Saturday, February 24, 2007
Peter Greenaway
ve tam bu düşünceler esnasında, veya bu düşünceleri düşünebileceğimi düşünedururken, içeriye o adam girdi. ihtişam dendiğinde, kanlı canlı görmeye nasip olduğum karizmatik kişilerden, örneğin müzik sektöründe morrissey aklıma gelir. the smiths öldü, morrissey (bazılarına göre) efsane olmaktan çıktı, ama lütfen lüle lüle morrissey ihtişamına tanık olmak için herhangi bir konser kaydını veya “irish blood english heart” klibini izleyin. fakat, bu sefer salondan içeri adımını atarak kürsüye doğru hareketlenen ve tavandaki ışıklar pek bir “kutsal” görünmüş olmalı ki, oditoryumun aşağı katında oturan izleyicilere sadece gıdısını göstermekle yetinecek kadar (dim)dik başlı bu sinema devi bambaşka bir aura yaratmıştı muhtelif salonda. kürsüde, konuşmasını vermek üzere peter greenaway vardı ve tam da dediği gibi şehirdeki filmleri izlemek yerine (berlinale bir gün önce başlamıştı), insanlar oturmuş onu izliyorlardı. kendini izletme konusunda herhangi bir sıkıntısı olmadığı rahatlıkla gözlemlenebiliyordu, zira müthiş bir irade, hırs ve bilgi birikimine sahip yönetmen koskoca bir sınıfa 1.5 saatlik bir ders vermeye hazırlanmıştı. ah, afedersiniz, kendisinin de belirttiği gibi “konuşma hazırlamamıştı”, konuşma için bir başlık bulması gerekmişti, “cinema is dead, long live cinema” diye bir şey yumurtlamaya karar verince, şimdi sinemanın nasıl öldüğünü ve aslında şu ana kadar sinema denilen şeyin yapılmamış olduğunu, eisenstein’ın sinemanın en önemli kişisi olduğunu, video ve yeni teknolojilerin sinemanın doğuşundan yaklaşık 120 yıl sonra artık üretilebilecek hale gelebileceğini ve resimin en önemli sanat dalı olduğunu meşrulaştıracak bir konuşma çerçevesini doğaçlama olarak icra edeceğini duyurdu biz berlinli kullara. başlıkların altına sıkışmış olmanın ironisinden dem vurdu, vakt-i zamanında yapımcısına çekinerek önerdiği “the cook, the thief, his wife and her lover” isminin greenaway isimi ile artık neredeyse eş anlamlı hale geldiğini anlatırken. 4 ihanet unsuru üzerinden sinemanın çıkmazlarını anlatmaya çalıştı:
1. metnin ihaneti,
2. çerçevenin (boyutsal düzlemin),
3. aktörün ve,
4. kamera (açılarının) ihaneti...
greenaway’e göre batı resimi tüm sanatların ötesindedir ve rönesans ile birlikte oluşturulan perspektif anlayışı hem bu öncülüğün en önemli unsurudur, hem de 20. yüzyıla gelindiğinde neden “sinemanın hiçbir zaman yapılamamış olmasının” önündeki en büyük engellerden biridir. zira, greenaway’e göre, sinema, bir çerçevenin (ekran) içinde perspektif sunarak hareketli resimler sunmaktan öteye geçen bir şey olmalıdır. interaktif olmalıdır. perspektif ile ilgili ilham verici gelişmelere imza atan ve çoklu perspektifçiliğin ana akımlarından biri sayılan kübizmin kurucularından picasso’nun, bu yetenekli yönetmenin 20. yy. favori ressamlarından biri olması çok da şaşırtmadı bizleri. greenaway, “herkesin gözlerinin olduğundan ama görme yetisi olmadığından” dem vurdu. görme yetisi kazanıldıkça (klasik bir batıcı ilerlemeci kuram üzerinden yola çıkarak) somuttan soyut dışavurumculuğa doğru kayan sanat akımlarını daha iyi takip edebilecek bir altyapı oluşturabileceğimizi anlattı. gene de bu noktada –izm’lerle ilgili yaptığı ufak şaka salondaki herkesi güldürüyor. güldürürken düşündürüyor da! gene greenaway’e göre, aktörlerin “kamera karşısında olduğunu hissettirmemek”ten öte, daha interaktif vasıflar edinmeleri ve kendi oluşturdukları kariyer ve piyasa içindeki konumlarının ötesinde bulunabilmeleri, dolayısıyla sinema yapımında “aktörün seçilmesi” durumunun ortadan kalkması “aktörlük ihaneti”ni sonlandırabilir. kamera açıları için getirilecek çözümler, çoklu açılar ve üstüste geçirilmiş görüntüler ile, bir şekilde alışılagelmiş boyutların etrafına çıkabilecek ve seyirciyi sadece tek bir noktaya odaklanmadan uzaklaştırabilecek bir düzenekle mümkün greenaway’e göre. tam da onu konuşurken izlediğimiz gibi izlemesini istemiyor sinema seyircisinin beyazperdedeki görüntüleri. bunu örneklendirmek için de, yönetmen, son birkaç yıldır üzerinde uğraştığı, istanbul film festivali’nde de bölümler halinde gösterilmiş olan “tulse luper’in çantaları (the tulse luper suitcases)” projesinden 20 dakikalık bir kesit izletti. tulse luper hakkında konuşmaya girebilmem için, kafamı iyice toparlayıp, biriktirdiğim yegane entellektüel birikim üzerine biraz alkol almam gerekir sanırım, dolayısıyla bunu gerekli “link”lere bırakmayı yeğliyorum.
greenaway’in sınıflandırmasına göre sinemaya gelen seyircilerden 3te 1i herhangi bir greenaway filminde, salonu ilk dakikalarda terk edecek, geri kalan 3te 2 ise, verilen emeğe karşı bir ilgi göstermek isteyecektir. bu kalan grubun da yarısı salonu filmin yarısında terk edeceği için geriye sadece filmi sonuna kadar izleyen 3te 1lik bir dilim kalacaktır. greenaway’in de umudunu bağladığı kitle budur ve ona göre, biz o gün halihazırda orada onu dinliyor bulunmaktaydık. tabii mr. başıdik bu komik ironiye de bize düşünme payı bırakmadan kendi değindi ve berlinale sırasında böyle (3te 1lik) kıymetli bir kitlenin orada bulunmasının çelişkisi üzerine dem vurdu. akıllı olduğu kadar komik de olabildiğini gördük tekrar. greenaway, doğudan doğup da şu anda batıda bir yerlerde batmakta olan güneşin soluk ışıkları audimax’ın soğuk taş mimarisine son bir kez göz kırparken (ya da hava çoktan kararmıştı belki de, ama gözlerimiz greenaway'in görsel şovları karşısında kamaşmıştı: önce amsterdam'daki rijksmuseum için hazırladığı rembrandt tanıtım filmini ve daha sonra post-production aşamasındaki son projesi olan nightwatchingin trailerını izletti biz şanslı çocuklara) birkaç saat sonraki uçağımı kaçıracağımı ve ertesi gece berlinale galamı yaparken, fena olmayan bir macar filminin macar/amerikalı yapımcısının, filmini “batıda” göstermenin ne kadar keyifli olduğunu söyleyeceğini bilmiyordum. batı sanatını herşeyin üzerinde tutan greenaway, bir zamanlar doğu berlin’in en önemli caddelerinden birinin hemen arkasında yaptığı konuşmayı bitirirken, tüm salon ayağa kalkmaya hazırlanıyordu.
Monday, January 22, 2007
çizgilerin dansı
gökyüzü pırıl pırıl, en sevdiğim hava: soğuk ve keskin, ama açık ve berrak. gökte yıldızlar, incecik bir hilal, tuğlaların kızılı lambaların turuncumsu sarısı ile karışıyor. heykellerin buz mavisi ve üzerine yürüdüğüm parkelerin kirli beyazı. kenarlarda belli belirsiz kar birikintileri ve "aman kaymayalım" buzlanmaları. sarı çizgili yeşil ayakkabılarımdan içeri ürpertici bir rüzgar giriyor. ayaklarım, sadece heyecandan değil, gerçekten de soğuktan da üşüyor bu kış ilk defa.
"sosyal bilimler" fakültesinin yanında buluyorum tekrar "Mimarlık Fakültesi"ni. babamın, eskiden hep "Avarel" diye referans verdiği MM (Merkez Mühendislik) ile başlayan fakülteler zincirinin son binalarından biri olarak. avlusu, avlusundaki çeşmesi, heykelleri ve çizgileri ile diğer binalardan hemen ayrılan fakülte. ve tabii, mimarisi ile de.
çekinerek giriyorum binaya. öncelikle, 23 ocak tarihli, yüksek lisans öğrencilerinin sunumlarının listesini görerek ve "bir gece daha mı geçirsem burada?" diyerek. çekinerek ve heyecan ile giriyorum. "mimarlık..?" düşüncesinin yerleştiği ilk andan beri alışılagelmiş çekingenliğim. loş koridorlar, şirin mi şirin asma katlar, içinde birkaç öğrencinin, final döneminin ardından ısrarla çalışmaya devam ettiği stüdyolar ("çilehane"ler), duyuru panoları, kent planları, maketler, çizimler ve birkaç tane kocaman fotoğraf. beni mimarlık'a çeken küçük objeler. hiç girmediğim, hep merak ettiğim. aynı küçüklüğümde, sırf çıkış ucunda babam beni bekleyemiyor ve beni o büyük top havuzunda bulamayacak diye içine girmeye cesaret edemediğim ve oyun merkezinin iki katına birden yayılmış, Ataköy Galleria'daki o uzun kaydırağa karşı hissettiğimki gibi bir heyecan. ya da Barış Abi'nin ite kaka bana bisiklete binmeyi öğretmesinden sonra, Marmaris'in en hızlı bisikletçisi olduğunu sanmama rağmen benden daha hızlı bisiklet kullanan arkadaşlarımı gördüğümde, "aslında ben de gidebilirim böyle ama sanırım tehlikeli olduğu için yapmayacağım" diye düşünürken hissettiğim heyecan ve çekingenlik. bunlar gene o hissettiklerim..
ve alt katta, daha önce hiç görmediğim o kapıyı görüyorum bir anda. tavan ışıklarının yarım yamalak aydınlattığı, tavana kadar uzanan eşiğine rağmen, o alanın sadece yarısını kaplayan bir nevi "orta dünya'ya açılan" cüceler kapısı. önümden dışarı çıkan 3 öğrencinin arkasından bilinmeyene adımı atıyorum. ahşabın sıcaklığından, betonun soğukluğuna; kışın karanlığından, şimdi ayağımın altında uzanan ankaranın ışıklarına çıkıyorum. ayaklarım bir kez daha doğru yere sürükledi beni. çizgilerin dans ettiği yere.
tekrar binanın içine girerek, koridorun karşısındaki, ilk girdiğim kapıya yönleniyorum dışarı çıkmak için. tek bir bölüm kalmış görmediğim, yeraltındaki o ufak stüdyo'nun girişi. aslında bu fakülteyle ilk tanıştığımda içeride harıl harıl çalışanları görüp "en azından... kız.." cümlelerini kurduğum stüdyo. ama oraya yönlenmiyorum. fazla ilgimi çekmeyecek sanırım. hayır, başka bir kapıyı görüyorum.
ingilizce bir yazı: final sınavı soruları- lütfen sorulardan birini seçip, sayfanızın ön yüzünü geçmeyecek şekilde cevaplayınız:
1. Rem Koolhas'ın SMLXL (small medium large x large) kitabının dayandığı düşünce temelini açıklayınız..
...
evet, bütün bunlara beraber şaşırabilirdik. sarılarak.
anayoldan, kültür-kongrenin yanından geçip göbekten sola doğru dönerek, stada el sallayarak, çarşı üzerinden yurtlar bölgesine yollanıyorum tekrar. etrafımdaki insan sayısı artıyor. inşaat'ın önünde oturan adamın heykeli, fakülteler arasındaki yol boyunca uzanan büstler, şehir efsanesine dönüşmüş "kız" heykeli; hepsi canlanmış ve soğuk kış yıldızlarının altında ağır ağır gidiyorlar gitmeleri gereken yerlere.
ben de artlarından, yanlarından ve önlerinden. ayaklarımın beni taşıdığı yere.
Saturday, January 20, 2007
"shi gan" (zaman) üzerine
filmin konusu, daha öncede yazıldığı gibi, sevgilisinin "hep aynı yüzü görmekten sıkılacağı" korkusuyla yüzünü estetik ameliyatla değiştiren kızın hikayesi. ve tabii, hiçbir şey gibi "yüz"eyde yapılan bu değişikliğin temeldeki sorunu çözmeyecek olması üzerine gelişen hikayeler bütünü.
ilk sahnelerdeki erkek ile kız arasında yaşanan (kafedeki) gerilim, ve yatak odasında geçen diyaloglarla birlikte, sarsarak başlamış ki-duk bu seferki filmine. filmin konusu, zamanın tüketim ile olan ilişkisi. ne kadar çok üretim, o kadar çok tüketim. ama bu, kısmen türkiye'de (ve özellikle şimdiki kuşak gençliğinde olduğu gibi) sanal üretim üzerine yaşanan bir tüketim kimliği değil. tam olarak üretmeden, (1980'ler ortasından itibarenki dönemi kastederek) oluşan bir zenginlikle gelen tüketim de değil. tamamen, artan üretim ile birlikte büyüyen bir uzak doğu tüketim kültürü. mimikler, jestler olarak kendi kültürümüzden de fazlaca şey bulabildiğimiz, ama işin içine "teknoloji"yi daha çok katan bir tüketim.
ne kadar çok üretim, o kadar çok tüketim. iletişim çağının geldiği nokta; zaman'ın göreceli olarak müthiş hızlanarak akmaya başlaması ve yeni "yüz"lerle tanışabilme olanağı, ve aynı zamanda ulaşım (transportation) ağının da genişlemesi ile birlikte ucuzlayan teknoloji ve teknolojiye -artan- erişim (access) olanağı ile birlikte büyüyen bir tüketici nüfus. ve işte orada patlayan büyük dilemma: bunca benzerliğin içerisinde "tüketebilecek" bu kadar çok nesne varken, neden belli başlı birkaç tanesi ile yetinmek? aslında burada yazarken bile hepimizin ezberlediği ve içselleştirdiği ama "çaresi ne o zaman?" diye sorunup dövündüğümüz olgu (hepimiz abartı görünse bile, eminim çok az öze döndüğümüzde bile filmde anlatılanların ne kadar "biz"e dönük olduğunu hissediyoruzdur.)
aslında hepimiz, bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz. tutunmaya çalıştığımız ufaltılmış nesnelerin (bu, artık, yemekten zevk aldığımız yiyecek tüketim nesneleri değil; tam karşımızda duran sevgililerimiz, bazı konumlarda ailelerimiz...) "bolluk" denilebilecek tabide benzerlerinin varolması, ve hayatın özü olan hangi "fikir veya akıma" tutunabileceğimizden emin olamama kaosu içinde yaşadığımız tedirginlikler, filmin özünü oluşturan düşünce. "zaman" da tam bu noktada, esas tüketilen nesne. eğer telefonla birine ulaşmak, sıkıldığımız şeyi atıp yerine yenisini almak,
ya da
--karşımızdaki ile çözemediğimiz sorunların üzerine düşünüp tekrar çözmek için atılım yapma gereğini hissetmek--
bile bu kadar "az" zaman dilimlerine tekabül etmeye başladıkça, zamanın göreceliğinin kaybolması ve kendi anlamının içinin boşalması, filmin aslında "kör göze parmak" bir şekilde ismini oluşturuyor.
ama filmin içi kesinlikle boş değil. yüzlerce değişik konudan eğilinebilecek bu olguya, ki-duk gene ustaca, belirli bir hikayeyi fazla dolandırmadan, usta anlatıcılığı ve yer yer kullandığı görsel ve işitsel sembollerle eğiliyor.
ama sorun da sanki şurda: aslında hepimiz biliyoruz sevgililerimizin yüzlerinin her gün gördüğümüz yüz olmadığını; her temas ve her düşünce ile birlikte değiştiğini. ya da aslında sorunun hiç bir zaman, "yüz"ün kendisini değiştirerek hallolmayacağını. ve belki de, dolayısıyla, filmin sonuna doğru, filmin başında ifade edilen "çözüm örneği" (estetik ameliyat) işe yaramaması, izleyici de tatmin ve "güven tazeleme" yaratıyor olabilir. ama tüketim bazlı üretimin bu seviyede yüksek derecede devam etmesi sonucunda tüketimin de artacağını öngörebilmek ve filmin etkisinin yatıştığı anlarda o sevdiğimiz "yüz"lerden sıkılmaya başlamak (tabii ki, bu, bambaşka örneklerle de olabilir) bu sorunu içimizde sürekli var ettiğimiz anlamına gelir.
belki biraz daha az aynaya bakmalı, biraz daha az "titreşime almalı", biraz daha az kahve içmeli ve biraz daha az konuşmalıyız.
ya da zaten ortada "sorun" yoksa, bu yazı da kendini birkaç "zaman" sonra "tüketecek"tir.
dipnot: belki tam da histerikleşen toplumsal dışlama, içselleştirme, betimleme, kategorize etme, (kasıtlı olarak kategorize etmeyerek, kategorize etmemenin ne kadar "çoğulcu" bir ses sağladığı üzerine hareket etme) ve akabininde gelişen linç, ihanet, intikam gibi öğelerin gündem yarattığı bu zamanlarda hafif bir duygusal kapılma ile birlikte, (becerebiliyorsa) biraz düşünce üretmesinin faydalı olabileceği bir olgu üzerinden işlenmiş bir film.
Thursday, January 18, 2007
Münih..
Münih, Münih... sarıların, siyahların şehri münih.. bavyeranın sarısı, muhafazakarın siyahı.. stuttgart-münih hattının otostopçularına pek yakışıksız el hareketlerinde bulunan kamyoncuların M plakair omuz, 12 kg.lık tek askısı kopmuş bir sırt çantası ile bir Ağustos sıcağında tanıştığım Münih. Baden'dan Bavyera'ya yeşillerin içinden geçerek, kendisi bir kamyonun altında kalma tehlikesini göze alaraka sağa çeken, tam da Oberhausen, Unterbrücken, vs.. türü dandik bir Alman kasabalarından birinde konaklamak zorunda kalacağımı Stuttgart-Münih hattının ortasında bir yerde otostoptan vazgeçmeyi düşündüğüm sırada beni arabasına alan, "rotam; Münih-Salzburg-Ljubllana-Zagreb, nerede inmek istersen" diyen, "teşekkür ederim, 2 gün sonra başka bir yere gitmem lazım, çünkü oradan Valencia'ya uçacağım diye reddettiğim", tam da o tarif ettiği rotayı, yaklaşık 10 ay sonra trenle kat edeceğimi ve dağların arasında kalan nehirlere ve vadilere tren camından bakarken, susmak bilmeyen ve Zagreb'e kadar beni bilgi bombardanına tutan bozuk İngilizceli Alman adamı dinleyeceğimi bile hiç bilmeden arabasına bindiğim ve beni Allianz Arena'da bırakan öğretmen adamın arabasına bindiğim Münih..
ufakken, hiçbir zaman Almanya'ya gideceğimi bile düşünmezken, televizyonda izlerken Bundesliga'dlı arabalarının şehri Münih.. 220 km. yi 7.5 saatte aşarak, apış aramda iğrenç bir pişik, aşınmış ba ilk aşkım olan, ve Milan ve Manchester United'dan sonra Avrupa'da tuttuğum 3. takımın şehri Münih. Şimdi İtalya'dan takım tutmuyorum (Milan sempatisi devam ediyor belki) ve İngiltere'de Liverpool'a, Almanya'da da FC St. Pauli'ye döndüm belki ama.. sandığımdan çok daha pahalı bir fiyata denk düşen hostelde anca yer bulabildiğim, geçirdiğim tek bir gündüz ve gece boyunca, bu sene ikinci albümlerinin çıkmasını sabırsızlıkla beklediğim Bloc Party'nin o ilk sevmiş olduğum iki güzel parçasının olduğu cd'yi dinlediğim Münih.. hani şu bizim Göynük cd'sine, "Positive Tension" adlı 4. en sevdiğim (aslında artık 1 ya da 2 olmuş olabilir) parçasını koyduğum Bloc Party... hep o tek başına dünyanın geri kalanını (amma da abartı) keşfettiğim dönemlerin bir dönemine denk gelen münih.. az buçuk mimarlık tarihi bilgimle, "Marienplatz" yakınlarındaki pek sevdiğim kiliseyi, Romanesk öğeler içeriyor, ama Gotik inşa teknikleri kullanılmış olabildiğine göre, heralde olsa olsa 17, 18. yy neo-Gotik akıma denk düşen bir yapıttır diye sallayıverdim yer.. Neue Rathaus'una bakıp, aman ne güzel yapmış adamlar dediğim, akşamüstü turist atraksiyonu olarak oynattıkları o garip saat kulesindeki garip kukla şovunu o kadar da beğenmediğim Münih..
Europa-spezial biletimle 29 euro'ya haklı ve gururlu bir şekilde saat 04.27'de kalkacak ve öncesinde birkaç saat boyunca Hauptbahnhof yakınlarında bir dönercide Hesse'nin Demian'ını okumayı bitireceğim, dönerleri lahmacunların ve ucuz biraların, ve memleket sohbetlerinin takip edeceği, daha sonra uyukladığım tren istasyonunda polisler tarafından uyarılacağım ve hayatımda ilk defa göreceğim için çok heyecanlandığım ve çok çok beğeneciğimi o an bile hissettiğim Ağustos 12'sinde 15 derece havayla beni karşılayacak Berlin yolculuğumun son durağı Münih.. tam da 6 ay sonra gideceğim Danimarka'da, iyice "entegre olmaya başladığım" Alman kültürüne cila vuracak, "Nazilerin İktidara Gelişi" adlı derste sıkça sıkça bahsini edeceğimiz Berlin ve Münih.. sağcıların her daim kalesi. üzüntülü, kızgın, öfkeli; her bir yanı aslan heykelleri dolu Münih.. şimdi belki Viktualienmarkt'ta soğuk bir bira içiyorsundur. gerçi mevsimi değil ama, burada gökyüzü masmavi ve kuşların bol bol selamı var. tam da orada yalnız başıma bira içerken aslında aklımda başka şeylerin, kişilerin, yerlerin de olduğu yer.. hayat acımasız, ve değişken. ama elma ile armutu da karıştırmayalım lütfen. zaten o "elma değil ayva" ay, ay ay.. ve hayat güzel. belki şimdi Viktualienmarkt'ta biranı içerken beni düşünüyorsundur. belki de düşünmüyorsundur. belki Olimpiyat Parkı'nın yakınından geçmişsindir. Olimpiyat Evi'ndeki konaklama yerlerinin mimarisi hakkında bile konuşabiliriz. benim az buçuk bilgim var ama önceden uyarmam gerekebilir.. kuzeyin evlerine hiç benzemez Münih evleri.. Danimarka'yı terk ettikten sonra Hamburg üzerinden tam da 11 ay sonra tekrar uğradığım ve ilk seferki 33 saatin üzerine, bu sefer 14 saatimi geçirdiğim ve gene Hauptbahnhof'undan veda ettiğim Münih..
hiç bir zaman çok sevmeyeceğim belki de; bir yeri çok sevebilmek için oranın insanlarını, tarihini ve kimliğini de çok sevmen gerekir. üzücü geçmişler, Münih olayları, mutsuz bakışlı ciddi diplomatların aşağılayıcı sözlerle prim topladığı şaşkın şehir ve aslında hiç orada olmayan Bavyeralı kadınlar.. ve mutlaka içlerinde, yeşili de seven, kafalarının tepelerinde ufak güneşler ve aslancıklar taşıyan masum bebeklerin de büyüdüğü kent.
Wednesday, December 20, 2006
"salvador" üzerine
manuel huerga'nin yonettigi, daniel brühlün salvador puig antichi canlandırdığı film.
"moda" üzerine düşündürten bir film oldu beni. ilk defa el crimen del padre amaro ile tanıştığım ve birçokları gibi benim de rahatça benimsediğim gael garcia bernal geldi öncelikle aklıma. amores perros ve la mala educacionda karakterini oturtan bernal'i, motorcycle diariesde izlemek, iyi bütçeli, naif bir "che" anlatımı sorusu ile birlikte, benimseyebileceğimiz bir devrimci profili çizdi bile. "benimseyebileceğimiz"den kastım, sanki biraz oyunculuk ve iyi bir makyaj ile, güzel bir set önünde kendimizi yerine koyabilmemiz anlamında tabii. "önemli" konularda, ünlü ve belirli karakterler sonucunda kendi kimliğini oturtmuş oyuncuların oynamasının anlamı ne olabilir? gael garcia bir orta amerikalı (meksika), daniel brühl, canlandırdığı karakter gibi bir katalan ve eminim ki her ikisi de en az, birçok gencin içinde deniz gezmişi hissettiği kadar hissettiler oynadıkları karakterleri. zaten soru da buradan geliyor.
filme dönersek: salvador puig antich, baba karakteri ile çatışma halinde olan, orta-yüksek gelir tabaka bir ailenin çocuğu. kendi iç çelişkilerinden biri de muhakak ki, daha sonra hapishanede gardiyanın da kendisine ifade ettiği gibi "burjuva devrimcisi" olup olmadığıdır. manuel huerga filmle birlikte kesinlikle bu duygunun üzerine oynuyor. "burjuva bir aktörü, burjuva bir seyirci kitlesine sunarak" diyebilecek kadar kaba bir prototip kurabiliriz. 1970'ler kamplaşmasının bir parçası olmayı, evde hiçbirşey yapmadan sessiz durmaya, ve futbol seyretmeye yeğleyecek kadar da girişimci (!) kendisi gibi birkaç arkadaşı ile birlikte, banka soyarak elde ettikleri parayı, işçi hareketlerine sermaye olarak kazandırmak istiyorlar. film boyunca, "mil" adı verecekleri bu örgütlerinin herhangi bir sendikal veya diğer işçi örgütlenmeleri ile ilişkiye girdiğini görmüyoruz halbuki. peki o zaman puig ve arkadaşları neyi amaçlıyorlardı? aslında, karşı durmaları gereken bir şey olduğunu farkeden bir grup genç olarak, "almaları gereken bireysel tavırları kolektif bir bütün içinde alabildiklerini görebilen" bir grup insanı mı? aslında, huerga, bu sorgulamayı karakterlere yaptırdığı gibi izleyiciye de yaptırırken, eminim kendisi de sıklıkla aynı süreçten geçmişti.
ufak bir flashback'le filmin başında akan jenerikteki "che ve diğerleri" görüntülerini hatırlayayım. çok mu tanıdık demeliyiz? puig'in "mil" grubunun hareketleri 1973 civarlarında gerçekleşiyor. dolayısıyla, (her ne kadar filmde bunu dile getirmese de) ilk seçimle iktidara gelen sosyalist lider salvador allendenin pinochet'nin kanlı darbesi devrilmesi anını televizyondan izlemelerine karşı verilen coşkulu tepkiye, "evet, gerçek devrimci ruhu bu" mu demeliyiz yoksa "mütevazi ama içten bir içerik ile tutarlı davasını yansıtmaya devam ediyor yönetmen" diye ümitlenmeli miyiz? die fetten jahre sind vorbeida genç anarşistlerin (!) iç çelişkilerini en saf haliyle dışarı vurmalarına yardımcı olacak bir zengin patron karakterimiz vardı. bakınız ki, o filmin de başrol oyuncusu daniel brühlidi. 1970ler anarşisinden ziyade 68 kuşağı'nın 2000ler versiyonu olarak berlin sokaklarında gezinen arkadaşlarımız, gerçek 68liler gibi "freelove" olgusunu kabullenip, iç çatışmalarına gem vurabilecekler miydi, bunu izledik. sinir bozucu derecede gerçekçi ve içten gelmişti o reçete. burada ise, gittikçe başarılı bir duygusallığa kayan, içten içe "puig benim" dedirten ama bir yandan da, sırf bu yüzden ufak karın ağrıları çektiren güzel bir film var elimizde.
puig'in, ne kadar da konu ile ilgisi olduğu konusunda seyirciyi çelişkiye düşüren ufak aşk hikayesinin (tabii ki, filmin ikinci yarısından sonra tamamen drama'ya dönüşen yapısına katkı olması için konulmuştu) dişi kahramanı da, gene bu "yöre"lerden ve bu "janr"lardan ingrid rubioki, bu güzelliği en belirgin olarak noviembrede izlemiştik. taşlar iyice yerine oturuyor. malesef karşımızda, "celebrity"lerden oluşan bir anarşist çete ve yandaşları ve yoldaşları var. kendimizi biraz fazla özdeşleştirebiliyor olmamızdan korkuyorum. çünkü, gerçekten de 1970ler ispanya'sında (elbette 1975'e kadar) sokağa "ölmek" için çıkanlar, bir film setinde yapma tabancalarla birbirlerine ateş edip, filmlerinin galasına güzel arabaları ile gidecek değillerdi. ve biz de "kanyon" sinemasında filmi seyrettikten sonra, eve sağ salim gideceğimizi bilirken, ya da en azından sokakta çatışmalardan değil de, metro hattına yanlışlıkla inebilecek bir "doğalgaz çalışması sondaj ekibi aleti" yüzünden hayatımızın tehlikede olabileceğini düşünürken; o "gerçek" mücadeleyi 138 dakikalık ufak bir porsiyon olarak almış olmuyor muyuz? "mücadele" hevesimiz de bu ufak 2 saatlik porsiyonlar ve artık "ailemizden" sayılan bu tanıdık aktörlerle birlikte harcanıp gitmiyordur umarım, diye düşünerek ayrılmama neden olan, artık-duygusallığa-vurulduğu-andan-itibaren en azından samimi ve güzel bir duygusal; öncesinde de hazmedilebilir bir "anarşiye giriş" temalı film.
metroda dönüşte, ellerinde tespihli iki mütevazi seyirci, "yeteri kadar sınıf çatışması"nın sergilenmediğinden dem vuruyorlardı. bir tanesi diğerine "sovyet sinemalarında bazı örneklerini bulabileceğini" söylerken (izlemediğim) eve dönüşten kat be kat iyi, ve sinema-tarih buluşması kapsamındaki filmler arasında, izledikleri en iyi film olduğunda hem fikirdiler. şükür ki, herhangi bir boru metroya isabet etmedi veya eve dönüşlerimizde, serseri kurşunlardan birine denk gelmedik.
gri yürüyüş
gene kulağıma taktığım müziği, İstinye'ye doğru yürümeye başladım. umarsızca su sıçratan arabalardan kaçabilmenin en iyi yolunun deniz kenarı tarafındaki geniş kaldırıma çıkmak olduğuna karar verip, karşı tarafa sıçradığımda farkettim tekrar uçsuz bucaksız gri gökyüzünü ve altındaki yeşil-lacivert denizi. arkada Emirgan-İstinye arasında uzanan tepeler ve konaklar başladı. sandığımdan daha bile kısa süreceğini sandım yürüyüşün. ama, bu, o beklenmeyen ve "ayakların götürdüğü" yürüyüşlerden biriydi. önceki başarısız gece yürüyüşü gibi değil, yazdan beri ilk defa ayaklarımı dinleyebildiğim yürüyüş.
maslak yokuşunu da geçip istinye'ye devam ediyorum. başı kapalı bir grup, servis bekleyen kız öğrencinin yanından geçiyorum. kulağımda müzik. etrafımdakilere bakıyorum. balıkçının zar zor yanan sarı ampulleri, ve şiddetini artıran yağmur. 10 yıl öncemi ve 15 yıl sonramı görmüyorum. yanımdan geçen çocuklar ve adamlar benim geçmişim ve geleceğim değil. ama gene aynı kamuya mal edilmiş kaldırımların üzerine koşarak çıkıyoruz park etmiş araba yüzünden caddeye inip de, geçen arabalar bizi ıslatmasın diye kaçarken. o bakışlar benim bakışlarım değil, ve onlar yalnız yürümüyorlar. çünkü benim kulağımda müzik var. kimseyi dinlemeden kendi hikayemi yazmaya devam edebiliyorum. küçük burjuva şımarıklığımla herkesin arasından yürüyüp, denizin kenarından tatlı tatlı seyir alabiliyorum. ya da herkes gibi, en doğal hak olan nefes alma ve en güzel meslek olan yürüme'yi tecrübe ediyorum sadece.
gri olduğu kadar ıslak ve soğuk olmaya başlıyor. kışları sevmeye başladığımı yeni yeni hissetmiştim son yıllarda. kış soğukluğu, çünkü belki en üşüdüğüm anlarda bile bir şekilde sıcak kalacağımı bilmenin rahatlığı. İstinye tepelerinde önce konaklar, ve sonra kışları sevmeyen gecekondu mahalleleri başlıyor bu sırada. limanın içinden geçerken, müzik sert bir hal alıyor, ve o an yazamadıysam da tüm bunları, şimdi hatırladığım kadarıyla hislerim de kabarıyor. kışları sevmeye başlamışım. soğuğu hissetmek istiyorum. iliklerime kadar. ama paylaşmak istiyorum. senin de benimle olmanı istiyorum bu soğuklarda. bembeyaz kesilen damarlarıma dokunmanı istiyorum. kanını istiyorum içimde. bahar sabahlarına uyanmak gibi, sırılsıklamdan kuruya kaçmak ya da hiç dışarıya çıkmamış olmayı. ama aslında en fazlası; artık iyiden iyiye sağanağa dönüşen bu yağmurda fütursuzca ıslanırken bir şey söylemeden aynı yolu yürümeye devam etmeyi.
ve gene karşımda ayaklarımı baştan çıkaran bir şey beliriyor. merdivenleri görüyorum iki ahşap konağın arasından İstinye'nin sırtlarına çıkan. hiç düşünmüyorum bile. araba geçişinin yavaşladığı bir anda su birikintisinin üzerinden becerikli bir şekilde sıçrayarak karşıya geçiyorum. merdivenleri çıkıyorum. tepeleri çıkmanın her zaman en doğru olduğunu (ve artık sırf doğru olarak görmeye başladığım için sıkılmaya başlamaktan bile korkmayacak kadar kesin bir doğru olduğunu) anlayalı birkaç sene oldu. Granada'da, Bergen'de, Cihangir'de, Mudurnu'da, dünyanın her yerinde belki de.. sen geliyorsun tekrar elime, seni çekiştirerek yukarı çıkarmak istiyorum. dünyanın her yerini gezmek değil, bütün dünyayı yürümek isteyebilirim. zaten hep istemiştim. aslında belki acı bir şekilde farkediyorum tam da tepeye çıkıp, yeni bir araba yolunun üzerinde yürümeye başladığımda: en huzurlu anlarım, çoklukla tek olduğum anlar. ama aynı zamanda biriktirip, hayalleri kurduğum, gerçeğin içinde yaşarken masalı hissettiğim anlar. sonuçta hepimiz kendi hikayelerimizi yazıyoruz. ve benim tam da bunlara ihtiyacım var. acaba bunu anlayabilir misin? bütün bu yalnızlıklarım, dağ yamaçlarında düşünme hasatına verdiğim yürüyüş anlarında kabaran duygularım. işte bunlardı o karşılaşmaya kadar biriktirilen deneyimler. gene onları biriktiriyorum dersem saygı duyar, hatta gelecek için ümitli olabilir misin?
masalları seviyorsun. her gün masallar yaşamak istiyorsun. masal kahramanlarını örnek veriyorsun bazen gördüğün yerlerden. ama aslında ben de masalları seviyorum, kahrolası gerçekliğin (ki, onu da seviyorum) içinde ara sıra masallar anlatmıyor muyum ben de? işte bu onlardan biri. belki biraz sabır, belki biraz niyet gerekli. ben sana her gün masal vermeyi vaat edemem. sen her gün ufak masallar isteyebilirsin. ama ben sana arada bir büyük masallar verebilirim. bunu hissedebiliyor musun?
tam bunları düşündüğüm anda, "beklediğim oluyor" diyebilmek için yarattığım bir beklentinin farkına varıyorum. telefona bakıyorum. sadece 3 dakika ile kaçırmışım. 3 dakika önce aranmışım. evet, sonuçta sunumum vardı, ve sunumum bu saatlerde bitecekti. aramama anlaşmamıza rağmen bu saatte aramasını beklemek doğaldı. ya da belki de, aklına gelen "önemli" bir şeyi sormak için bile aramış olabilirdi. ama, hissettiğini hissettiğim için aradığını düşünmeyi yeğledim. ne de olsa düşünmek istediğim buydu. kendi hikayemi yazıyordum, kendi masalımı ya da. hepimiz böyle yapmıyor muyuz aslında? kendi hikayem bu hisler üzerine kuruluydu.
tam da doğru bir zamandı belki de. gene, belirli zaman sonra dönüp baktığımda, gittiğim yerleri hatırlayıp, oraya tam da nasıl geldiğimi bilemeyeceğim yolculuğu oluşturan o hislerin sona ermesi için doğru zamandı. çünkü yol da bitmişti. tekrar ana caddeye dönmüştüm, ve bütün bu hikayeler, yollar tekrar "geri"ye döndüklerinde coşkularını kaybederler. iyice sırılsıklam olmuştum. beni maslak'a çıkaracak minibüslerden birine attım çırılçıplak bedenimi.