Mehmet Can’ın bölümden arkadaşları Paki ve Hintli gençlerle başlanan Cuma gecesini erken bitirip, Cumartesiyi de Mehmet ve Sofia’yla birlikte Chinatown’daki £4.95’lik açık büfe, yiyebildiğin-kadar-ye, istediğin-kadar-tabağını-doldur yemeğimizin ardından, Soho’da “upcoming British band”lerden birini gördükten sonra saat 12’ye doğru sonlandırdık. Pazar gecesi ise, ortaokul lise yıllarına bir vefa borcu olarak, “e gelmişlerken bari görelim” diye ziyaretlerine gittiğim Incubus konseri ile sonlandırdım. Konserin mekanı, bu kasım ayında Sex Pistols’ın geri dönüş konserlerine de ev sahipliği yapacak olan güney Londra’da, Brixton’daki ünlü Carling Academy’ydi. Art Deco’ya doymaya henüz başlıyordum ki, konser saatinin geldiğini, ön grupları zaten kaçırdığımı ve biletimin aşağıya katta ayakta durmalı bölüme girmeme izin verilmeyen, üst katta oturmalı düzen bileti olduğunu öğrendim. Evet, Carling Academy’de fiyat farkı gözetilmeksizin, satılan öncelikli biletler aşağıdaki devasa salonda ayakta izleme biletleri, ve yukarıda oturma “şans”ına sahip olabilmeniz için biletlerinizi geç almaktan başka bir şansınız yok. Seslerinden sorumlu olduğum “8 Kadın”ın üçüncü gösterim gecesine denk geldiği için kaçırdığım İstanbul konserinde ise daha fazla para verenlerin Akatlar Spor Salonu’nda “üst kat” ve “tribün”lerde izleyebildiklerini anımsadım. Üst kattaki şirin, tombul zenci abi “aşağı kata inersen, senin yerine buraya gelmek isteyen biriyle biletini değiştirebilirsin” dedi ama üst katın en arkasındaki koridorda da ayakta izleme fırsatım olduğunu öğrenince, bu muhteşem yüksek sahneli mekana, tek başıma olmanın da verdiği tevazu ile üst kattan bir şans vereyim dedim. Zira, grubu da rahatça ve alabildiğine özgürce izleyebilmiş oldum.
Dönem ortaokul sonları, lise başları. Taksim ve Kadıköy bar gruplarının (Suitcase, Gripin gibi..) illa ki iman niyetine “3 Placebo, 2 Muse” reçetesini uyguladığı dönemler. Arada sırada da bir iki Incubus şarkısı çalınır, vazgeçilmez olan da mutlaka “Drive”dır. Turtable’ı, sert albümleri, funky parçaları, sonra popa dönen ve hiçbir boka benzemeyen son albümleriyle Incubus o dönemler “bir görsek ne güzel olur” diyebildiğimiz gruplardan biriydi. İşte bu nostaljiyle birlikte saat 21.00 sularında, zat-ı muhteremlerle ilişki içerisinde girdik. “Gig”lerin anavatanı İngiltere’de sahne kurulumu, ses ve ışık sistemleri zaten harikulade. Bir de bunlara ön tarafta 3 halı üzerinde vokal,gitar,bas üçlüsü ve arkada “yan bakan” davulcu abiyle, başarılı turntable’cı çocuk eklendiğinde Incubus da olayın hakkını veren eğlenceli bir konser sundu yaklaşık 4500 kişi kapasiteli mekanı hıncahınç dolduran izleyicilere. Konsere yalnız gitmemin nedeni, bir önceki gün “Greenwich”le ilgili muhteşem bir kısa film projesinin temellerini attığımız Mehmet Can’a bilet almaya çalışırken, konsere sadece 1 (evet, “bir”) bilet kaldığını öğrenmiş olmamızdı. Hayatımda ilk (ve muhtemelen son) defa bir etkinliğin son biletini satın aldıktan sonra, aynı sitede konser için daha önce “buy tickets” yazan yerde “sold out” yazısını görmek epey enteresandı. Velhasıl kelam, bu güzide konserde, bakalım Incubus bu gece bizlerle neleri paylaşmış, hiçbir yerden yardım almadan ve yan ve dipnotlarla kendimce gözlemlediğim ve takip edebildiğim kadarıyla işte size 30 Eylül 2007 Incubus, Carling Academy Brixton Konseri setlisti:
- “Nice to Know You”
- “Wish You Were Here”
Bu iki parçayla başlayarak en son yaptıkları kötü albümlerden önce, “ehh” diyebildiğimiz ortalama albümleriyle hem zihnimizi tazelediler, hem de Nice to Know You gibi agresif bir parçayla, eğlenmeyi içki-içip-sarhoş-olma ve fazla-duyguya-kapılmadan-bağırıp-çağırma olarak algılayan İngilizlerin kalplerini kazandılar.
- yeni bir parça ? (sert bir parça, davul ve bas üzerine kurulmuş)
- “Anna Molly”
- bilmiorum
- o an hatırlayamadım, not da almamışım ama galiba “A Certain Shade of Green”di.
Bu parçayı takiben sırasıyla bir turntable ve darbuka şovuna tanık oluyoruz.
- “just a phase” lirikleri geçen bir parça
- konserin hayal kırıklığı olan, eskiden Suitcase’in de kötü coverladığı ama en azından “worth an effort” olarak tabir ettiğimiz sözlerle takdir ettiğimiz; “The Warmth”
- “Drive”
işte tam bu sırada hemen solumda beline beyaz kazağını bağlamış orta yaşlı adamı farkediyorum. Babamı anımsadım bu anda. O da böyle beline kazak falan bağlar, ama babamı bir anda düşünemedim orada bu halde. Gerçi hemen sonra, 2 yıl önce Parkorman’da beraber gittiğimiz Deep Purple konserini hatırladım, memlekete buradan selamlarımı gönderiyorum.
Benim bu gözlemlerim sırasında müzik kesildi, sahnenin tepesindeki ışıklar önce birer birer kırmızıya döndü, ve ardından bir Formula 1 yarışının start’ı gibi, bütün ışıklar söndüğünde “Megalomaniac” isimli parça icra ediliyordu ki, seyirciler de ortalığın tozunu atmaya başladılar. Ben de bir yandan tek bacağımla ritm tutup şarkıya biraz eşlik ederken, bir yandan da “tek başına konser izleyen gözlemci adam” tutumumdan da ödün vermemeye çalışıyordum.
Ve o anda olan oldu, şarkının bitiminde seri bir biçimde önce çılgın davul soloları, ardından darbukayla ritm desteği ve üzerine bol distortion’lı ağır gitar soloları geldi ki, sanrım ben de o an Incubus’a karşı halen zayıf bir noktamın var olabildiğini, “nee, mmm, ııı, Incubus mu?” diyenlere “işte ortaokul, lise hatrına” dışında diyebilecek bir şeyler bulabildiğimi hissettim. Yani, işte daldan dala atlayabiliyorum hala demek ki.
Frontman’imiz eline spot lambası alıp solo yapanlara ışık tutarken bir an 2 yaz önce Roskilde’de “beynimi uçuran” Tool konserindeki Maynard James Keenan karizmatik parodilerini anımsadım. Sahne önce karanlığa, sonra büyük bir parıltıya bürünüyor, herkes bağırıp dansediyor, bir yandan distortion’lar azalırken, vokal “shoegaze” tarzı bir girişle yeni şarkıya girerken, lo-fi efektlerle gitarlar eşlik ediyor, davullar yavaş yavaş tantanları artırırken kendimi not tutmayı ve gözlemlemeyi bırakıp müziğe verdiğimi anımsar gibiyim.
Grup bilemediğim bir pop şarkısıyla ortamı yumuşatınca, adamların konser başına ve daha sonra ortalama turne başına (ve ardından da aybaşına) ne kadar para kazandıklarını hesaplamaya başladığımı hatırlıyorum.
Bis için geldiklerinde hiç bilmediğim 3 parça çaldılar. Son parçaya birlikte rengarenk ışık oyunları, twist/rock n roll tarzı retro bir parçayla konseri bitirdiklerinde 1.5 saati biraz geçen bir ziyafetin ardından “bunu da aradan çıkardık” rahatlığıyla görevimi tamamlamanın bilinciyle evime doğru geri yürümeye başlamıştım. Tabii ki, biz dozumuzu bilen seyircilerden önce acil olarak yan kapılardan dışarı çıkarılan fazla-içmiş-teenager-İngiliz çocukları çoktan evlerinin veya hastanenin yolunu tutmuşlardı.
Monday, October 01, 2007
Sunday, September 30, 2007
Tate Modern'da postmodernite üzerine tartışıyorduk, geçen gene Thames'ten tuttuğumuz istavritleri rakıya daldırırken
Şöyle bir baktım Atatürk Havalimanı’ndan havalanırken, coğrafi engellerden dolayı doğu-batı doğrultusunda alabildiğine genişleyen İstanbul’a. “Artık farklı bir gözle bakmaya başlamayı öğrenmem gerekecek sanırım” dedim. Gezip de amatörce sevdiğim yerleri başka bir gözle sevmek mümkün olacak mıydı emin değildim. Bütün bir yaz su sorunları üzerine gündeme gelen, adını hatırlayamadığım bitki türünden ormanların yok olması tehlikesi ile karşı karşıya kalan gölleri gördüm İstanbul’dan uzaklaşırken. Eğer yanılmadıysam Çatalca’ya el sallarken, deli dalgalarıyla Karadeniz’in üzerine doğru seyir eyledi uçak. Birkaç saat sonra griye döneceğini gördüğüm suyun rengi sonbaharın yaklaştığını hissetirecek serinlikte maviydi ve alımlıydı. “Bütün bir yaz”dan bahsetmişken bir anda aklıma gene İzmir-İstanbul yolu üzerinde Manisa’ya geldiğimizde üzerinden köprüyle geçtiğimiz demiryolu ve istasyonu geldi. Mezuniyet öncesi stresli dönem, Caz Festivali, Atina, doğumgünü, Bozcaada’yla başlayıp biten tatil ve Bienal’le noktalanan garip bir yaz. Geçen yaz ilk defa tek başıma sürmüştüm o İzmir-Manisa-İstanbul yolunda, bu yaz benzer yazlık mekanlar ziyaretlerinde arabasız olduğum için “alıp başımı gitme” hayallerimi de bu son dakika talihlisi “business class” uçuşla birlikte Ada’ya taşıyordum. İlk defa business class uçtuğum için, olağanüstü bir tevazu ve gerginlik içerisinde, 3 saatlik uykuyla durmama rağmen 11.45 uçağımın 3 saat 50 dakikalık yolculuğunda bir an bile gözümü kırpmadım. Milliyet gazetesini baştan sona okurken, önce sıcak havlu, sonra kabul etmediğim aperitif, daha sonra iki posta halinde gelen yemek, yemek sonrası aperitif içki servisi (bu sefer kabul ettiğim, zira ısınmaya başlamıştım artık bu fikre) ile birlikte gri denizin geniş yeşillik alanlarla buluşup hemen Thames’e ve ardından da Londra’ya kavuştuğu “iniş için lütfen kemerlerinizi bağlayın” ikazı ile yolculuğu tamamladım.
Pazar gelmeyi planladığım Londra’ya perşembe varmıştım bile. Hava beklediğimden daha ılık, Londra beklediğimden daha da alımlıydı ilk izlenimlerimde. Devasa bavulumu ve sırt çantamı dar sokaklarda ve metro istasyonlarında sağ salim taşımaya çalışırken, artık yeni yaşam alanımda temas halinde olacağım insanlarla yavaş yavaş iletişime de geçmeye başlamıştım. Gerçi bu ilk iletişim garip bakışlar, endişeli ve sinirli tepkiler, bavuluma çarpmalar ve irili ufaklı tebessümlerden ibaret olduysa da, kendi adıma mutluydum.
EPF Lausanne ve LAPA’dan Harry Krugger (Herzog & de Meuron’un ortaklarından) başkanlığında ve LSE’den okuyacağım bölümden (City Design & Social Science) bazı hocaların da katılımıyla gerçekleştirilen sempozyumda aldım soluğu ertesi sabah Tate Modern’da. Eski bir elektrik santralinden müze ve fakülteye dönüştürülen Santralistanbul’da geçirilen yazın son günlerinden sonra bir 16. yüzyıl eseri olan olağanüstü güzellikteki bir güç santralinden Tate Modern’a dönüştürülen bina karşısında zaten erken bir puslu Londra sabahında yeteri kadar heyecanla dolmuştum. Kahveler ve sandviçlerden sonra saat 10.00’da başlayan sempozyum öğlen yemeği, öğleden sonra ufak kahve molası ve 7-8 tane sunumla birlikte saat 18.00’e kadar sürdü. Öğle yemeği arasında LSE’ye gidip Ulaş ve/veya Maciej’le buluşup ev bakınmak yerine, “buradaki insanlarla biraz daha takılsam belki daha iyi olur, metroyla gidip gelmeye değmez” ve “bu bedava sandviçleri yeme şansım varken fazla uzaklaşmasam daha iyi olur” düşünceleri bütün günü Tate Modern’da geçirmeme vesile oldu. Bu sırada da dünyanın en değişken iklimlerinden birine sahip Londra’da güneş açıyor, bulutlar sokakları ıslatıyor, çöpçüler yerleri temizliyor, sigara molasına çıkanlar kapının önünde bekleşiyor ve Thames yüzeyden farklı, dipten farklı akıntılarıyla akmaya devam ediyordu.
Harry Krugger, bir sene boyunca EPFL öğrencilerinin, Tate Modern’ın da bulunduğu Londra’nın 32 borough (bölge)sundan biri olan Southwark için hazırlayacakları “urban constitution (kentsel anayasa)” ve kentsel dönüşüm projeleri için İsviçre’deki derslerin ve çalışma programının planını sundu. Bunlardan önce neden Southwark bölgesi ile ilgili çalışacağını, neden Londra’da bir proje yaptıklarını anlatmak için Londra’yı İsviçre’yle (Lozan’la karşılaştırmanın mantıklı olmayacağını da belirteren) karşılaştıran birçok data ve bu datalardan elde ettikleri izlenimleri güzel grafikler eşliğinde anlattı bize. Borough ve merkezi otorite (valilik) arasındaki tartışmalara ufakça bir girizgah yapıp, sırayı Tate Modern hakkında sunum yapan ilginç sakallı kel abimize bıraktı. Tate Modern, Southwark’ın kuzeyinde, Thames nehrinin hemen güneyindeki Bankside mahallesinde bulunuyor. LSE’nin beni yerleştirdiği Bankside House’ın da hemen önünde aynı zamanda... Tate Modern açıldığından beri bölge hem kültürel, hem de iktisadi anlamda büyük bir atılım yaşamış. Özellikle bölgede oturan birçok insana iş imkanı sağladığından bahsetti Tate Modern’cı abi. Öğleden sonra yapılan sunumlardan birinde Souhwark Bölgesi yönetiminden Allistair Huggett Southwark’ın tüm Birleşik Krallık’taki en az gelişmiş 17. bölgesi olduğundan dem vururken, bu müthiş zenginlik içerisinde görünen Bankside bölgesinin Southwark’ın geri kalanından ne kadar farklı olduğunu da daha iyi anlayabildim.
LSE’de iki yıl önce master yapmış olan bir öğrenci Londra’nın özellikle genişleyen bölgelerindeki altyapı (ulaşım ağında) sorununa ve orantısız gelişmenin getireceği sorunlara parmak basarak, şimdiye kadar da Londra’nın nev-i şahsına münhasır ve ilginç gelişmesinin tarihi süreci hakkında bilgiler verdi bize. Stratejik yeni bir planlamanın öneminden dem vururken, ikili bir yönetim sistemine (bütün Londra’dan sorumlu bir vali ve 32 ayrı bölge yönetimi) sahip Londra’da bu iş için fazladan bir emek sarfedilmesi gerektiğini, bu süreç boyunca yaşanabilecek sorunları gözler önüne serdi genç adam. Yemekten sonraki ikinci konuşmada LSE hocalarından Tony Travers “sizleri öğle yemeği sonrası rehaveti içinde uyutmak istemem” diyerek ve genelde İngilizlerdeki sevdiğim kendini de eleştiren (belki sözde, belki göreceli) mütevazi kinayeli tavrıyla bizi Londra’nın yönetimi ve politikaları hakkında bilgi yağmuruna tuttu. Londra’da yaşayan 7.5 milyon insanın %35’i “beyaz olmayan” bir nüfus ve %37’si de göçmenlerden oluşuyor. Londra’nın nüfusu her yıl 100.000 kişi artıyor. Gelen göçmen sayısı da her yıl 100.000 arttığına, doğum oranları düşük olduğuna göre, Londra’dan dışarıya verilen göçle birlikte her yıl 100.000 artan nüfusun büyük çoğunluğunun yeni mültecilerden sağlandığını anlayabiliyoruz. Doğal olarak da 2000li yılların başlarında %30 olan “mülteci oranı” da bu sayılara varabiliyor. Travers aynı zamanda Londra’nın, Berlin ve Tokyo gibi yapılanmış ikili yönetim sisteminden ve bu sistemin geçmişinden bahsetti. İlk defa kurulan valilik sisteminden ve valiyle bölge başkanlarının anlaşamamasından bahsederek esprili nüktelerle dinleyiciyi uyutmadan bitirdi konuşmasını.
Allistair Huggett Southwark bölgesi hakkında çarpıcı bilgiler verirken, “içeriden” ve direkt halk için projeler üretip uygulayan biri olarak, akademisyenler kadar rahat yaklaşamıyordu bizlere ve önündeki önemli meselelere. Travers’ın bir önceki konuşmasında özellikle vurguladığı Londra’nın (özellikle Berlin ve New York gibi) “kendi kaderini belirleyen” bir yapıya sahip olamaması özelliğine karşı örnek olabilecek şekilde Southwark bölgesinde yapılmış başarılı ve güzel sivil çalışmaları anlattı Huggett. Otobüslerin “kısayol” olarak kullandığı dar sokağı trafiğe kapatıp yaptıkları parkı, insanların içinden geçmeye korktuğu ve yerel halkın da fazla benimsemediği metro (yüzeyde giden) köprülerinin altgeçitlerini kaykay alanına dönüştürdükleri projeleri resimlerle de destekleyip paylaştı bizle. LSE’deki “Cities Programme” direktörü Robert Travernor “St. Paul’s Cathedral”ın görüş alanını dahilinde olan bölgelerdeki yapılanma yasakları ve son dönemlerde “City of London” (yani Londra’nın ezelden beri özerk kalan en merkezi, suriçi tarzı iç bölgesi)ın doğu sınırında bu “St. Paul’ün etki alanı” dışında kalan bölgelere dikilen gökdelenleri ve buranın geleceği ile ilgili olan proje ve tartışmaları sundu bize (bkz. the Gherkin). Dolu bir programla birlikte, üzerinde çalışacağım ve igileneceğim konular hakkında ayağımın tozuyla epey bir bilgi yüklendikten sonra ilk günlerde misafiri olduğum Mehmet Can’ın evine döndüğümde, okula hala kaydımı yaptıramamış ve “kendime ev bakma” konusunda da hiçbir gelişme kaydetememiştim. Akşam ilk “Londra gecesi” deneyimimi yorgunluk üzerine kısa kesip eve döndükten sonra, bugün sabah 3 Türk kızının teklif ettiği eve bakmaya gittik. Sonunda Bankside House’a girip, bir müddet orada kurulup “eve çıkma” işini sonraya bırakmaya karar verdim.
Yeni telefon hattı, Turkuaz Restoran’a yapılan bir ziyaret, tekrar Tate Modern’a uğrama, bahçesinde Thames kenarındaki bir bar’da güneşten yağmura dönen güzel bir Cumartesi akşamüstüsünde bira eşliğinde demlenmenin ardından, St. Paul’s’den Westminster’a doğru yapılan bir yürüyüşle Londra’yı iyice yaşama turlarına başlamış oldum. “Barlett mi LSE mi, mimarlık tarihi mi, şehir tasarım ve sosyoloji mi” düşüncelerini ve daha birçok soruyu sorduracak, sonunda “haftaya hangi konsere ya da bara gitsem”lerle bitecek, becerebilirsem Brighton’a hafasonu, İskoçya’ya uzun haftasonu kaçamaklarıyla renkleneceğini umduğum gezmeler, yağmurlar, griler, grill’ler ve hayallerle harmanlanan günlükler... böyle başladık işte.
Pazar gelmeyi planladığım Londra’ya perşembe varmıştım bile. Hava beklediğimden daha ılık, Londra beklediğimden daha da alımlıydı ilk izlenimlerimde. Devasa bavulumu ve sırt çantamı dar sokaklarda ve metro istasyonlarında sağ salim taşımaya çalışırken, artık yeni yaşam alanımda temas halinde olacağım insanlarla yavaş yavaş iletişime de geçmeye başlamıştım. Gerçi bu ilk iletişim garip bakışlar, endişeli ve sinirli tepkiler, bavuluma çarpmalar ve irili ufaklı tebessümlerden ibaret olduysa da, kendi adıma mutluydum.
EPF Lausanne ve LAPA’dan Harry Krugger (Herzog & de Meuron’un ortaklarından) başkanlığında ve LSE’den okuyacağım bölümden (City Design & Social Science) bazı hocaların da katılımıyla gerçekleştirilen sempozyumda aldım soluğu ertesi sabah Tate Modern’da. Eski bir elektrik santralinden müze ve fakülteye dönüştürülen Santralistanbul’da geçirilen yazın son günlerinden sonra bir 16. yüzyıl eseri olan olağanüstü güzellikteki bir güç santralinden Tate Modern’a dönüştürülen bina karşısında zaten erken bir puslu Londra sabahında yeteri kadar heyecanla dolmuştum. Kahveler ve sandviçlerden sonra saat 10.00’da başlayan sempozyum öğlen yemeği, öğleden sonra ufak kahve molası ve 7-8 tane sunumla birlikte saat 18.00’e kadar sürdü. Öğle yemeği arasında LSE’ye gidip Ulaş ve/veya Maciej’le buluşup ev bakınmak yerine, “buradaki insanlarla biraz daha takılsam belki daha iyi olur, metroyla gidip gelmeye değmez” ve “bu bedava sandviçleri yeme şansım varken fazla uzaklaşmasam daha iyi olur” düşünceleri bütün günü Tate Modern’da geçirmeme vesile oldu. Bu sırada da dünyanın en değişken iklimlerinden birine sahip Londra’da güneş açıyor, bulutlar sokakları ıslatıyor, çöpçüler yerleri temizliyor, sigara molasına çıkanlar kapının önünde bekleşiyor ve Thames yüzeyden farklı, dipten farklı akıntılarıyla akmaya devam ediyordu.
Harry Krugger, bir sene boyunca EPFL öğrencilerinin, Tate Modern’ın da bulunduğu Londra’nın 32 borough (bölge)sundan biri olan Southwark için hazırlayacakları “urban constitution (kentsel anayasa)” ve kentsel dönüşüm projeleri için İsviçre’deki derslerin ve çalışma programının planını sundu. Bunlardan önce neden Southwark bölgesi ile ilgili çalışacağını, neden Londra’da bir proje yaptıklarını anlatmak için Londra’yı İsviçre’yle (Lozan’la karşılaştırmanın mantıklı olmayacağını da belirteren) karşılaştıran birçok data ve bu datalardan elde ettikleri izlenimleri güzel grafikler eşliğinde anlattı bize. Borough ve merkezi otorite (valilik) arasındaki tartışmalara ufakça bir girizgah yapıp, sırayı Tate Modern hakkında sunum yapan ilginç sakallı kel abimize bıraktı. Tate Modern, Southwark’ın kuzeyinde, Thames nehrinin hemen güneyindeki Bankside mahallesinde bulunuyor. LSE’nin beni yerleştirdiği Bankside House’ın da hemen önünde aynı zamanda... Tate Modern açıldığından beri bölge hem kültürel, hem de iktisadi anlamda büyük bir atılım yaşamış. Özellikle bölgede oturan birçok insana iş imkanı sağladığından bahsetti Tate Modern’cı abi. Öğleden sonra yapılan sunumlardan birinde Souhwark Bölgesi yönetiminden Allistair Huggett Southwark’ın tüm Birleşik Krallık’taki en az gelişmiş 17. bölgesi olduğundan dem vururken, bu müthiş zenginlik içerisinde görünen Bankside bölgesinin Southwark’ın geri kalanından ne kadar farklı olduğunu da daha iyi anlayabildim.
LSE’de iki yıl önce master yapmış olan bir öğrenci Londra’nın özellikle genişleyen bölgelerindeki altyapı (ulaşım ağında) sorununa ve orantısız gelişmenin getireceği sorunlara parmak basarak, şimdiye kadar da Londra’nın nev-i şahsına münhasır ve ilginç gelişmesinin tarihi süreci hakkında bilgiler verdi bize. Stratejik yeni bir planlamanın öneminden dem vururken, ikili bir yönetim sistemine (bütün Londra’dan sorumlu bir vali ve 32 ayrı bölge yönetimi) sahip Londra’da bu iş için fazladan bir emek sarfedilmesi gerektiğini, bu süreç boyunca yaşanabilecek sorunları gözler önüne serdi genç adam. Yemekten sonraki ikinci konuşmada LSE hocalarından Tony Travers “sizleri öğle yemeği sonrası rehaveti içinde uyutmak istemem” diyerek ve genelde İngilizlerdeki sevdiğim kendini de eleştiren (belki sözde, belki göreceli) mütevazi kinayeli tavrıyla bizi Londra’nın yönetimi ve politikaları hakkında bilgi yağmuruna tuttu. Londra’da yaşayan 7.5 milyon insanın %35’i “beyaz olmayan” bir nüfus ve %37’si de göçmenlerden oluşuyor. Londra’nın nüfusu her yıl 100.000 kişi artıyor. Gelen göçmen sayısı da her yıl 100.000 arttığına, doğum oranları düşük olduğuna göre, Londra’dan dışarıya verilen göçle birlikte her yıl 100.000 artan nüfusun büyük çoğunluğunun yeni mültecilerden sağlandığını anlayabiliyoruz. Doğal olarak da 2000li yılların başlarında %30 olan “mülteci oranı” da bu sayılara varabiliyor. Travers aynı zamanda Londra’nın, Berlin ve Tokyo gibi yapılanmış ikili yönetim sisteminden ve bu sistemin geçmişinden bahsetti. İlk defa kurulan valilik sisteminden ve valiyle bölge başkanlarının anlaşamamasından bahsederek esprili nüktelerle dinleyiciyi uyutmadan bitirdi konuşmasını.
Allistair Huggett Southwark bölgesi hakkında çarpıcı bilgiler verirken, “içeriden” ve direkt halk için projeler üretip uygulayan biri olarak, akademisyenler kadar rahat yaklaşamıyordu bizlere ve önündeki önemli meselelere. Travers’ın bir önceki konuşmasında özellikle vurguladığı Londra’nın (özellikle Berlin ve New York gibi) “kendi kaderini belirleyen” bir yapıya sahip olamaması özelliğine karşı örnek olabilecek şekilde Southwark bölgesinde yapılmış başarılı ve güzel sivil çalışmaları anlattı Huggett. Otobüslerin “kısayol” olarak kullandığı dar sokağı trafiğe kapatıp yaptıkları parkı, insanların içinden geçmeye korktuğu ve yerel halkın da fazla benimsemediği metro (yüzeyde giden) köprülerinin altgeçitlerini kaykay alanına dönüştürdükleri projeleri resimlerle de destekleyip paylaştı bizle. LSE’deki “Cities Programme” direktörü Robert Travernor “St. Paul’s Cathedral”ın görüş alanını dahilinde olan bölgelerdeki yapılanma yasakları ve son dönemlerde “City of London” (yani Londra’nın ezelden beri özerk kalan en merkezi, suriçi tarzı iç bölgesi)ın doğu sınırında bu “St. Paul’ün etki alanı” dışında kalan bölgelere dikilen gökdelenleri ve buranın geleceği ile ilgili olan proje ve tartışmaları sundu bize (bkz. the Gherkin). Dolu bir programla birlikte, üzerinde çalışacağım ve igileneceğim konular hakkında ayağımın tozuyla epey bir bilgi yüklendikten sonra ilk günlerde misafiri olduğum Mehmet Can’ın evine döndüğümde, okula hala kaydımı yaptıramamış ve “kendime ev bakma” konusunda da hiçbir gelişme kaydetememiştim. Akşam ilk “Londra gecesi” deneyimimi yorgunluk üzerine kısa kesip eve döndükten sonra, bugün sabah 3 Türk kızının teklif ettiği eve bakmaya gittik. Sonunda Bankside House’a girip, bir müddet orada kurulup “eve çıkma” işini sonraya bırakmaya karar verdim.
Yeni telefon hattı, Turkuaz Restoran’a yapılan bir ziyaret, tekrar Tate Modern’a uğrama, bahçesinde Thames kenarındaki bir bar’da güneşten yağmura dönen güzel bir Cumartesi akşamüstüsünde bira eşliğinde demlenmenin ardından, St. Paul’s’den Westminster’a doğru yapılan bir yürüyüşle Londra’yı iyice yaşama turlarına başlamış oldum. “Barlett mi LSE mi, mimarlık tarihi mi, şehir tasarım ve sosyoloji mi” düşüncelerini ve daha birçok soruyu sorduracak, sonunda “haftaya hangi konsere ya da bara gitsem”lerle bitecek, becerebilirsem Brighton’a hafasonu, İskoçya’ya uzun haftasonu kaçamaklarıyla renkleneceğini umduğum gezmeler, yağmurlar, griler, grill’ler ve hayallerle harmanlanan günlükler... böyle başladık işte.
Wednesday, September 19, 2007
Bienale üstü kuru
Sabah önce ben uyandım. Berk hala homurdana homurdana uyumakla meşguldü. Bugün hava biraz kapalıydı, sonbaharın habercisi bulutlar dolanmaya başladı gökyüzünde. İMÇ'ye gitmek için sözleşmiştik, evi terk edişimiz öğleden sonra 2'yi buldu. Esra öğle yemeği arası verdiği için kahvalt/yemek usülü takıldık ona. Fıccın'da bir şeyler atıştırırken akşamüstü kuru fasülye-pilav yemek istediğimi farkettim, bienal gezimizden sonra Süleymaniye'ye gitmeye karar verdik. Hem, her zaman çok sevdiğim Unkapanı-Süleymaniye arası yürüyüşü bu sefer Berk'le de paylaşabilecektim.
Yeni iki katlı kırmızı otobüslerden birine atlayıp İMÇ'ye gittik. Bilmiyorum "hiç bu kadar iyimser ol"muş muyduk, olmamış mıydık ama Bienal'in içeriğini ilk izlenimlerimde beğendiğimi söyleyebilirim. Bu seneki bienalin benim için özel yanı ise sanatçı asistanı olarak Atelier Bow-Wow'un projesinin kurulumunda çalışmış olmam. Daha önce Antrepo ve AKM'yi gezerken beğendiğim eserler de genelde çarpıcı, siyasi söylemi yerine oturtmaktan sakınmayan ve bence başarılı bir şekilde "taraf olabilen" eserlerdi. Özellikle Antrepo: No. 3'te çok fazla video çalışması var ve epey zaman ayırmak gerekiyor. Videoların içeriği de tarzları kadar çeşitli ve doyurucu. Antrepo zaten genel olarak büyük isimlerin büyük projelerinin mekanı olarak öne çıkıyor. Koolhaas'ın eseri belki bilmediğimiz şeyler sunmuyor ve artık alıştığımız bir tarza dikkat çekiyor ama hemen yanında bulunan Agoyan'ın video çalışması, dünya siyasi hegemonya tarihini renklerle gösteren animasyon ve ismini hatırlayamadığım (sanırım Hong Kong'lu) sanatçının eserleri özellikle o odada, öznel tarih (siyaset ve iktisat) ve zamana ve mekana dayalı aidiyet konularını harmanlıyor.
İMÇ'de ise genel olarak kentsel dönüşüm projeleri ve bunların sosyolojik ve iktisadi getirileri (ve götürüleri) ile ilgli genelde eleştirel ton içeren eserler yer alıyordu. Bir yandan A.B.D. - Meksika sınırındaki bariyerli ama geçirgen doku hakkında fikir sahibi olurken, bir yandan kadın bedeninin fahişelik vb. sömürülerine karşı oluşturulmuş bir grubun moda tasarımlarını inceliyor diğer bir yandan akşam yiyeceğimiz kuru fasülye-pilavı düşünmekten kendimi alamıyordum. Sanata doymaya başlamıştık ama ne de olsa sabah sadece atıştırmalık bir kahvaltıyla kendisine yeterli ilgiyi göstermediğim bir midem vardı. Ramazan ayı dolayısıyla "kamusal alanlarda" ise pek fazla yemek konusunu konuşmak istemediğimden ötürü ancak "kendi kendini yiyen" ve beni de vicdanımla baş başa bırakan mideme bir yandan acıyor, bir yandan da küfrediyordum.

(sanat sepet derken kafa da oldu bir dünya)
İMÇ'deki eserlerin çoğu 5. Blok'ta fakat 1. ve 6 . Blok'a da uğrayıp buraları görmekte yarar var. Özellikle 6. bloktaki "linç, sopa, darbe geçirmez mont"u ve "iş tekliflerinizi kabul etmiyorum" mektuplarını eğlenerek izleyebiliyorsunuz. Velhasıl kelam saat 19.00a doğru 6. Blok'u da aradan çıkarmaya karar verip mevz-u bahis komplekse yönelirken tanesi 3 YTL'ye satılan VCD'ler ve çakma popçu ve türkücülerin albümleriyle dolu mağazalardan birine uğramadan edemedik. Ingmar Bergman'ın "Persona"sını 3 YTL'ye almak epey sevindirici oldu ama Kutsişan (?)'ın albümünü alma cesaretini gösteremediğimiz için de içimizden bir şeyleri o dükkanda bıraktık.
Unkapanı'ndan Süleymaniye'ye çıkarken, o meşhur köşeli apartmanın yıkıldığını ilk defa birkaç hafta önce gene tesadüfen buradan geçerken farketmiştim. Etrafındaki bir iki bina daha yıkılmıştı ve Berk uyarmasa kafamı yiyeceğim taşla birlikte heralde bir daha o yıkıntıları göremeyecektim bile. Üstteki yokuştan alttaki yola koca koca taşlar atan çocuklar neredeyse bizi de kaza kurşununa kurban edecekti. Küçük sıpaların birkaç fotoğrafını çektikten ve yıkılan binalardaki evsahiplerinin "memleketlerine siktirip gittiklerini" öğrendikten sonra "ben de bi foto çekebilir miyim abi?" ısrarlarına dayanamayıp kamerayı çocuklara verdik. Her biri birbirlerini, Haliç'i ve bizi olmak üzere farklı konularda birer fotoğraflarını çektikten sonra elimizde komik ve flu bir Berk-Ömer resmi ile tam iftar vaktinde hıncahınç dolu Süleymaniye kurucularında aldık soluğu.
Biz her ne kadar tutmadıysak da kendisinin bizi tutmasını temenni ettiğimiz ve "Ey Oruç Tut Bizi" şeklinde seslendiğimiz Süleymaniye Camii'nin karşısındaki kuruculardan birine yerleştik ve siparişleri verdik. Yalnız, foseptik sorunundan mı yoksa iftar vaktinde topluca kuru fasülye tüketiminin getirdiği biyolojik gerçeklerden ötürü mü olduğuna tam karar veremediğimiz nahoş bir koku da bize yemek boyunca eşlik etmekten çekinmedi. Akabinde, sanata doyan bünye, kuruya, pilava, bibere, acıya, suya, pideye ve çaya da doyduktan sonra keyfimiz iyice yerindeydi. Bu "otantik" günü nargile ve Türk Kahvesi eşliğinde klişelere meydan okurcasına tamamladıktan sonra gerisin Galata'nın yolunu tuttuk.

(Berk ellerini kaldırmış arkasındaki ışıkların resme girmesini engelliyor gibi görünse de, aslında bütün gün beklediğimiz bu kutsal yiyeceğe mütevazi bir secde pozisyonunda imana geliyor)
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin yanındaki "Esnaf Hastanesi Özel Business Hospital"a el salladıktan sonra Beyazıt'tan bindiğimiz tramvay bizi Sultanahmet'te indirmeye karar verince, Gülhane'den aşağıya doğru devam edip Sirkeci'de tekrar tramvaya binerek Karaköy'de, yeni başlayan yağmur eşliğinde muhitimize vardık. Cihangir'de iş arkadaşlarıyla içki içtikten sonra biraz da gecikmeli olarak yanımıza gelmeye karar verebilen (eğer birkaç ay önce Galip Dede Caddesi'nden kuleye doğru yürürken yolda bulduğumuz o koltuğu almasaymışız, takım elbisesiyle "yataklarda" oturmak istemediği için ziyaret kararını vermekte zorlanacak olan) Seçkin'le birlikte Fenerbahçe-Inter maçını 2 Fenerli bir Beşiktaşlı olarak 5. sınıfta Milliyet Sınavı yarışmasında kazanıp da ablama hibe ettikten yıllar sonra Galata'ya getirdiğim ve yarısı kırık bir antenle 10 kaplan gücünde sinyal alan televizyondan izledik.
Yorucu, keyifli ve uzun bir gün geçirmiştik. Geç kalktık ama nispeten erken yol aldık. Planladığımız aktiviteleri gerçekleştirmiş, araya bir de ekstradan bir yürüyüş ve yemek ziyafeti katmıştık. Fenerbahçe de kıskandıracak derecede iyi bir futbolla maçı kazanmıştı. Seçkin takım elbisesinin içerisinde, ben ve Berk de pis kıyafetlerimizin içerisinde mutluyduk. Sanırım, önemli olan da buydu.
(Seçkin'i jantili dünyaya erken kaptırdık.)
Yeni iki katlı kırmızı otobüslerden birine atlayıp İMÇ'ye gittik. Bilmiyorum "hiç bu kadar iyimser ol"muş muyduk, olmamış mıydık ama Bienal'in içeriğini ilk izlenimlerimde beğendiğimi söyleyebilirim. Bu seneki bienalin benim için özel yanı ise sanatçı asistanı olarak Atelier Bow-Wow'un projesinin kurulumunda çalışmış olmam. Daha önce Antrepo ve AKM'yi gezerken beğendiğim eserler de genelde çarpıcı, siyasi söylemi yerine oturtmaktan sakınmayan ve bence başarılı bir şekilde "taraf olabilen" eserlerdi. Özellikle Antrepo: No. 3'te çok fazla video çalışması var ve epey zaman ayırmak gerekiyor. Videoların içeriği de tarzları kadar çeşitli ve doyurucu. Antrepo zaten genel olarak büyük isimlerin büyük projelerinin mekanı olarak öne çıkıyor. Koolhaas'ın eseri belki bilmediğimiz şeyler sunmuyor ve artık alıştığımız bir tarza dikkat çekiyor ama hemen yanında bulunan Agoyan'ın video çalışması, dünya siyasi hegemonya tarihini renklerle gösteren animasyon ve ismini hatırlayamadığım (sanırım Hong Kong'lu) sanatçının eserleri özellikle o odada, öznel tarih (siyaset ve iktisat) ve zamana ve mekana dayalı aidiyet konularını harmanlıyor.
İMÇ'de ise genel olarak kentsel dönüşüm projeleri ve bunların sosyolojik ve iktisadi getirileri (ve götürüleri) ile ilgli genelde eleştirel ton içeren eserler yer alıyordu. Bir yandan A.B.D. - Meksika sınırındaki bariyerli ama geçirgen doku hakkında fikir sahibi olurken, bir yandan kadın bedeninin fahişelik vb. sömürülerine karşı oluşturulmuş bir grubun moda tasarımlarını inceliyor diğer bir yandan akşam yiyeceğimiz kuru fasülye-pilavı düşünmekten kendimi alamıyordum. Sanata doymaya başlamıştık ama ne de olsa sabah sadece atıştırmalık bir kahvaltıyla kendisine yeterli ilgiyi göstermediğim bir midem vardı. Ramazan ayı dolayısıyla "kamusal alanlarda" ise pek fazla yemek konusunu konuşmak istemediğimden ötürü ancak "kendi kendini yiyen" ve beni de vicdanımla baş başa bırakan mideme bir yandan acıyor, bir yandan da küfrediyordum.
(sanat sepet derken kafa da oldu bir dünya)
İMÇ'deki eserlerin çoğu 5. Blok'ta fakat 1. ve 6 . Blok'a da uğrayıp buraları görmekte yarar var. Özellikle 6. bloktaki "linç, sopa, darbe geçirmez mont"u ve "iş tekliflerinizi kabul etmiyorum" mektuplarını eğlenerek izleyebiliyorsunuz. Velhasıl kelam saat 19.00a doğru 6. Blok'u da aradan çıkarmaya karar verip mevz-u bahis komplekse yönelirken tanesi 3 YTL'ye satılan VCD'ler ve çakma popçu ve türkücülerin albümleriyle dolu mağazalardan birine uğramadan edemedik. Ingmar Bergman'ın "Persona"sını 3 YTL'ye almak epey sevindirici oldu ama Kutsişan (?)'ın albümünü alma cesaretini gösteremediğimiz için de içimizden bir şeyleri o dükkanda bıraktık.
Unkapanı'ndan Süleymaniye'ye çıkarken, o meşhur köşeli apartmanın yıkıldığını ilk defa birkaç hafta önce gene tesadüfen buradan geçerken farketmiştim. Etrafındaki bir iki bina daha yıkılmıştı ve Berk uyarmasa kafamı yiyeceğim taşla birlikte heralde bir daha o yıkıntıları göremeyecektim bile. Üstteki yokuştan alttaki yola koca koca taşlar atan çocuklar neredeyse bizi de kaza kurşununa kurban edecekti. Küçük sıpaların birkaç fotoğrafını çektikten ve yıkılan binalardaki evsahiplerinin "memleketlerine siktirip gittiklerini" öğrendikten sonra "ben de bi foto çekebilir miyim abi?" ısrarlarına dayanamayıp kamerayı çocuklara verdik. Her biri birbirlerini, Haliç'i ve bizi olmak üzere farklı konularda birer fotoğraflarını çektikten sonra elimizde komik ve flu bir Berk-Ömer resmi ile tam iftar vaktinde hıncahınç dolu Süleymaniye kurucularında aldık soluğu.
Biz her ne kadar tutmadıysak da kendisinin bizi tutmasını temenni ettiğimiz ve "Ey Oruç Tut Bizi" şeklinde seslendiğimiz Süleymaniye Camii'nin karşısındaki kuruculardan birine yerleştik ve siparişleri verdik. Yalnız, foseptik sorunundan mı yoksa iftar vaktinde topluca kuru fasülye tüketiminin getirdiği biyolojik gerçeklerden ötürü mü olduğuna tam karar veremediğimiz nahoş bir koku da bize yemek boyunca eşlik etmekten çekinmedi. Akabinde, sanata doyan bünye, kuruya, pilava, bibere, acıya, suya, pideye ve çaya da doyduktan sonra keyfimiz iyice yerindeydi. Bu "otantik" günü nargile ve Türk Kahvesi eşliğinde klişelere meydan okurcasına tamamladıktan sonra gerisin Galata'nın yolunu tuttuk.
(Berk ellerini kaldırmış arkasındaki ışıkların resme girmesini engelliyor gibi görünse de, aslında bütün gün beklediğimiz bu kutsal yiyeceğe mütevazi bir secde pozisyonunda imana geliyor)
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin yanındaki "Esnaf Hastanesi Özel Business Hospital"a el salladıktan sonra Beyazıt'tan bindiğimiz tramvay bizi Sultanahmet'te indirmeye karar verince, Gülhane'den aşağıya doğru devam edip Sirkeci'de tekrar tramvaya binerek Karaköy'de, yeni başlayan yağmur eşliğinde muhitimize vardık. Cihangir'de iş arkadaşlarıyla içki içtikten sonra biraz da gecikmeli olarak yanımıza gelmeye karar verebilen (eğer birkaç ay önce Galip Dede Caddesi'nden kuleye doğru yürürken yolda bulduğumuz o koltuğu almasaymışız, takım elbisesiyle "yataklarda" oturmak istemediği için ziyaret kararını vermekte zorlanacak olan) Seçkin'le birlikte Fenerbahçe-Inter maçını 2 Fenerli bir Beşiktaşlı olarak 5. sınıfta Milliyet Sınavı yarışmasında kazanıp da ablama hibe ettikten yıllar sonra Galata'ya getirdiğim ve yarısı kırık bir antenle 10 kaplan gücünde sinyal alan televizyondan izledik.
Yorucu, keyifli ve uzun bir gün geçirmiştik. Geç kalktık ama nispeten erken yol aldık. Planladığımız aktiviteleri gerçekleştirmiş, araya bir de ekstradan bir yürüyüş ve yemek ziyafeti katmıştık. Fenerbahçe de kıskandıracak derecede iyi bir futbolla maçı kazanmıştı. Seçkin takım elbisesinin içerisinde, ben ve Berk de pis kıyafetlerimizin içerisinde mutluyduk. Sanırım, önemli olan da buydu.
Tuesday, September 18, 2007
or
Sabah uyandığımda aklımda bir iki müze gezme fikri vardı. Dışarıda güneş vardı, "express"i aldım bir iki makale okudum. "Antrepo'ya mı gideyim, Pera'ya mı gideyim?" diye düşünürken Mehtap aradı. Morali bozukmuş, işten izin almış, Karaköy'e doğru geliyormuş. "Antrepo'ya gidelim" dedim. Bienal'de çalıştığımdan beri hala hiçbir sergi mekanını doğru dürüst gezmemiştim. Karaköy'e indim, yanıma bir adam yanaştı:
- Hocam, mektebin yerini biliyor musun?
- Hangi mektebi soruyorsun, birkaç mektep var bu civarda.
Hafifçe gülümsedi:
- Kerhane mektebini diyorum, dedi.
Tarif ettim, teşekkür etti, gitti.
Antrepo'yu gezdik, Mehtap'ın canı sıkkındı. Birkaç saat sürdü sergiyi gezmemiz, sonra Taksim'e çıkıp ofise uğradık. Mehtap'ı Taksim'e bırakırken Eniseler'in yanımdan geçtiğini gördüm. Enise'yi arayıp onların yanına çay içmeye gitti. Kazı Kazan oynadık, kazanamadıkça, Kazı Kazan'cı bizi kandırıp soyup soğana çevirdi. Yaklaşık 15 YTL kaptırdık ve hiçbir şey kazanamadık. Gizem geldi, Bengi geldi, "Difüzyon"cular olarak bir iki görüşmeye gittiler, peşlerine takıldım, sonra dağıldık. Galata'ya döndüm, müziğimi aldım, Teşvikiye'ye gidip ablamla ve babamla uzun bir aradan sonra beraber Beşiktaş maçı seyretmek için yola koyuldum. Bloc Party koydum kulağıma. Büyük Hendek Caddesi'nden Şişhane'ye otobüs durağına çıkarken cinsel kovalamaca ile meşgul olan iki köpek gördüm.
Otobüs beklerken mutlu ve coşkuluydum. Kele'nin sesinden Brighton'a yolculuk ediyordum. Kreuzberg'de icra ettiği anti-homoseksüelliğe karşı yaşadığı zorluklarla empati kuruyordum. Bir gün metrodan canhıraş bir şekilde kaçıp iyi niyetle Kreuzberg'e lahmacun almaya fırlarken arkamda yaşlar içinde bıraktığım bir çift güzel göz geldi aklıma. Otobüs geldi, eve gittim, Beşiktaş maçı kaybetti, canımız sıkıldı ama fazla umursamadık. Berk geldi, tekrar beraber Galata'ya döndük. Sabah bana soru soran adamı ve akşamki köpekleri düşündüm. Uçan kapluğmbaları düşündüm sonra da.
- Hocam, mektebin yerini biliyor musun?
- Hangi mektebi soruyorsun, birkaç mektep var bu civarda.
Hafifçe gülümsedi:
- Kerhane mektebini diyorum, dedi.
Tarif ettim, teşekkür etti, gitti.
Antrepo'yu gezdik, Mehtap'ın canı sıkkındı. Birkaç saat sürdü sergiyi gezmemiz, sonra Taksim'e çıkıp ofise uğradık. Mehtap'ı Taksim'e bırakırken Eniseler'in yanımdan geçtiğini gördüm. Enise'yi arayıp onların yanına çay içmeye gitti. Kazı Kazan oynadık, kazanamadıkça, Kazı Kazan'cı bizi kandırıp soyup soğana çevirdi. Yaklaşık 15 YTL kaptırdık ve hiçbir şey kazanamadık. Gizem geldi, Bengi geldi, "Difüzyon"cular olarak bir iki görüşmeye gittiler, peşlerine takıldım, sonra dağıldık. Galata'ya döndüm, müziğimi aldım, Teşvikiye'ye gidip ablamla ve babamla uzun bir aradan sonra beraber Beşiktaş maçı seyretmek için yola koyuldum. Bloc Party koydum kulağıma. Büyük Hendek Caddesi'nden Şişhane'ye otobüs durağına çıkarken cinsel kovalamaca ile meşgul olan iki köpek gördüm.
Otobüs beklerken mutlu ve coşkuluydum. Kele'nin sesinden Brighton'a yolculuk ediyordum. Kreuzberg'de icra ettiği anti-homoseksüelliğe karşı yaşadığı zorluklarla empati kuruyordum. Bir gün metrodan canhıraş bir şekilde kaçıp iyi niyetle Kreuzberg'e lahmacun almaya fırlarken arkamda yaşlar içinde bıraktığım bir çift güzel göz geldi aklıma. Otobüs geldi, eve gittim, Beşiktaş maçı kaybetti, canımız sıkıldı ama fazla umursamadık. Berk geldi, tekrar beraber Galata'ya döndük. Sabah bana soru soran adamı ve akşamki köpekleri düşündüm. Uçan kapluğmbaları düşündüm sonra da.
Wednesday, August 08, 2007
Son donemin siyasal gelismeleri
Doğumgünü hatıraları, yolculuk anıları, karında kelebekler uçuşan yazıları, canım cicimleri ve karanlık hisleri bir kenara koyarak, son birkaç ayda reelpolitikte neler oldu bitti, bir toparlamakta fayda var gibi.
Bundan sadece 3.5 ay önce nisan aylarının sonlarında Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile boğuşan, bol yapay gündemli bir siyasi Türkiye resmi vardı elimizde. Genelkurmay Başkanlığı'nın Internet sitelerinden yayınladığı muhtıra niteliğindeki yazı, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri sırasında "oy yeterliği" ve "katılım yeterliği" üzerine çıkan ve anayasalar üzeri hileler ile tam bir anti-demokratik çirkef oyununa dönüşen olaylar, düzenleten, düzenleyen, katılan, yayınlayan (basın), derleyen, toparlayan ve yorumlayanların tamamının bir şekilde statüko odaklı ve menşeili olduğu Cumhuriyet Mitingleri, akabininde TOKİ'li, bağımsızlı, "demokrasi gelecek"li seçim süreci ve sonunda şimdi içinde bulunduğumuz durum. Bu kadar karmaşanın içinde, bu karmaşa öncesi elimizde neler olduğuna, şimdi neler olduğuna ve neyin ne kadar değişip değişmediğine bakmakta fayda var.
Bütün bu süreç, hatırlamak gerekir ki, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri süreciyle alev aldı. Daha en başında neredeyse tüm AKP karşıtlarının ağzından tek bir söz çıkıyordu: "Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın!". Bu süreci izleyen ilk günlerde televizyonda bir haber programındaki röportajda Deniz Baykal'ın çıkıp "Anayasa'da daha önce uygulanmayan, tartışmaya açık bir hüküm bulundu, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'nde 367 milletvekilinin Meclis'te oylama için bulunması gerekiyor" tarzı bir sözle Sabih Kanadoğlu'nun açtığı tartışmaya gönderme yapmıştı. Bu tarihte 3 Kasım 2002 seçimlerinden beri, hiç bir şekilde yapıcı bir muhalefet uygulamayan bir CHP olduğunu unutmayalım. Hatta o süreç içerisinde kendi içinde de parti içi muhalefeti sindirmiş, Parti Kongresi'nde Deniz Baykal - Mustafa Sarıgül olayını yaşamış, aslında meclis içi sandale dağılımıyla birlikte taa 2002'den beri yaptırım ve muhalefet gücü belli olan bir CHP vardı. Eğer ki, AKP muhalifleri 2002 seçimlerinde alınan sonuçları değerlendirip bu geçen 4.5 yıl süre boyunca, zaten yapılacağı 7 yıl önce belli olan 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri üzerine hiç kafa yormayıp, durumun bu hale geleceğini ancak son 6 ay, 1 yıl içerisinde anlayabilmişlerse, burada ancak AKP'nin 2002'deki seçim başarısından ve malesef AKP'yi desteklemeyen kitlenin basiretsizliğinden söz edebiliriz. (Burada, 2002 seçimlerinin yarattığı temsil sorununa ve adaletsiz sandalye dağılımı tartışmasına girmeyeceğim, zira bu daha sonra sonuç bölümünde de ele alındığında kendini nötrleyen bir tartışma konusu olduğu ortaya çıkacak. Ayrıca, bu sandalye dağılımı adaletsizliğinden AKP kadar CHP de yararlanmak durumunda kalmış ve son 4.5 yıl içerisinde "seçim barajı" gibi konuların hiçbirinde adaletsizliği ortadan kaldıracak bir politika izlememişlerdir.) Bu durumda, 2007'ye gelirken CHP ya iktidarın çoktan yıpranmış olacağını bekliyordu, ya da son 4.5 ayda gerçekleşecek ve Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmayacak olaylar zincirinin oluşacağını zaten önceden biliyordu.
Velhasıl kelam, Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü gösterdikten sonra da sular durulmadı ve yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen seçimler süreci boyunca yaşananlar halen hepimizin aklında. Son Genel Seçimler'e geldiğimizde artık herkesin diline pelesenk olmuş "artık halk onları istediğini tekrar gösterdi" söylemine nasıl geldik? AKP oylarını nasıl bu kadar yükseltebilip, bu sefer adil olarak görünen bir meclis temsiliyetinde bu meşru pozisyonu nasıl elde etti, ve "Erdoğan Cumhurbaşkanı olmamalı, Gül'ün eşin Köşk'e çıkmamalı!" diye haykıran "fanatik" kesim nasıl oldu da şimdi "hakları artık sanırım bu, evet demokratik bir ülkede yaşıyoruz"a çark etti. Bu kesim gerçekten bu kadar "fanatik" miydi? Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler gerçekten kimlerdi?
Öncelikle Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler hiçbir şekilde toplumun genelini yansıtan bir kesim değildi. En azından, toplumun üretim düzeyinde görmeye alışık olduğumuz kesimini yansıtmadığı bir gerçek. Zaten bu "sokağa inenler"in de sayılarının tüm abartılarla birlikte, hiçbir şekilde gerçek bir "büyük kitle" oluşturmadığını bilmeliyiz. Bu kesim, aslında kaba tabiriyle "halinden memnun, gerçek anlamda maddi sıkıntıları olmayan ve sıkıntıları daha çok sunni ve yapay gündem maddelerinden oluşan" bir kesimdi. Cumhuriyet Mitingleri'nde herhangi birinde, "Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak, ama eşi hiçbir resmi geziye katılmayacak, sizin hayat standartlarınızda hiçbir eksilme olmayacak, hiç kimse dinin esasları ile günlük hayatta yargılanmak durumunda kalmayacak, hiçbir dini söylem içeren ideoloji veya kişiler hayatlarınızın pratik alanlarına müdahil olmayacaklardır" denmiş olsaydı, o kalabalık kendi kendini 3 saniye içinde imha edebilirdi. Eğer, "böylesine bir vaat ne kadar gerçekçi olabilir? Bu insanlar Gül'ün cumhurbaşkanlığı ile başlayan, AKP iktidarında ve Meclis Başkanlığı'nda (bu Meclis Başkanlığı işinin bürokratik olarak bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum) devam eden süreçte yavaş yavaş iliklerimi kurutacaklar" şeklinde bir tepki gelecek olursa, ben de bu soruya ancak "o zaman nasıl oldu da aynı basın örgütleri ve kitleler bu sorunları unuttular, demokrasi çığırtkanlığı içinde şimdi de örneğin DTP gibi partilerin Meclis'e girmelerini (DTP'yi ne kadar tanıyorlarsa..) kendi başarılarıymış gibi sahiplenip bir de üstüne üstlük 'DTP uzlaşmacı olsun' diyen insanlara dönüştüler?" şeklinde bir soruyla yanıtlayabilirim. Eğer bağımsız milletvekilleri ve DTP adına kazanılmış haklar varsa, bunlar Meclis'te daha fazla milletvekili sahibi partilerin suyuna giderek (tek yönlü) ve buyruğuna girerek savunulmayacak, aksine orada bulundukları süreç boyunca, siyasi olarak yanlış hareketlerde bulunmadıkları sürece kendi bekaları için kendi tabanlarını dinleyebilecek politikalar yürüteceklerdir. Politika üretemeyen ve gerçek bir söylemi olmayan partilerin bugün ne hale geldiğini gayet iyi görüyoruz. Muhalefet bilinci önemli bir bilinçtir, ve proaktif bir şekilde yürütüldüğü sürece, üslubu ne olursa olsun, neredeyes iktidar kadar yaptırım gücü olması beklenen bir iştir.
Dolayısıyla, buradan anlayabildiğimiz kadarıyla, sürekli basının pohpohladığı (onun da bir kısmının) Mitinglerin katılımcılarının ciddi söylemli bir proaktif kitle olamadığını farkedebiliyoruz. Bütün bu süreç boyunca DTP'nin tabanına kadar inmeye çalışan (ki din olgusu ve uzun vadede iktisadi istikrar söylemiyle bunu bir ölçüde kolaylıkla başarabilen) AKP'nin politika üreterek, kendini bu işten nasıl sıyırabildiğini gördük. Çok açıktır ki, bütün bu "anti" ve agresif süreç AKP'nin işine gelmiş
Bundan sadece 3.5 ay önce nisan aylarının sonlarında Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile boğuşan, bol yapay gündemli bir siyasi Türkiye resmi vardı elimizde. Genelkurmay Başkanlığı'nın Internet sitelerinden yayınladığı muhtıra niteliğindeki yazı, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri sırasında "oy yeterliği" ve "katılım yeterliği" üzerine çıkan ve anayasalar üzeri hileler ile tam bir anti-demokratik çirkef oyununa dönüşen olaylar, düzenleten, düzenleyen, katılan, yayınlayan (basın), derleyen, toparlayan ve yorumlayanların tamamının bir şekilde statüko odaklı ve menşeili olduğu Cumhuriyet Mitingleri, akabininde TOKİ'li, bağımsızlı, "demokrasi gelecek"li seçim süreci ve sonunda şimdi içinde bulunduğumuz durum. Bu kadar karmaşanın içinde, bu karmaşa öncesi elimizde neler olduğuna, şimdi neler olduğuna ve neyin ne kadar değişip değişmediğine bakmakta fayda var.
Bütün bu süreç, hatırlamak gerekir ki, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri süreciyle alev aldı. Daha en başında neredeyse tüm AKP karşıtlarının ağzından tek bir söz çıkıyordu: "Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın!". Bu süreci izleyen ilk günlerde televizyonda bir haber programındaki röportajda Deniz Baykal'ın çıkıp "Anayasa'da daha önce uygulanmayan, tartışmaya açık bir hüküm bulundu, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'nde 367 milletvekilinin Meclis'te oylama için bulunması gerekiyor" tarzı bir sözle Sabih Kanadoğlu'nun açtığı tartışmaya gönderme yapmıştı. Bu tarihte 3 Kasım 2002 seçimlerinden beri, hiç bir şekilde yapıcı bir muhalefet uygulamayan bir CHP olduğunu unutmayalım. Hatta o süreç içerisinde kendi içinde de parti içi muhalefeti sindirmiş, Parti Kongresi'nde Deniz Baykal - Mustafa Sarıgül olayını yaşamış, aslında meclis içi sandale dağılımıyla birlikte taa 2002'den beri yaptırım ve muhalefet gücü belli olan bir CHP vardı. Eğer ki, AKP muhalifleri 2002 seçimlerinde alınan sonuçları değerlendirip bu geçen 4.5 yıl süre boyunca, zaten yapılacağı 7 yıl önce belli olan 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri üzerine hiç kafa yormayıp, durumun bu hale geleceğini ancak son 6 ay, 1 yıl içerisinde anlayabilmişlerse, burada ancak AKP'nin 2002'deki seçim başarısından ve malesef AKP'yi desteklemeyen kitlenin basiretsizliğinden söz edebiliriz. (Burada, 2002 seçimlerinin yarattığı temsil sorununa ve adaletsiz sandalye dağılımı tartışmasına girmeyeceğim, zira bu daha sonra sonuç bölümünde de ele alındığında kendini nötrleyen bir tartışma konusu olduğu ortaya çıkacak. Ayrıca, bu sandalye dağılımı adaletsizliğinden AKP kadar CHP de yararlanmak durumunda kalmış ve son 4.5 yıl içerisinde "seçim barajı" gibi konuların hiçbirinde adaletsizliği ortadan kaldıracak bir politika izlememişlerdir.) Bu durumda, 2007'ye gelirken CHP ya iktidarın çoktan yıpranmış olacağını bekliyordu, ya da son 4.5 ayda gerçekleşecek ve Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmayacak olaylar zincirinin oluşacağını zaten önceden biliyordu.
Velhasıl kelam, Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü gösterdikten sonra da sular durulmadı ve yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen seçimler süreci boyunca yaşananlar halen hepimizin aklında. Son Genel Seçimler'e geldiğimizde artık herkesin diline pelesenk olmuş "artık halk onları istediğini tekrar gösterdi" söylemine nasıl geldik? AKP oylarını nasıl bu kadar yükseltebilip, bu sefer adil olarak görünen bir meclis temsiliyetinde bu meşru pozisyonu nasıl elde etti, ve "Erdoğan Cumhurbaşkanı olmamalı, Gül'ün eşin Köşk'e çıkmamalı!" diye haykıran "fanatik" kesim nasıl oldu da şimdi "hakları artık sanırım bu, evet demokratik bir ülkede yaşıyoruz"a çark etti. Bu kesim gerçekten bu kadar "fanatik" miydi? Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler gerçekten kimlerdi?
Öncelikle Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler hiçbir şekilde toplumun genelini yansıtan bir kesim değildi. En azından, toplumun üretim düzeyinde görmeye alışık olduğumuz kesimini yansıtmadığı bir gerçek. Zaten bu "sokağa inenler"in de sayılarının tüm abartılarla birlikte, hiçbir şekilde gerçek bir "büyük kitle" oluşturmadığını bilmeliyiz. Bu kesim, aslında kaba tabiriyle "halinden memnun, gerçek anlamda maddi sıkıntıları olmayan ve sıkıntıları daha çok sunni ve yapay gündem maddelerinden oluşan" bir kesimdi. Cumhuriyet Mitingleri'nde herhangi birinde, "Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak, ama eşi hiçbir resmi geziye katılmayacak, sizin hayat standartlarınızda hiçbir eksilme olmayacak, hiç kimse dinin esasları ile günlük hayatta yargılanmak durumunda kalmayacak, hiçbir dini söylem içeren ideoloji veya kişiler hayatlarınızın pratik alanlarına müdahil olmayacaklardır" denmiş olsaydı, o kalabalık kendi kendini 3 saniye içinde imha edebilirdi. Eğer, "böylesine bir vaat ne kadar gerçekçi olabilir? Bu insanlar Gül'ün cumhurbaşkanlığı ile başlayan, AKP iktidarında ve Meclis Başkanlığı'nda (bu Meclis Başkanlığı işinin bürokratik olarak bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum) devam eden süreçte yavaş yavaş iliklerimi kurutacaklar" şeklinde bir tepki gelecek olursa, ben de bu soruya ancak "o zaman nasıl oldu da aynı basın örgütleri ve kitleler bu sorunları unuttular, demokrasi çığırtkanlığı içinde şimdi de örneğin DTP gibi partilerin Meclis'e girmelerini (DTP'yi ne kadar tanıyorlarsa..) kendi başarılarıymış gibi sahiplenip bir de üstüne üstlük 'DTP uzlaşmacı olsun' diyen insanlara dönüştüler?" şeklinde bir soruyla yanıtlayabilirim. Eğer bağımsız milletvekilleri ve DTP adına kazanılmış haklar varsa, bunlar Meclis'te daha fazla milletvekili sahibi partilerin suyuna giderek (tek yönlü) ve buyruğuna girerek savunulmayacak, aksine orada bulundukları süreç boyunca, siyasi olarak yanlış hareketlerde bulunmadıkları sürece kendi bekaları için kendi tabanlarını dinleyebilecek politikalar yürüteceklerdir. Politika üretemeyen ve gerçek bir söylemi olmayan partilerin bugün ne hale geldiğini gayet iyi görüyoruz. Muhalefet bilinci önemli bir bilinçtir, ve proaktif bir şekilde yürütüldüğü sürece, üslubu ne olursa olsun, neredeyes iktidar kadar yaptırım gücü olması beklenen bir iştir.
Dolayısıyla, buradan anlayabildiğimiz kadarıyla, sürekli basının pohpohladığı (onun da bir kısmının) Mitinglerin katılımcılarının ciddi söylemli bir proaktif kitle olamadığını farkedebiliyoruz. Bütün bu süreç boyunca DTP'nin tabanına kadar inmeye çalışan (ki din olgusu ve uzun vadede iktisadi istikrar söylemiyle bunu bir ölçüde kolaylıkla başarabilen) AKP'nin politika üreterek, kendini bu işten nasıl sıyırabildiğini gördük. Çok açıktır ki, bütün bu "anti" ve agresif süreç AKP'nin işine gelmiş
Sunday, August 05, 2007
waiting for the ..
yalnız bir yürüyüşe çıkacağım, hava almam gerekecek. gri bir gökyüzü olacak gene tepemde, kulağımda discman'im olacak hala ihanet edemeyeceğim. yeni bir cd yazmış olabilirim, Hamburg'daki ya da Berlin'deki gibi gri olma ihtimali yüksek olacak gökyüzünün. ürpermek istediğim için, çamurlu bir yağmurun yağıyor olmasını dert etmeyeceğim heralde. yeni bir albüm dinliyor olacağım, bordo ceketimin son ayakta kalan düğmesi kopmasın diye parmaklarım arasında sürekli kontol ederek oynuyor olurum heralde kendisiyle. muhtemelen İngiliz gruplarından birini dinliyor olabilirim, ya da cool New York gruplarından birini. üzgünüm ama serin bir havada soğukta tek başıma yürürken müzik zevkim geçtiğimiz son bir iki seneye göre çok da değişmiş olmayacak tahminimce. belki karışık cd'nin içine farklı bir iki janradan bir şeyler atarım.
yalnız en zor kısmı şehirlerin detaylarını hatırlamak. hatırlama kısmı zor değil, zor olanı en ufak detayı bile hatırlıyorken o an soluduğun havanın orada nasıl bir karışım içerisinde olduğunu bilmemek. aslında bilmemek de zor değil, işin en güzel yanı tahmin etmek zaten. eğer kuş olsaydım, zevk için uçuyor olmazdım. izlemek ve görmek için uçuyor olurdum. aynı anda nerede aynı renkleri yakalayabileceğimi görebilmek için uçuyor olurdum, sonunda da o kadar çok yorulurdum ki tünediğim ilk yerde daha önce hiç görmediğim bir şeyin farkına varmanın mutluluğunu yaşardım. çok sıcak bir yaz pazarında sadece güneyli ve zenc göçmenlerin meraklı bakışları arasında ürperdiğim Napoli sokaklarında karanlık bir sokağın ucunda köşede işlenen o kıyımı gördüğüm gibi bir şey olabilir. soğuk bir yağmurun altında, çamurların içinde debelenen bir güzellik. Hamburg'a yedini kere gidersem, bir gecemi Reeperbahn'da konaklayarak geçirmek istiyorum. Bir FC St. Pauli maçı çıkışı olabilir mesela. Bergen'de sokakta yatmaya karar verdiğim gecedeki gibi aniden bir yağmur bastırırsa, zatüre olmadığım müddetçe tadına varabilirim üşümenin. Aarhus'ta bir Mart soğuğunda çırılçıplak denize girdiğim anı anımsarım, ya da "Breakfast on Pluto"da Londra sokaklarında yalnızlığını kovuşturmaya çalışan çocuğun ürperişini düşünebilirim. Her zaman karşıt hisleri anımsayarak dilediği hislere kavuşabilmek insanoğlunun (veya tüm canlı tabiatının) en riyakar karakter özelliği olsa gerek.
İstanbul'un pis halini anımsarım yürümeye tekrar başladığımda. Kış günleri akşam iş çıkışı saatlerinde birkaç saat sonra Aksaray'dan Vefa'ya doğru, oradan Süleymaniye'ye ve aşağıya Unkapanı'na inerken bacalarda tüten isli havanın kokusunu düşünürüm. Fatih'in arka sokaklarından birinde çıkan bir kavgada yediği bıçağın dışarı püskürttüğü sıcak kanın soğukluğunu. Ya da Caddebostan'da veya Nişantaşı'nda sıcak kaloriferden sıkılıp camı açtığında bütün bu karanlığın içeri dolmasıyla gelen ürpertiyi. Sonra çok terlemeye başlayabilirim. Jeff Buckley koymuşsam cd'ye, muhtemelen o şarkıya geçer, Brügge'deki hostelde Rosario'yla tanıştığım gece, o uyumaya gittikten sonra Avustralyalı kızın hostelin giriş katındaki barda Grace albümünü çalmaya karar vermesiyle koridorda bir yandan kitabımı okurken, sadece birkaç gün önce Pere Lachaise'de yağmurlu bir günde ziyaret ettiğim ruhlar gelir aklıma. Jeff Buckley'nin ruhuna Fatiha okurum, dünyanın en iyi biralarından birini sipariş eder, buz gibi biramı içerim. Baharın son günlerinden Edith Piaf'ın filmini izlemek için sinemaya girmeden önce yaptığım telefon konuşmasını anımsar, bir cep telefonum olduğu fikrini tekrar aklıma getirirsem birine mesaj çekerim belki. Ya da mesajı yazar ve kaydederim.
Sonunda gene Cecom'u dinlerim bir noktada. Belki Motosiklet Günlüğü'nü hatırlarım, ya da belki lise sonda aldığım sinema dersinde çekmeye çalıştığımız uzun ve sıkıcı "long shot"ları. Likya Yolu'nda karla karışık yağmur, Gavurağılı'nın tepesindeki çorak araziye hayat veriyor olabilir, yapraklar çamura karışınca garip bir kokuya bürünüyorlar. Nehire bozuk para atarım, eğer bir yerlerden kuzey denizine, oradan misal Elbe'ye karışır da, sonra karaya çıkıp otostop çeker güneylere iner, İtalya'dan bir gemiye binip de Kuzey Afrika'ya geçerse bozuk para, belki sonrasında kervanlardan biriyle cangılların içinden daha da güneye, karşıya Arjantin'e ve sone en güneye Ushuaia'ya ulaşır param. Deniz fenerinin ışığı yansır üzerinden, bir gemicinin gözünü alır, İspanyolca bir küfür sallar gemici, balgamını fırlatır okyanusa, sonra da Norveç'ten ithal ettikleri somonlu sandviçini yer. Global bir dünya tabii bu.
En güzeli, kimselerin olmadığı sakin bir köşe bulurum kendime. Hiç bir binanın bile olmadığı bir yer. Belki otoban kenarı gibi bir yer olabilir, ya da bir kamping bölgesi. Hiç gitmediğim en uzak yerleri düşünürüm. 2008 için koyduğum İstanbul-Katmandu planını gözden geçiririm. Eğer vakit geçmemişse ve ben çok yaşlanmamışsam. Ya da umrumda bile olmaz yaşlılık, "koy götüne" der yürümeye devam ederim nasolsa gerekirse. Eğer sızıp kalmazsam bir köşede Bukowski gibi, ya da evinden kovulmuş bir Beckett gibi. Seyrettiğim güzel filmleri ve seyrettiğim kötü filmleri düşünürüm. Yaşadığım abzürd anıları. Berlin'de master programlarına başvurmak için şansımı denediğim günlerden birinde, Internet'te bir üniversitedeki "öğrenci bilgilendirme günleri" başlığı altında bölüm tanıtımı sanıp kalkıp gittiğim olayın, final sınavları öncesi ders değerlindermesi örneğinde olduğu gibi. Fantastik gerçeklik sendromunu yaşarım. "Medya yönetimi" tanıtımı diye gidip 5 Alman kız ve düzgün İngilizcesiyle ders anlatıp benim nereden ve neden oraya geldiğimi kestirmeye çalışan ama varlığımı yadırgamayan Alman hocanın anlatımında Leonard Bernstein hakkında izlediğimiz belgeseli anımsarım. Bir 80'ler Atıf Yılmaz filmindeki gibi, karanlık bir dekorun içinde, hiç de ait olmadığı bir yere konuşlanmış bir karakter gibi biraz dışarıdan, ama biraz da katılımcı olarak takip ederim. Aynen hayatın tümüne yaydığım tarz gibi.
My Morning Jacket varsa eğer cd'de, Danimarka'da bunalıp saatlerce bisiklet sürerken ağlamaya başladığım anları hatırlayıp sırıtabilirim. Nostaljiden sıkılıp kendime güzel bir küfür sallayabilir veya tekrar "Hey You" yu üstüste 45 kere dinleyebilirim. Dünyanın en basit ve güzel sololarından birinde tekrar kendimden geçerken, eski sevgililerimi, eski şehirlerimi, ayaklarımın altındaki nasırı, yapmam gereken işleri ve tanımadığım herkesi düşünürüm. Noviembre'yi, Im Juli'yi düşünürüm, sonunda ne düşüneceğini düşünerek hiçbir şeyin düşünülemeyeceği fikrini tekrar anımsarken, hayatın milyarlarca bilinmeyenli basit bir algoritmik denklemden oluştuğunu hatırlarım. "Fountain"ı ikinci kez seyrettiğimde Aronofsky'ye karşı oluşacak hayranlığımı bildiğim için, ikinci kez seyretmeyi tekrar ve tekrar ertelerim. Bir galeriye girerim, belki Bauhaus Archiv gibi içinde renk odaları olan eğlenceli bir şeydir, belki Prada gibi sıkıcı ve kocaman bir müzedir, belki "bu resimde ne anlatmış anlayabildin mi?" diye soran Fransız kıza cevap verirken yanımdan uzaklaştığını farkederim. Belki bütün duvarlar, resimler ve heykeller teker teker uzaklaşmaya başlarlar. Bergama elimin altından kayıp gider, İştar Kapısı yerle bir olur, bisikletin tekerleri parçalanır, bordo ceketimin son düğmesi kopar, çığlık atarak aşağı düşen insanların görüntüleri siyah kareler halinde birer birer ekranda patlar, karnaval sona erer, herkes evinin yolunu tutarken ortada kocaman bir boşluktan başka hiçbir şey kalmadığını gördüğümüzde hüzünle birbirimize bakar, yakınlaşırız insan alemi olarak. Gider soğuk bir bira söyler, televizyonu açar, Abramovich'in kibirli bakışının altında Chelsea'nin yediği gole sevinirken, Putin'in yeni bir gaz anlaşmasına imzası haberi altyazı geçtiğinde Berlin'i soğuk kış günlerinden ikiye bölen duvara okkalı bir küfür sallar, eski radyo programlarımdan birinde çaldığım bir şarkıya geçerim cd'de.
yalnız en zor kısmı şehirlerin detaylarını hatırlamak. hatırlama kısmı zor değil, zor olanı en ufak detayı bile hatırlıyorken o an soluduğun havanın orada nasıl bir karışım içerisinde olduğunu bilmemek. aslında bilmemek de zor değil, işin en güzel yanı tahmin etmek zaten. eğer kuş olsaydım, zevk için uçuyor olmazdım. izlemek ve görmek için uçuyor olurdum. aynı anda nerede aynı renkleri yakalayabileceğimi görebilmek için uçuyor olurdum, sonunda da o kadar çok yorulurdum ki tünediğim ilk yerde daha önce hiç görmediğim bir şeyin farkına varmanın mutluluğunu yaşardım. çok sıcak bir yaz pazarında sadece güneyli ve zenc göçmenlerin meraklı bakışları arasında ürperdiğim Napoli sokaklarında karanlık bir sokağın ucunda köşede işlenen o kıyımı gördüğüm gibi bir şey olabilir. soğuk bir yağmurun altında, çamurların içinde debelenen bir güzellik. Hamburg'a yedini kere gidersem, bir gecemi Reeperbahn'da konaklayarak geçirmek istiyorum. Bir FC St. Pauli maçı çıkışı olabilir mesela. Bergen'de sokakta yatmaya karar verdiğim gecedeki gibi aniden bir yağmur bastırırsa, zatüre olmadığım müddetçe tadına varabilirim üşümenin. Aarhus'ta bir Mart soğuğunda çırılçıplak denize girdiğim anı anımsarım, ya da "Breakfast on Pluto"da Londra sokaklarında yalnızlığını kovuşturmaya çalışan çocuğun ürperişini düşünebilirim. Her zaman karşıt hisleri anımsayarak dilediği hislere kavuşabilmek insanoğlunun (veya tüm canlı tabiatının) en riyakar karakter özelliği olsa gerek.
İstanbul'un pis halini anımsarım yürümeye tekrar başladığımda. Kış günleri akşam iş çıkışı saatlerinde birkaç saat sonra Aksaray'dan Vefa'ya doğru, oradan Süleymaniye'ye ve aşağıya Unkapanı'na inerken bacalarda tüten isli havanın kokusunu düşünürüm. Fatih'in arka sokaklarından birinde çıkan bir kavgada yediği bıçağın dışarı püskürttüğü sıcak kanın soğukluğunu. Ya da Caddebostan'da veya Nişantaşı'nda sıcak kaloriferden sıkılıp camı açtığında bütün bu karanlığın içeri dolmasıyla gelen ürpertiyi. Sonra çok terlemeye başlayabilirim. Jeff Buckley koymuşsam cd'ye, muhtemelen o şarkıya geçer, Brügge'deki hostelde Rosario'yla tanıştığım gece, o uyumaya gittikten sonra Avustralyalı kızın hostelin giriş katındaki barda Grace albümünü çalmaya karar vermesiyle koridorda bir yandan kitabımı okurken, sadece birkaç gün önce Pere Lachaise'de yağmurlu bir günde ziyaret ettiğim ruhlar gelir aklıma. Jeff Buckley'nin ruhuna Fatiha okurum, dünyanın en iyi biralarından birini sipariş eder, buz gibi biramı içerim. Baharın son günlerinden Edith Piaf'ın filmini izlemek için sinemaya girmeden önce yaptığım telefon konuşmasını anımsar, bir cep telefonum olduğu fikrini tekrar aklıma getirirsem birine mesaj çekerim belki. Ya da mesajı yazar ve kaydederim.
Sonunda gene Cecom'u dinlerim bir noktada. Belki Motosiklet Günlüğü'nü hatırlarım, ya da belki lise sonda aldığım sinema dersinde çekmeye çalıştığımız uzun ve sıkıcı "long shot"ları. Likya Yolu'nda karla karışık yağmur, Gavurağılı'nın tepesindeki çorak araziye hayat veriyor olabilir, yapraklar çamura karışınca garip bir kokuya bürünüyorlar. Nehire bozuk para atarım, eğer bir yerlerden kuzey denizine, oradan misal Elbe'ye karışır da, sonra karaya çıkıp otostop çeker güneylere iner, İtalya'dan bir gemiye binip de Kuzey Afrika'ya geçerse bozuk para, belki sonrasında kervanlardan biriyle cangılların içinden daha da güneye, karşıya Arjantin'e ve sone en güneye Ushuaia'ya ulaşır param. Deniz fenerinin ışığı yansır üzerinden, bir gemicinin gözünü alır, İspanyolca bir küfür sallar gemici, balgamını fırlatır okyanusa, sonra da Norveç'ten ithal ettikleri somonlu sandviçini yer. Global bir dünya tabii bu.
En güzeli, kimselerin olmadığı sakin bir köşe bulurum kendime. Hiç bir binanın bile olmadığı bir yer. Belki otoban kenarı gibi bir yer olabilir, ya da bir kamping bölgesi. Hiç gitmediğim en uzak yerleri düşünürüm. 2008 için koyduğum İstanbul-Katmandu planını gözden geçiririm. Eğer vakit geçmemişse ve ben çok yaşlanmamışsam. Ya da umrumda bile olmaz yaşlılık, "koy götüne" der yürümeye devam ederim nasolsa gerekirse. Eğer sızıp kalmazsam bir köşede Bukowski gibi, ya da evinden kovulmuş bir Beckett gibi. Seyrettiğim güzel filmleri ve seyrettiğim kötü filmleri düşünürüm. Yaşadığım abzürd anıları. Berlin'de master programlarına başvurmak için şansımı denediğim günlerden birinde, Internet'te bir üniversitedeki "öğrenci bilgilendirme günleri" başlığı altında bölüm tanıtımı sanıp kalkıp gittiğim olayın, final sınavları öncesi ders değerlindermesi örneğinde olduğu gibi. Fantastik gerçeklik sendromunu yaşarım. "Medya yönetimi" tanıtımı diye gidip 5 Alman kız ve düzgün İngilizcesiyle ders anlatıp benim nereden ve neden oraya geldiğimi kestirmeye çalışan ama varlığımı yadırgamayan Alman hocanın anlatımında Leonard Bernstein hakkında izlediğimiz belgeseli anımsarım. Bir 80'ler Atıf Yılmaz filmindeki gibi, karanlık bir dekorun içinde, hiç de ait olmadığı bir yere konuşlanmış bir karakter gibi biraz dışarıdan, ama biraz da katılımcı olarak takip ederim. Aynen hayatın tümüne yaydığım tarz gibi.
My Morning Jacket varsa eğer cd'de, Danimarka'da bunalıp saatlerce bisiklet sürerken ağlamaya başladığım anları hatırlayıp sırıtabilirim. Nostaljiden sıkılıp kendime güzel bir küfür sallayabilir veya tekrar "Hey You" yu üstüste 45 kere dinleyebilirim. Dünyanın en basit ve güzel sololarından birinde tekrar kendimden geçerken, eski sevgililerimi, eski şehirlerimi, ayaklarımın altındaki nasırı, yapmam gereken işleri ve tanımadığım herkesi düşünürüm. Noviembre'yi, Im Juli'yi düşünürüm, sonunda ne düşüneceğini düşünerek hiçbir şeyin düşünülemeyeceği fikrini tekrar anımsarken, hayatın milyarlarca bilinmeyenli basit bir algoritmik denklemden oluştuğunu hatırlarım. "Fountain"ı ikinci kez seyrettiğimde Aronofsky'ye karşı oluşacak hayranlığımı bildiğim için, ikinci kez seyretmeyi tekrar ve tekrar ertelerim. Bir galeriye girerim, belki Bauhaus Archiv gibi içinde renk odaları olan eğlenceli bir şeydir, belki Prada gibi sıkıcı ve kocaman bir müzedir, belki "bu resimde ne anlatmış anlayabildin mi?" diye soran Fransız kıza cevap verirken yanımdan uzaklaştığını farkederim. Belki bütün duvarlar, resimler ve heykeller teker teker uzaklaşmaya başlarlar. Bergama elimin altından kayıp gider, İştar Kapısı yerle bir olur, bisikletin tekerleri parçalanır, bordo ceketimin son düğmesi kopar, çığlık atarak aşağı düşen insanların görüntüleri siyah kareler halinde birer birer ekranda patlar, karnaval sona erer, herkes evinin yolunu tutarken ortada kocaman bir boşluktan başka hiçbir şey kalmadığını gördüğümüzde hüzünle birbirimize bakar, yakınlaşırız insan alemi olarak. Gider soğuk bir bira söyler, televizyonu açar, Abramovich'in kibirli bakışının altında Chelsea'nin yediği gole sevinirken, Putin'in yeni bir gaz anlaşmasına imzası haberi altyazı geçtiğinde Berlin'i soğuk kış günlerinden ikiye bölen duvara okkalı bir küfür sallar, eski radyo programlarımdan birinde çaldığım bir şarkıya geçerim cd'de.
Subscribe to:
Posts (Atom)