metropolitan, Northern hatlari bu bolgedeki onemli duraklara ugruyor (Liverpool Street Station, Bank, Moorgate). Dolayisiyla, konut yogunlugu cok dusuk olan bu bolgede gunduz saatlerinde cok yogun bir yaya trafigi oluyor. Etrafta takim elbiseleri ile dolasan bankacilik, finans vb. sektorlerde calisan "beyaz-yakali"lar hemen iki sokak paralellerinde manav isleten Bangladesli "sehirdas"lariyla yakin temas icerisinde bulunuyorlar. Bu ikisinin ortasinda da genc, yeni mezun, sanat/tasarim/moda sektoruyle ugrasan kitleler bu yogun gecirgenlige sahip bolgedeki karisimi tamamliyor.

Diger yanda ise, plazasina arabasiyla gelen patronlar ve cesitli toplu tasima araclarinin cevreyolu'nun musait bir yerine kadar biraktigi 4. Levent, Maslak calisanlari sehir merkezinden cok uzakta islerini icra ediyorlar. Tabii burada 4. Levent Metro duraginin gene de onemli bir rolu oldugunu unutmamak gerek, fakat Istanbul tek bir (hizli, yeralti) metro hattina sahip oldugu ve bu hat da belirli nufuslara hizmet ettigi icin, City'nin metro istasyonlarini spontan veya bilincli olarak farkli nufuslardan bahsetmek de olanaksiz Istanbul orneginde.

Rachel Woodward 1990'larin basinda yazdigi makalesinde Spitalfields'in yeniden yapilanmasina isik tutarken, Spitalfields Marketi'nin yikilmasina karsi cikan grubun, bu bolgede yukselmesi muhtemel ofis binalarina "Berlin Duvari" yakistirmasi yapmasi da bu 'gri, tehdit edici' imgenin orneklenmelerinden biri. Woodward'un makalesinde, "sehir pazarlama"ciliginda gecerli olan karsilikli iki anlatidan bahsedilmekte. Sehir pazarlamicilari Spitalfields bolgesinin yoksul kalmis nufusunu ve cokuntu halindeki fiziksel yapisini on plana cikarip bolgeyi "donusume muhtac" bir yer olarak one sunarken, karsilarindaki grup (Campaign to Save Spitalfields from Developers, CSSD) donusumun sonunda bulunduklari yerden olma tehlikesi ile karsi karsiya olan kesimlerin oraya esas karakterini veren unsur oldugunu one suruyorlardi ('soylulastirma' projelerinin en belirgin ozelliklerinden biri, ve Londra East End'de 1980'lerden beri gerceklesen cogu surecin de dahil oldugu bir tartisma: Old Street, Shoreditch, Whitechapel, ve yavas yavas Bethnal Green).

Maslak - 4. Levent hatti Istanbul'un 'kuresel kent soylemi' icerisinde kendini sekillendirirken Spitalfields'la benzer zamanlarda olusturdugu bir projeydi (bkz. B. Oktem, "Küresel Kent Söyleminin Kentsel Mekani Dönüstürmedeki Rolü"). Londra'nin finansal merkezi, Istanbul'dakinden tarih, yapi ve konum olarak cok farkli olmakla birlikte, Woodward'un makalesinde gecen grilik ve sogukluk nedense benim icin Maslak bolgesine (ve belki daha cok Gultepe civarina) daha yakisan bir betimleme. City'de ise (boyle yazdikca, Istanbul'da dikilen, dandik yabanci-yerli isim sentezi olusumu xCity, yCity isimli yerlerden bahsediyormusum gibi oldu) daha karmasik, gecirgen, belli bir uyum icerisinde ama her daim servis/finans sektorunun acgozlu saldiri tehditleri karsisinda kirilgan, daha mai (laciverte kacan), hafif para yesili bir hissiyat var sanki.


Saturday, February 09, 2008

Hidrellez ozlemi..



Dun ogleden sonraki derse gec girdigimiz yetmiyormus gibi, yarim kulakla dersi dinlerken surekli bir seyler ciziktiriyorduk. Master derslerinde, derse odaklanmadigim ve hazirlanmadigim cok seyrek oldu ama, persembe ogleden sonra haftanin son dersi biraz zorlayici. Lea, Lubnan'la ilgili bir sey cizdi, ve son bir haftadir sevimsiz hava ve o simge cilgin bir ozlem uyandirdi icimde.

6 Mayis gelse de, Hidrellez olsa istedim. Dolunay olsa, Sultanahmet'ten asagiya, guzel, hafif serin ve ruzgarli bir bahar aksaminda Ahirkapi'ya yurusem, gokyuzune baka baka, yokustan asagi, parke yoldan inerken kacirdigim, sektirdigim adimlarda hafif sert dusup kalkip, midemde komik bir turbulans hissetsem diye gecirdim... Bugun 'erken bahar' geldi gene. 4 gun gunes, sonra da 3-4 gun daha parcali bulut var diyor hem de hava raporlari. Berk'le Emre geldiklerinde iyi hava olacak demek ki umariz. Ucarak gelecekler, bir suru CO2 emisyonu demek oluyor bu da, Londra'daki emisyonun yuzde 34'unu olusturan ve valinin ciddi onlemler (en azindan artisi durdurma) politikalari guttugu. Dun sabahki dersin konularindandi. Bir yandan da Ingilizler, Avustralya'ya 4.5 saatte ucan ucak yapacaklarmis. Akli karismis bu milletin. Aslinda pratik adamlar. Arada ikiyuzluluk de var biraz tabii ama, iyi kulp buluyorlar.

Neyse, kafa karisikligi derken... David Cronenberg de yaslanmis, ya da kafasi karismaya baslamis. Sabah biraz tenis antrenmani, ogleden sonra gunesin tadini cikardiktan sonra, aksam '2 super bir film birden' izledik. Prince Charles Sinema'sinda (evet, haha, ucuzcu sinema, bizim Yesilcam gibi, diger salonlarda yeni ayrilan filmler var....) once 'Eastern Promises'i izledik. Londra'da geciyor Cronenberg'in son filmi. Sehir daha da bir guzel gozuktu gozumuze. Ama bu amca, insan psikolojisini cok iyi irdeleyen az hikayeli cok guzel filmler yaptigi gibi (eskilerden Videodrome, yenilerden Orumcek gibi...), kurmacalarda o kadar guclu degil. Film cok guzel, rahat akti, yer yer eglencili idi, yer yer epey siddetli idi ama gerceklikten de bir o kadar uzakti. Mesela, gene biraz hayal kirikligina ugrattigi 'History of Violence' da oyleydi, ama orada baska dikkat edilecek noktalar vardi. Insanin ciplak dogasindaki marjinal noktalara guzelce, cok da etliye sutluye bulasamadan biraz dikkat cekebiliyordu. Bu filmde de biraz bu var, ama kurgusal bosluklar bazi yerlerde o kadar fazla ki, filmi 'iyi' yapmakta zorlaniyor.

Ikinci filmimiz de, gene ayni yerde, sabahtan beri gecirdigimiz, guzel, rahat gunu, hemen yanibasimizdaki Soho'da cilgin atarak bolmektense, 'Sosyalist Isci Partisi' icin 'fundraising' etkinligi olan Sicko'nun gosterimiyle sonlandirmaya karar verdik. Michael Moore, belgeselciliginin icine iyice drama ve oyunculuk da sokmaya basladi. Ama simdi Sicko ayrintisina girmeyecegim. Onun yerine, filmin konusuyla da cok ilgili olan, neoliberallesen ve tum kamu hizmetleri hizla ozellesen ya da ozellesmis Ingiltere'de, hala ucretsiz olan saglik sistemi ve nispeten dusuk masrafli ilac edinme servisi ile ilgili, film oncesi yapilan bir konusma dikkat cekiciydi.

Yakin bir zamanda hastanedeki isinden kovulan 25 yillik hemsire aktivist, Blair-Brown hukumetlerinin, NHS (Ulusal Saglik Sistemi)'i tamamen ozellestiremeseler de, ona destek olan servis sektorlerini (temizlik, yemek, vs..) nasil ozellestirdiklerini, kalitenin de dustugunu, kar amacli sirketlerin az eleman calistirdigini animsatti. Isin daha vahim yani, hastane kadrosunda da kuculmeye, maaslarda kesintilere giderlerken, geri donusu zor kararlarda adim atacaklari zaman, bu kovulan hemsire gibi sesini yukseltenleri isten cikarabilme yetkileri ve bunlari kullanmalari ile ilgiliydi. Thatcher doneminde, 80lerde cikan kanuna gore 'maasta kesinti' hakkinda grev yapmak 'ekonomik grev'e degil 'siyasi grev'e giriyor ve bir kamu gorevlisi bir siyasi grev'e onayak oldugunda, isinden atilabiliyor. New Labor'in bunu kullanmasi ilginc. Muhafazakar yonetimlerin muhafazakar ve neo-liberal politikalarini hayata gecirirlerken, katakulli yapmadan 'olayimiz bu, bu yarar saglayacak' diyerek, milleti yanlis yonlendirip ama en azindan direkt haretekle yaptiklari seyleri, New Labor gibi hukumetlerin 'sosyal tabani kaybedemeyiz, sacmasapan bahaneler uretip, aslinda sanki sosyal politikaya hizmet ediyormus catisi kuralim' deyip urettigi bunun gibi ikiyuzlu politikalar daha da cirkin. Bir yandan 'herkes icin daha iyi isleyen' bir sistem uretiyoruz diye yola cikip, ufak ufak, itiraf edemeyecekleri neo-liberal politikalari bu kiliflara giydirmeleri, 'sosyal demokrasi'nin kotu orneklerinin yaklastiklari sular hakkinda ipuclari veriyor bize. CHP'nin yillardir 'laiklik, cumhuriyetcilik' gibi kiliflara sokmaya calisarak yedirdigi ikiyuzlu, anti-demokratik egilimlerin ne bu diger orneklerden, ne AKP'nin 'demokrasi' kilifina sokup, o ideolojide olsalar dahi bunun dayandigi temelleri inkar edip, uygulama zamani ve yontemi bakimindan da milleti 'itiraz etme hakkini bile tanimayacak kadar hassas' bir konuma getirerek uyguladigi politikanin iticiliginden farki yok. Politika cirkin, bu gunlerde epey cirkin olabiliyor.

Ama hava cok guzeldi bugun. Cok cok guzeldi. Nehir kenarinda guzelce bir yuruyusle 'mellow' gun sona erdi. Gecen hafta nehir kenarinda kumdan heykel yapan gencler gene komur yakmislar, bu sefer kumdan kanepe yapmislar. Yatak yaptiklari an gidip, ben de orada konaklamaya basliyorum, havalar biraz daha da isinip, yildizlar kendini gostermeye baslayinca. 6 Mayis civarlari olabilir, eger hidrellezde Ahirkapi'da sokakta dans edip, sarap icmiyorsam tatli bir esintinin surukledigi bir yerlerde.


Wednesday, September 19, 2007

Bienale üstü kuru

Sabah önce ben uyandım. Berk hala homurdana homurdana uyumakla meşguldü. Bugün hava biraz kapalıydı, sonbaharın habercisi bulutlar dolanmaya başladı gökyüzünde. İMÇ'ye gitmek için sözleşmiştik, evi terk edişimiz öğleden sonra 2'yi buldu. Esra öğle yemeği arası verdiği için kahvalt/yemek usülü takıldık ona. Fıccın'da bir şeyler atıştırırken akşamüstü kuru fasülye-pilav yemek istediğimi farkettim, bienal gezimizden sonra Süleymaniye'ye gitmeye karar verdik. Hem, her zaman çok sevdiğim Unkapanı-Süleymaniye arası yürüyüşü bu sefer Berk'le de paylaşabilecektim.

Yeni iki katlı kırmızı otobüslerden birine atlayıp İMÇ'ye gittik. Bilmiyorum "hiç bu kadar iyimser ol"muş muyduk, olmamış mıydık ama Bienal'in içeriğini ilk izlenimlerimde beğendiğimi söyleyebilirim. Bu seneki bienalin benim için özel yanı ise sanatçı asistanı olarak Atelier Bow-Wow'un projesinin kurulumunda çalışmış olmam. Daha önce Antrepo ve AKM'yi gezerken beğendiğim eserler de genelde çarpıcı, siyasi söylemi yerine oturtmaktan sakınmayan ve bence başarılı bir şekilde "taraf olabilen" eserlerdi. Özellikle Antrepo: No. 3'te çok fazla video çalışması var ve epey zaman ayırmak gerekiyor. Videoların içeriği de tarzları kadar çeşitli ve doyurucu. Antrepo zaten genel olarak büyük isimlerin büyük projelerinin mekanı olarak öne çıkıyor. Koolhaas'ın eseri belki bilmediğimiz şeyler sunmuyor ve artık alıştığımız bir tarza dikkat çekiyor ama hemen yanında bulunan Agoyan'ın video çalışması, dünya siyasi hegemonya tarihini renklerle gösteren animasyon ve ismini hatırlayamadığım (sanırım Hong Kong'lu) sanatçının eserleri özellikle o odada, öznel tarih (siyaset ve iktisat) ve zamana ve mekana dayalı aidiyet konularını harmanlıyor.

İMÇ'de ise genel olarak kentsel dönüşüm projeleri ve bunların sosyolojik ve iktisadi getirileri (ve götürüleri) ile ilgli genelde eleştirel ton içeren eserler yer alıyordu. Bir yandan A.B.D. - Meksika sınırındaki bariyerli ama geçirgen doku hakkında fikir sahibi olurken, bir yandan kadın bedeninin fahişelik vb. sömürülerine karşı oluşturulmuş bir grubun moda tasarımlarını inceliyor diğer bir yandan akşam yiyeceğimiz kuru fasülye-pilavı düşünmekten kendimi alamıyordum. Sanata doymaya başlamıştık ama ne de olsa sabah sadece atıştırmalık bir kahvaltıyla kendisine yeterli ilgiyi göstermediğim bir midem vardı. Ramazan ayı dolayısıyla "kamusal alanlarda" ise pek fazla yemek konusunu konuşmak istemediğimden ötürü ancak "kendi kendini yiyen" ve beni de vicdanımla baş başa bırakan mideme bir yandan acıyor, bir yandan da küfrediyordum.



(sanat sepet derken kafa da oldu bir dünya)

İMÇ'deki eserlerin çoğu 5. Blok'ta fakat 1. ve 6 . Blok'a da uğrayıp buraları görmekte yarar var. Özellikle 6. bloktaki "linç, sopa, darbe geçirmez mont"u ve "iş tekliflerinizi kabul etmiyorum" mektuplarını eğlenerek izleyebiliyorsunuz. Velhasıl kelam saat 19.00a doğru 6. Blok'u da aradan çıkarmaya karar verip mevz-u bahis komplekse yönelirken tanesi 3 YTL'ye satılan VCD'ler ve çakma popçu ve türkücülerin albümleriyle dolu mağazalardan birine uğramadan edemedik. Ingmar Bergman'ın "Persona"sını 3 YTL'ye almak epey sevindirici oldu ama Kutsişan (?)'ın albümünü alma cesaretini gösteremediğimiz için de içimizden bir şeyleri o dükkanda bıraktık.

Unkapanı'ndan Süleymaniye'ye çıkarken, o meşhur köşeli apartmanın yıkıldığını ilk defa birkaç hafta önce gene tesadüfen buradan geçerken farketmiştim. Etrafındaki bir iki bina daha yıkılmıştı ve Berk uyarmasa kafamı yiyeceğim taşla birlikte heralde bir daha o yıkıntıları göremeyecektim bile. Üstteki yokuştan alttaki yola koca koca taşlar atan çocuklar neredeyse bizi de kaza kurşununa kurban edecekti. Küçük sıpaların birkaç fotoğrafını çektikten ve yıkılan binalardaki evsahiplerinin "memleketlerine siktirip gittiklerini" öğrendikten sonra "ben de bi foto çekebilir miyim abi?" ısrarlarına dayanamayıp kamerayı çocuklara verdik. Her biri birbirlerini, Haliç'i ve bizi olmak üzere farklı konularda birer fotoğraflarını çektikten sonra elimizde komik ve flu bir Berk-Ömer resmi ile tam iftar vaktinde hıncahınç dolu Süleymaniye kurucularında aldık soluğu.



(miniklerinin objektifinden Berk ve Ömer)

Biz her ne kadar tutmadıysak da kendisinin bizi tutmasını temenni ettiğimiz ve "Ey Oruç Tut Bizi" şeklinde seslendiğimiz Süleymaniye Camii'nin karşısındaki kuruculardan birine yerleştik ve siparişleri verdik. Yalnız, foseptik sorunundan mı yoksa iftar vaktinde topluca kuru fasülye tüketiminin getirdiği biyolojik gerçeklerden ötürü mü olduğuna tam karar veremediğimiz nahoş bir koku da bize yemek boyunca eşlik etmekten çekinmedi. Akabinde, sanata doyan bünye, kuruya, pilava, bibere, acıya, suya, pideye ve çaya da doyduktan sonra keyfimiz iyice yerindeydi. Bu "otantik" günü nargile ve Türk Kahvesi eşliğinde klişelere meydan okurcasına tamamladıktan sonra gerisin Galata'nın yolunu tuttuk.



(Berk ellerini kaldırmış arkasındaki ışıkların resme girmesini engelliyor gibi görünse de, aslında bütün gün beklediğimiz bu kutsal yiyeceğe mütevazi bir secde pozisyonunda imana geliyor)

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin yanındaki "Esnaf Hastanesi Özel Business Hospital"a el salladıktan sonra Beyazıt'tan bindiğimiz tramvay bizi Sultanahmet'te indirmeye karar verince, Gülhane'den aşağıya doğru devam edip Sirkeci'de tekrar tramvaya binerek Karaköy'de, yeni başlayan yağmur eşliğinde muhitimize vardık. Cihangir'de iş arkadaşlarıyla içki içtikten sonra biraz da gecikmeli olarak yanımıza gelmeye karar verebilen (eğer birkaç ay önce Galip Dede Caddesi'nden kuleye doğru yürürken yolda bulduğumuz o koltuğu almasaymışız, takım elbisesiyle "yataklarda" oturmak istemediği için ziyaret kararını vermekte zorlanacak olan) Seçkin'le birlikte Fenerbahçe-Inter maçını 2 Fenerli bir Beşiktaşlı olarak 5. sınıfta Milliyet Sınavı yarışmasında kazanıp da ablama hibe ettikten yıllar sonra Galata'ya getirdiğim ve yarısı kırık bir antenle 10 kaplan gücünde sinyal alan televizyondan izledik.

Yorucu, keyifli ve uzun bir gün geçirmiştik. Geç kalktık ama nispeten erken yol aldık. Planladığımız aktiviteleri gerçekleştirmiş, araya bir de ekstradan bir yürüyüş ve yemek ziyafeti katmıştık. Fenerbahçe de kıskandıracak derecede iyi bir futbolla maçı kazanmıştı. Seçkin takım elbisesinin içerisinde, ben ve Berk de pis kıyafetlerimizin içerisinde mutluyduk. Sanırım, önemli olan da buydu.


(Seçkin'i jantili dünyaya erken kaptırdık.)

Tuesday, September 18, 2007

or

Sabah uyandığımda aklımda bir iki müze gezme fikri vardı. Dışarıda güneş vardı, "express"i aldım bir iki makale okudum. "Antrepo'ya mı gideyim, Pera'ya mı gideyim?" diye düşünürken Mehtap aradı. Morali bozukmuş, işten izin almış, Karaköy'e doğru geliyormuş. "Antrepo'ya gidelim" dedim. Bienal'de çalıştığımdan beri hala hiçbir sergi mekanını doğru dürüst gezmemiştim. Karaköy'e indim, yanıma bir adam yanaştı:

- Hocam, mektebin yerini biliyor musun?
- Hangi mektebi soruyorsun, birkaç mektep var bu civarda.

Hafifçe gülümsedi:
- Kerhane mektebini diyorum, dedi.
Tarif ettim, teşekkür etti, gitti.

Antrepo'yu gezdik, Mehtap'ın canı sıkkındı. Birkaç saat sürdü sergiyi gezmemiz, sonra Taksim'e çıkıp ofise uğradık. Mehtap'ı Taksim'e bırakırken Eniseler'in yanımdan geçtiğini gördüm. Enise'yi arayıp onların yanına çay içmeye gitti. Kazı Kazan oynadık, kazanamadıkça, Kazı Kazan'cı bizi kandırıp soyup soğana çevirdi. Yaklaşık 15 YTL kaptırdık ve hiçbir şey kazanamadık. Gizem geldi, Bengi geldi, "Difüzyon"cular olarak bir iki görüşmeye gittiler, peşlerine takıldım, sonra dağıldık. Galata'ya döndüm, müziğimi aldım, Teşvikiye'ye gidip ablamla ve babamla uzun bir aradan sonra beraber Beşiktaş maçı seyretmek için yola koyuldum. Bloc Party koydum kulağıma. Büyük Hendek Caddesi'nden Şişhane'ye otobüs durağına çıkarken cinsel kovalamaca ile meşgul olan iki köpek gördüm.

Otobüs beklerken mutlu ve coşkuluydum. Kele'nin sesinden Brighton'a yolculuk ediyordum. Kreuzberg'de icra ettiği anti-homoseksüelliğe karşı yaşadığı zorluklarla empati kuruyordum. Bir gün metrodan canhıraş bir şekilde kaçıp iyi niyetle Kreuzberg'e lahmacun almaya fırlarken arkamda yaşlar içinde bıraktığım bir çift güzel göz geldi aklıma. Otobüs geldi, eve gittim, Beşiktaş maçı kaybetti, canımız sıkıldı ama fazla umursamadık. Berk geldi, tekrar beraber Galata'ya döndük. Sabah bana soru soran adamı ve akşamki köpekleri düşündüm. Uçan kapluğmbaları düşündüm sonra da.

Friday, July 13, 2007

Antony and the Johnsons Serisi:

Antony and the Johnsons Serisi:

Bölüm 1 -

Hayatımın en kısa ama en keyifli işlerinden birinin ardından tatlı bir yorgunlukla bakıyorum elimdeki CD'nin kapağına, içindeki kartonete ve kutunun içine özenle sıkıştırmaya çalıştığım kağıt parçasına. Üzerinde çeşitli yazılar, işaretler, temenniler, tebrikler ve yüzlerce minik fotoğrafın bulunduğu kağıt parçasına.

Hangi kafa karışıklığı ve sıkıntı anı içerisinde başvurduğumu bile hatırlamıyorum ama, "rehberler için toplantı yapılacak" dendiğinde ilk toplantı için ertesi gün Adalar'a gitme programımızı iptal edememiş, ikinci toplantı içinse Ankara'daki düğünü ekememiştim. "Heralde en kötü işleri verecekler" diye düşünürken de, daha önce birkaç kez dinlediğim ama kendimi henüz hiç kaptırmamış olduğum bu muhteşem grupla çalışacağımı bilmiyordum. Aslında 14. Uluslararası Caz Festivali'nde aldığım rehberlik görevinin ilk etabı o kadar da iç açıcı geçmemişti. Yaka kartımın sağladığı imkanlar dahilinde 3 Temmuz akşamı bir şekilde Blonde Redhead konserini izleyebilmiş olmanın keyfini sürmekle birlikte, ertesi gün başlayacağım işin ilk etabının sancısız geçmeyebileceği fikrine de alıştırmıştım zaten kendimi...
4 Temmuz 2007 öğleden sonrasında, Bryan Ferry'nin teknik ekibini havalimanında karşılarken aklımda aynı havalimanın kapısında sadece birkaç ay öncesine kadar elimde çiçeklerle nasıl beklediğimi düşünüp sıkılmakla meşguldüm. Teknik ekibin eşyalarının dikkatlice kamyona yüklenmesindeki tutumu sırasına anlamıştım teknik ekibin menajerinin ne kadar sorunlu bir İngiliz olabileceğini. İlk akşam yemek programı olmadığı için grubu otellerine yerleştirdikten sonra, biz rehberler de muhteşem bir Robert Plant & the Strange Sensation konseri için Harbiye Açıkhava'ya yönlendik.

5 Temmuz ise çok zor bir gündü. Bryan Ferry'nin konserinden ötürü tüm gün Açıkhava'da soundcheck ve konser hazırlaklarını beklerken vakit geçmek, sıcaklık ise hiç bitmek bilmiyor gibiydi. Teknik ekipte kıyak elemanlar da vardı. Braveheart'tan fırlamış gibi uzun saçları ile bas amfilerindeki sorunu çözmeye çalışan esas ses teknisyeni Bit gibi... Ama menajer Jason çekilmez çileydi. Tam bir kibirli İngiliz. Profesyonel, ama sanatçı tayfasından değil de teknik tayfadan olduğu için de, e biraz odunvari. Konser sorunsuz geçti neyse ki, ama sonrasında ufak bir ulaşım sorunu yaşadık ki, bahsetmeye gerek bile yok.

Bryan Ferry'nin rehberlik işini keyifli kılan her şey 5 Temmuz gecesi yaşandı. Bit'le birlikte Nevizade'de biraz takıldıktan sonra, diğer rehberin eşlik ettiği Ferry'nin grubunun yanına gittim (teknik ekip kesinlikle grupla birlikte takılmıyordu. 62'lik Ferry ise, 27'lik kız arkadaşı ve menajeriyle birlikte, hiç kimseyle beraber takılmıyordu bile!)

Bir iki biradan sonra ismini bir yerlerden çıkardığım ama ancak birkaç cümleden ve belaltı esprilerden sonra kim olduğunun farkında vardığım mühim bir adam duruyordu karşımda:

Guy Pratt. Grubun basçısı. "Başka kimlerle çalışıyorsunuz?" muhabbetinin üzerine, tam da geçen sene sık Hamburg ziyaretlerimin en önemlilerinden birinde, o unutulmaz David Gilmour konserinde Gilmour'un yanında basıyla takılan adamın Pratt olduğu yavaş yavaş hafızamda tekrar yer buldu. Evet, karşımda 1986'dan sonra Pink Floyd'a basıyla eşlik eden, Pulse'dan sonra da Gilmour'la takılmaya başlayan, ve Gilmour'un "On an Island" turunda Hamburg Kültür ve Kongre Sarayı'nda yollarımızın kesişmiş olduğu Guy Pratt vardı. Hem de Pink Floyd'un klavyecisi ve halen Gilmour'la turlayan muhteşem Rick Wright'ın da kızıyla evdi, ve bu Pratt denilen kıyak adamın cep telefonunda Wright'ın torunu, yani kendi kızının tatlı mı tatlı bir resmi vardı. Biraz duygulandım sanırım o sırada. Hattın öbür ucunun ilgilenmek istemediği başarısız bir telefon görüşmesi denemem oldu. Sanırım, o heyecan dolu güzel anımı yalnız yaşamanın tadını çıkarmalıydım.

Roger Waters, David Gilmour çekişmelerinden Syd Barrett'ın ölümüne kadar her şeyi konuştuk. Arada söz hep bir yerde alkol, belaltı muhabbetler, İngiltere'nin boktan havası ve benim gelecek sorularıma dahi geldi ve ben bu sarhoş olmakla meşgul adamı sadece 3-4 saat sonra, sabahın 7'sinde otelinden alıp havalimanına götürecektim. Bu cool İngiliz, gruptan ayrı uçacak, grup gibi Londra'ya değil, Manchester'a (Madchester'a) gidecek, Johnny Marr ile buluşacak ve New Order'ın basçısının düğününe gidecekti. İşte sırf bu muhabbet için bile Jason denilen gıcık İngilizle uğraşmaya değerdi ki, daha konuşmayı isteyebileceğim birçok şeyi ertesi sabaha ertelediysem de, sabah anca uyanıp, havalimanı transferimizi yapan arabanın arka koltuğunda sızan Pratt'le havalimanında sıkı bir şekilde vedalaşmak durumunda kaldık. Tekrar müzik organizasyonlarının içinde olduğum için mutluydum sanırım.

Haftanın başında, 2 Temmuz'da, Danimarkalı birkaç arkadaşımız "geleneksel" İstanbul ziyaretlerini gerçekleştiriyorlardı ve ben onlarla sadece 1 gün takılabilmiştim. Beklemediğim bir şekilde Ferry'nin grubundan sonra Antony and the Johnsons'la da çalışma işim çıktığı için, daha da fazla görüşme şansımız çok olmayacaktı. Guy Pratt'i yolladıktan sonra aynı gün Ferry'nin grubunu da yollayarak Danimarkalılar'ın yanına gittim. Antony and the Johnsons yüzünden keyfim kaçmıştı ama önümde hayatımın en zevkli işlerinden biri olduğunu henüz bilmiyordum. Zaten bizimkiler de o gece İstanbul'dan ayrılıyorlardı. Sirkeci'de gene kendimizi en güzel hissettiğimiz anlardan birinde vedalaştık, ben o büyülü garın güzel atmosferinde gene raylara bakakalırken, dans etmeye doğru yollanıyorduk ve önümdeki 5 harikulade günün neler getireceği hakkında en ufak fikrim bile yoktu henüz...

-------------------------------------------------------------------------------------

Bölüm 2 -

7 Temmuz 2007 sabahına uyandığımda birçokları gibi 07.07.07 "çılgınlıkları" ile ilgilenmediğim gibi artık haftanın günleri kavramının da tekrar göreceli ve nispeten manasız bir tavır takındığını hissetmeye başladım. Aslında, sabah vakıftan rehber sorumlusu Ayşe'yi arayıp, "benim Antony and the Johnsons işi yattı mı?" diye sormasaydım, onun Avea hattıma attığı mesajı belki ancak günler sonra okuyacaktım...Velhasıl kelam, Derya, Berkut Ay ve Bahar'dan oluşan yeni bir rehber grubuyla Antony ve Johnson'ları karşılamak için hafta içerisinde 4. kez Atatürk Havalimanı'nın yolunu tuttum. Cumartesi öğleden sonrası, ülkemize teşrif edecek yeni bir Brezilyalı futbolcu bekleyen canhıraş kalabalıkvari bir doluluk göze çarpıyordu havalimanında. Frankfurt, Berlin, Düsseldorf gibi muhtelif Alman şehirlerinden ardarda inen uçaklar, yollarını nicedir gözleyen sevenleri ve akrabalarına kavuşturuyordu bekleyenleri. Biz ise heyecanla karşımıza nasıl bir şey çıkacağını beklerken bir yandan kalabalığı delmeye, bir yandan gözlerimizi çıkış kapısından ayırmamaya çalışıyorduk. Bereket, Antony zaten gözden kaçırılabilecek gibi birisi değildi, her ne kadar grubun ardından en arkadan çıksa dahi, gelişi yaklaşık 50 m. öteden bile seçilebilecek kadar belirgin bir yapıya sahipti sevgili Antony.

Karşımda gene sinir bir İngiliz veya en iyi ihtimalle New York'un sanat camiasından hafif ukala bir menajer beklerken, Serena isminin sarışın bir İtalyan bayana ait olacağını düşünememiş olmaktan dolayı utandım. Yaklaşık 1 saat boyunca bavul beklemiş bir grubun menajeri olarak gayet güleryüzlü bir hali vardı ki, bu iyiye işaret olmalıydı. Grup teker teker toplandıktan ve eşyaları ayrı bir minibüse yerleştirildikten sonra tüm grup ve Antony ile "sekreteri" de tek bir otobüsle otellerine götürüldüğüne göre, elimizde epey üniter, birlikte olmaktan keyif alan ve fazla sorunlu olmayacağa benzer bir grup vardı. Hem ilk akşam için yemek alternatifleri bile yapılmıştı ki, henüz halihazırda "acaba bu adamlar yanlarında takılmamızı isteyecekler mi? bizden rahatsız olurları mı?" suallerinin arasında bir anda kendimizi akşam yemeğinde Asmalımescit'te Sofyalı'da grupla beraber iki masa halinde yemek yerken bulduk. Grup, Antony dahil olmak üzere 10 adet müzisyenden, 3 teknisyenden, 1 adet menajerden, 1 adet müzisyen eşinden ve 1 adet Antony'nin sekreterinden oluşuyordu. İlk geceki yemeğe katılmayan Antony ve sekreterinin maceralarını biz de ilk defa, ertesi akşamki konserde Antony'nin ağzından sahneden dinledik... İlk gecenin finali, ses teknisyenlerinden Davide ve ışıkçı Matt'le birlikte ufak bir Taksim turuyla sonuçlandı benim için...

Davide: 2 İtalyan ses teknisyeninden İngilizce konuşabilen olanı. Kendisi sahnenin hemen yanındaki ses kontrol masasından sorumlu olduğu gibi, genel olarak setin hazırlanmasında ve ampli ve mikrofon gibi diğer ekipmanların hazırlanmasında sorumluydu. Sanırım bir kardeşi vardı, İspanya'ya gitiğinde İspanyollar'la İtalyanca-İspanyolca karışımıyla anlaşan. Yabancı dil öğrenme ve gezmeye merakı vardı, İstanbul'a ilk defa gelmişti.

Matt: Matt, Avustrulyalı bir ışık teknisyeniydi. Londra'da yaşıyordu, daha önce Amerika'da da bulunmuşluğu vardı. Londra'da yaşamayı seçmesinin nedenini, "daha büyük işler yapabilmek için gitmem gereken yeri düşündüğümde Londra en iyi seçimdi" olarak belirtmişti. En son bıraktığımda halen "Türkiye'nin Avrupa tarafı (Rumeli) ve Asya tarafında (Anadolu) aynı ulusal bayrak mı kullanılıyor?" gibi bir soru soruyordu Topkapı ziyareti sırasında. Belki çok fazla ışıklara bakmaktan mı başı dönmüştü?

8 Temmuz 2007, 14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin en prestijli günlerinden biriydi. Saat 20.00 başlayacak Jose Gonzalez ve 22.00'de takriben festivalin gözdezi olacak Antony and the Johnsons konseri için muazzam bir mekan seçilmişti: Harbiye'deki Surp Agop Hastanesi'nin yanındaki Şan Tiyatrosu. Bahar'dan aldığımız bilgilere göre:

19. yüzyılda inşa edilen hastanenin bu bölümü 1950'lerde tiyatro alanı olarak kullanılmaya başlamış. Politik sebeplerden dolayı 1980'lerde yakılan binadan geriye tuğladan duvarları, açılan tepesinden geriye kalan, bir zamanlar binanın tepesini taşımakla yükümlü çelik yapılar kalmıştı. Bu haliyle, mekan, kubbesi açılmış ilahi bir ibadet alanına benziyordu...

Sabahleyin Berk'le birlikte Asmalımescit civarında kahvaltı edinmeye giderken, grubun bateristi Parker'a rastladık, daha sonra yanımıza katılan saksofoncu/gitarist Will ile birlikte kahvaltı ederken, Parker ve Will bir ara kendilerini New York müzik endüstrisinin tanınan simalarının muahbbetine kaptırdılar. Sadece birkaç saat sonra, daha önce defalarca olduğu gibi fotoğraf makinemi yanıma son dakikadan almaya vazgeçerek kararıma bolca küfür ettiğim bu özel günde grubu saat 13.00 gibi soundcheck için mekana getirdik. Havanın sıcaklığı bile bu muazzam mekanda soundcheck'i beklemeyi sıkıcı yapamazdı. Bir yandan yıkık binanın duvarlarının içindeki yıkık tuvaletlerden binayı keşfe çıkarken diğer yandan akordlarını yapan yaylı çalgılar ve piyanonun büyüleyici tınıları eşliğinde sanki ruhani bir yolculuğa çıkmıştım. Saat 16.00 gibi teşrif edip 15 dakikalık prova için grbunun başına geçen Antony söylemeye başladığında ise hepimiz olduğumuz yere çakılmış, olan biteni algılamaya çalışıyorduk.

Rob Moose: 3 viyolinciden biri ve grubun akustik gitaristi olan bu kabarık saçlı genç İngiliz müzisyenle ilk kişisel temasım, soundcheck'in ortasında "gitarımın jak girişindeki mikrofon bozuk, otelimizin oradaki (Tepebaşı, Tünel'i kastediyor) müzik marketlere gidip baktırabilir miyiz?" sorusuyla oldu. Daha sonra kendisine pazartesi gecesi saat 04.00 civarlarında otelin lobisinde bizlere viski ikram ederken eşlik edecektik ki, üzerindeki çekingenliği çabucak atan Rob, grubun hareketli ve etkin genç elemanlarından biri olarak ön plana çıkıyordu. Grubun geri kalanının olduğu gibi, Rob'un da Antony'ye karşı müthiş bir hayranlığı vardı.

Parker Kindred: İşte grubun en kıyak adamı. Bu adamla, havalimanından otele giderken, kafile otele geldiğinde, dışarıda sigarasını içip otele girmesinden hemen önce muhabbet ettik. Fanilesiyle dolaşan Parker'ın bana sorduğu ilk soru "hava hep çok sıcak olacak mıydı?" idi. Biraz çekingenlikle, "sanırım" cevabını verdiğimde "çok güzel, güneş çok iyidir" tarzı bir cevap vermesini beklemiyordum. Sanırım New York'ta çok üşüyormuş. Parker 34 yaşında bir müzisyen. 20lerinde alkolden uyuşturucuya çeşitli triplerde gidip gelen Parker 3 yıl önce alkol dahil olmak üzere sigara dışındaki her şeye "dur" demiş. Dışarı çıktığımızda soda içiyor, ama 20lerinde kanına karıştırdığı yeterli derecede alkol ve diğer maddeler sanırım bir 10 yıl daha her halükarda "doğal sarhoş" olarak dolaşmasına yetecek. Tam bir "kafa adam". Her türlü muhabbete ciddiyetle katılabildiği gibi, gerekli yerlerde boşverip makaraya alabilen ve grubun diğer elemanlarıyla rahatça şakalaşan bir tip. Zamanında The Strokes gibi gruplarla da bir ara takılan Parker hakkında daha nice anektod var ilerleyen satırlarda...

8 Temmuz 2007 gecesi İstanbul, son yılların en güzel konserlerinden birine Şan Tiyatrosu'nda ev sahipliği yaptı. Grup soundcheck'ten sonra, konserden ve akşam yemeğinden önce son kez otele dönerken Antony bana yaklaşıp Bülent Ersoy'u tanıyıp tanımadığımı sordu. Sadece birkaç saat sonra Bülent Ersoy hakkında sahnede yapacağı bütün samimi itirafların çıkış noktası olan muhabbet tam da buydu (Konser bölümünde buna deyineceğim). Antony ve sekreterinin iştirak etmediği Borsa Lokantası'nda yenen akşam yemeğinden sonra saat 22.00deki konser için saat 21.15 gibi Harbiye'ye hareket ettik. Önümüzde büyüleyici bir konser vardı...

"Antony'nin sekreteri"
Colin: Colin'in görevi, transseksüel (ya da "transgender") Antony'ye özellikle huzur aradığı anlarda eşlik etmek. Bazen gruptan ayrı olduğu zamanlarda Antony'le beraber takılmak, genelde otelde onun yamacında bulunmak ve muhtemelen daha bizim bilemediğimiz bir çok detay... Antony kadar kırılgan ve masum değil. Konuşmayı, sormayı ve öğrenmeyi seviyor. Fazla "not tuttuğunu" görmedim ama eminim ki Antony'nin sanatsal ve aslında yaşamsal varlığında önemli bir yer tutuyor olmalı.


-------------------------------------------------------------------------------------

Bölüm 3 - 8 Temmuz akşamı Jose Gonzalez saat 20.00 sularında konserine başlamışken, Jonhson'larla birlikte Harbiye'de Borsa Lokantası'nda iki masa için, en çabuk şekilde vejetaryenler için farklı, tavuk/et/balık (3 çeşit balık) seçenekleri için farklı kombinasyonlar hazırlayarak sipariş vermeye çalışıyorduk. Antony ve Colin (sekreter) bizimle yemeğe katılmamışlardı. Antony, konser öncesi heralde yalnız kalmak istiyordu.

Saat 21.10 civarında lokantadan ayrılıp Şan Tiyatrosu'na gidişimizi, sahnenin hazırlanışı, kulisteki heyecanlı dakikaları ve konserin başlama anını bile anlayamadan, kuliste en az bir rehber olarak beklemek için gönüllü olduğumda, menajer Serena "ne işin var burada, git konsere seyret" diyerek bana yapabileceği en büyük iyiliklerden birini yaptı sanırım. Mekan hıncahınç doluydu. Sabırla Antony & the Johnsons'ı bekleyenler daha ilk şarkıdan kendilerini kaptırmışlardı. Ben izleyici tarafına geçtiğimde ise Antony şarkılar arasındaki samimi ve uzun sohbetlerine başlamıştı bile. İlk hikayesi, gruptan ve bizden ayrı geçirdiği bir önceki gece yaşadıklarıyla ilgiliydi. Bütün yumuşaklığı, heyecanı ve kırılganlığıyla anlattı:

- İstanbul'a ilk defa geliyorum. Burası büyüleyici bir yer. Dün gece, ilk gecemde tuhaf bir olay yaşadım. Sekreterimle birlikte (seyirciyle birlikte güler) Sahra isimli bir bara gittik. Bir adam beğendim ve sekreterime "galiba beni kesiyor" dedim. O da bana "galiba beni kesiyor" dedi. Onu derhal yukarıya içki almaya yolladım; biraz sonra yakışıklı adam yanıma gelip çakmak istediğinde sigara içmediğim için ona yanıt veremedim (bu sırada sanki o an bu üzüntüyü yaşıyormuş gibi ağlamaklı olarak devam eder hikayeye). Colin geri döndüğnde, "derhal çıkalım" dedim ve adamın bizi takip ettiğini gördüm. Daha sonra rastladığımız biriyle konuşurken bize saldırabileceğini anladık, çok karanlık ve garip bir sokağın ortasında eğer o adamla yalnız kalsaymışız, öldürülebilirdik. Ama bize yaklaşan bu diğer kadın hayatımı kurtardı...

...ve Antony "my life was saved in Istanbul" isimli minik kuplesini icra eder!

Mekanın kutsallığının hemen farkına varan Antony seyirciye ara sıra işveli bir şekilde teklifte bulunur: "Burada 2000 kişilik bir grup olarak neler yapabileceğimizin farkında mısnız?!". Aslında Antony büyüleyici sesiyle, o 2000 kişiyi adeta hipnotize ederek çoktan bir şeyler yapmaya başlamıştı bile. O an neler hissettiğimi tarif etmem çok zor sanırım. Daha sonra birçoklarının da aynen ifade ettiği gibi, sanırım ağlamak üzereydim. Kırmızı tuğlalar akşam loşluğunda bordoya çalarken, karanlık gökyüzü ve parlayan yıldızların altında ışıldayan binanın çelik yapıları, göğe doğru yükselen ilahiler, Parker'ın davul atakları, Rob'un akustik tınıları, Julia'nın yaylıları, Doug'un saksofonu, Will'in akordeonuyla birlikte en derin hisleriyle yaşayan tüm organizmaların dahi sıklıkla ziyaret etmediği diyarlara götürüyordu savunmasız ruhlarımızı. Bazı sarhoşluk anlarımda gözlerimi kapatıp yaptığım gibi, ruhumu salık verip, uzak diyarlardaki hayallere doğru uçmak, bedenimi olduğu yerde bırakıp, diğer yüzlercesinin yaptığı gibi tavandaki boşluktan dışarıya taşmak istediğimi hissettim...

Antony Bülent Ersoy'a olan hayranlığını anlatmaya başladığında, sanırım çoğunluk sadece samimiyetinden ötürü gülüyor, gene de şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Antony daha sonra bu hadiseyi "acaba çok şey mi anlattım? İnsanların tepkisi kötü müydü?" şeklinde bir alınganlıkla da andıysa da, "Bülent Ersoy'a hayranım, o tam bir kraliçe, onun gibi birine sahip olduğunuz için çok şanslısınız" kelamlarının kimseyi incittiğini düşünmüyorum. Grubun, konserden sonra ağız birliği etmişcesine "morali çok iyiydi, dolayısıyla çok iyi bir konser olduğunu hissettik" açıklamaları sadece dinleyicilerin değil, herkesin bu etkinlikten hoşnut olduğunun kanıtı gibiydi.