Wednesday, September 19, 2007

Bienale üstü kuru

Sabah önce ben uyandım. Berk hala homurdana homurdana uyumakla meşguldü. Bugün hava biraz kapalıydı, sonbaharın habercisi bulutlar dolanmaya başladı gökyüzünde. İMÇ'ye gitmek için sözleşmiştik, evi terk edişimiz öğleden sonra 2'yi buldu. Esra öğle yemeği arası verdiği için kahvalt/yemek usülü takıldık ona. Fıccın'da bir şeyler atıştırırken akşamüstü kuru fasülye-pilav yemek istediğimi farkettim, bienal gezimizden sonra Süleymaniye'ye gitmeye karar verdik. Hem, her zaman çok sevdiğim Unkapanı-Süleymaniye arası yürüyüşü bu sefer Berk'le de paylaşabilecektim.

Yeni iki katlı kırmızı otobüslerden birine atlayıp İMÇ'ye gittik. Bilmiyorum "hiç bu kadar iyimser ol"muş muyduk, olmamış mıydık ama Bienal'in içeriğini ilk izlenimlerimde beğendiğimi söyleyebilirim. Bu seneki bienalin benim için özel yanı ise sanatçı asistanı olarak Atelier Bow-Wow'un projesinin kurulumunda çalışmış olmam. Daha önce Antrepo ve AKM'yi gezerken beğendiğim eserler de genelde çarpıcı, siyasi söylemi yerine oturtmaktan sakınmayan ve bence başarılı bir şekilde "taraf olabilen" eserlerdi. Özellikle Antrepo: No. 3'te çok fazla video çalışması var ve epey zaman ayırmak gerekiyor. Videoların içeriği de tarzları kadar çeşitli ve doyurucu. Antrepo zaten genel olarak büyük isimlerin büyük projelerinin mekanı olarak öne çıkıyor. Koolhaas'ın eseri belki bilmediğimiz şeyler sunmuyor ve artık alıştığımız bir tarza dikkat çekiyor ama hemen yanında bulunan Agoyan'ın video çalışması, dünya siyasi hegemonya tarihini renklerle gösteren animasyon ve ismini hatırlayamadığım (sanırım Hong Kong'lu) sanatçının eserleri özellikle o odada, öznel tarih (siyaset ve iktisat) ve zamana ve mekana dayalı aidiyet konularını harmanlıyor.

İMÇ'de ise genel olarak kentsel dönüşüm projeleri ve bunların sosyolojik ve iktisadi getirileri (ve götürüleri) ile ilgli genelde eleştirel ton içeren eserler yer alıyordu. Bir yandan A.B.D. - Meksika sınırındaki bariyerli ama geçirgen doku hakkında fikir sahibi olurken, bir yandan kadın bedeninin fahişelik vb. sömürülerine karşı oluşturulmuş bir grubun moda tasarımlarını inceliyor diğer bir yandan akşam yiyeceğimiz kuru fasülye-pilavı düşünmekten kendimi alamıyordum. Sanata doymaya başlamıştık ama ne de olsa sabah sadece atıştırmalık bir kahvaltıyla kendisine yeterli ilgiyi göstermediğim bir midem vardı. Ramazan ayı dolayısıyla "kamusal alanlarda" ise pek fazla yemek konusunu konuşmak istemediğimden ötürü ancak "kendi kendini yiyen" ve beni de vicdanımla baş başa bırakan mideme bir yandan acıyor, bir yandan da küfrediyordum.



(sanat sepet derken kafa da oldu bir dünya)

İMÇ'deki eserlerin çoğu 5. Blok'ta fakat 1. ve 6 . Blok'a da uğrayıp buraları görmekte yarar var. Özellikle 6. bloktaki "linç, sopa, darbe geçirmez mont"u ve "iş tekliflerinizi kabul etmiyorum" mektuplarını eğlenerek izleyebiliyorsunuz. Velhasıl kelam saat 19.00a doğru 6. Blok'u da aradan çıkarmaya karar verip mevz-u bahis komplekse yönelirken tanesi 3 YTL'ye satılan VCD'ler ve çakma popçu ve türkücülerin albümleriyle dolu mağazalardan birine uğramadan edemedik. Ingmar Bergman'ın "Persona"sını 3 YTL'ye almak epey sevindirici oldu ama Kutsişan (?)'ın albümünü alma cesaretini gösteremediğimiz için de içimizden bir şeyleri o dükkanda bıraktık.

Unkapanı'ndan Süleymaniye'ye çıkarken, o meşhur köşeli apartmanın yıkıldığını ilk defa birkaç hafta önce gene tesadüfen buradan geçerken farketmiştim. Etrafındaki bir iki bina daha yıkılmıştı ve Berk uyarmasa kafamı yiyeceğim taşla birlikte heralde bir daha o yıkıntıları göremeyecektim bile. Üstteki yokuştan alttaki yola koca koca taşlar atan çocuklar neredeyse bizi de kaza kurşununa kurban edecekti. Küçük sıpaların birkaç fotoğrafını çektikten ve yıkılan binalardaki evsahiplerinin "memleketlerine siktirip gittiklerini" öğrendikten sonra "ben de bi foto çekebilir miyim abi?" ısrarlarına dayanamayıp kamerayı çocuklara verdik. Her biri birbirlerini, Haliç'i ve bizi olmak üzere farklı konularda birer fotoğraflarını çektikten sonra elimizde komik ve flu bir Berk-Ömer resmi ile tam iftar vaktinde hıncahınç dolu Süleymaniye kurucularında aldık soluğu.



(miniklerinin objektifinden Berk ve Ömer)

Biz her ne kadar tutmadıysak da kendisinin bizi tutmasını temenni ettiğimiz ve "Ey Oruç Tut Bizi" şeklinde seslendiğimiz Süleymaniye Camii'nin karşısındaki kuruculardan birine yerleştik ve siparişleri verdik. Yalnız, foseptik sorunundan mı yoksa iftar vaktinde topluca kuru fasülye tüketiminin getirdiği biyolojik gerçeklerden ötürü mü olduğuna tam karar veremediğimiz nahoş bir koku da bize yemek boyunca eşlik etmekten çekinmedi. Akabinde, sanata doyan bünye, kuruya, pilava, bibere, acıya, suya, pideye ve çaya da doyduktan sonra keyfimiz iyice yerindeydi. Bu "otantik" günü nargile ve Türk Kahvesi eşliğinde klişelere meydan okurcasına tamamladıktan sonra gerisin Galata'nın yolunu tuttuk.



(Berk ellerini kaldırmış arkasındaki ışıkların resme girmesini engelliyor gibi görünse de, aslında bütün gün beklediğimiz bu kutsal yiyeceğe mütevazi bir secde pozisyonunda imana geliyor)

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin yanındaki "Esnaf Hastanesi Özel Business Hospital"a el salladıktan sonra Beyazıt'tan bindiğimiz tramvay bizi Sultanahmet'te indirmeye karar verince, Gülhane'den aşağıya doğru devam edip Sirkeci'de tekrar tramvaya binerek Karaköy'de, yeni başlayan yağmur eşliğinde muhitimize vardık. Cihangir'de iş arkadaşlarıyla içki içtikten sonra biraz da gecikmeli olarak yanımıza gelmeye karar verebilen (eğer birkaç ay önce Galip Dede Caddesi'nden kuleye doğru yürürken yolda bulduğumuz o koltuğu almasaymışız, takım elbisesiyle "yataklarda" oturmak istemediği için ziyaret kararını vermekte zorlanacak olan) Seçkin'le birlikte Fenerbahçe-Inter maçını 2 Fenerli bir Beşiktaşlı olarak 5. sınıfta Milliyet Sınavı yarışmasında kazanıp da ablama hibe ettikten yıllar sonra Galata'ya getirdiğim ve yarısı kırık bir antenle 10 kaplan gücünde sinyal alan televizyondan izledik.

Yorucu, keyifli ve uzun bir gün geçirmiştik. Geç kalktık ama nispeten erken yol aldık. Planladığımız aktiviteleri gerçekleştirmiş, araya bir de ekstradan bir yürüyüş ve yemek ziyafeti katmıştık. Fenerbahçe de kıskandıracak derecede iyi bir futbolla maçı kazanmıştı. Seçkin takım elbisesinin içerisinde, ben ve Berk de pis kıyafetlerimizin içerisinde mutluyduk. Sanırım, önemli olan da buydu.


(Seçkin'i jantili dünyaya erken kaptırdık.)

Tuesday, September 18, 2007

or

Sabah uyandığımda aklımda bir iki müze gezme fikri vardı. Dışarıda güneş vardı, "express"i aldım bir iki makale okudum. "Antrepo'ya mı gideyim, Pera'ya mı gideyim?" diye düşünürken Mehtap aradı. Morali bozukmuş, işten izin almış, Karaköy'e doğru geliyormuş. "Antrepo'ya gidelim" dedim. Bienal'de çalıştığımdan beri hala hiçbir sergi mekanını doğru dürüst gezmemiştim. Karaköy'e indim, yanıma bir adam yanaştı:

- Hocam, mektebin yerini biliyor musun?
- Hangi mektebi soruyorsun, birkaç mektep var bu civarda.

Hafifçe gülümsedi:
- Kerhane mektebini diyorum, dedi.
Tarif ettim, teşekkür etti, gitti.

Antrepo'yu gezdik, Mehtap'ın canı sıkkındı. Birkaç saat sürdü sergiyi gezmemiz, sonra Taksim'e çıkıp ofise uğradık. Mehtap'ı Taksim'e bırakırken Eniseler'in yanımdan geçtiğini gördüm. Enise'yi arayıp onların yanına çay içmeye gitti. Kazı Kazan oynadık, kazanamadıkça, Kazı Kazan'cı bizi kandırıp soyup soğana çevirdi. Yaklaşık 15 YTL kaptırdık ve hiçbir şey kazanamadık. Gizem geldi, Bengi geldi, "Difüzyon"cular olarak bir iki görüşmeye gittiler, peşlerine takıldım, sonra dağıldık. Galata'ya döndüm, müziğimi aldım, Teşvikiye'ye gidip ablamla ve babamla uzun bir aradan sonra beraber Beşiktaş maçı seyretmek için yola koyuldum. Bloc Party koydum kulağıma. Büyük Hendek Caddesi'nden Şişhane'ye otobüs durağına çıkarken cinsel kovalamaca ile meşgul olan iki köpek gördüm.

Otobüs beklerken mutlu ve coşkuluydum. Kele'nin sesinden Brighton'a yolculuk ediyordum. Kreuzberg'de icra ettiği anti-homoseksüelliğe karşı yaşadığı zorluklarla empati kuruyordum. Bir gün metrodan canhıraş bir şekilde kaçıp iyi niyetle Kreuzberg'e lahmacun almaya fırlarken arkamda yaşlar içinde bıraktığım bir çift güzel göz geldi aklıma. Otobüs geldi, eve gittim, Beşiktaş maçı kaybetti, canımız sıkıldı ama fazla umursamadık. Berk geldi, tekrar beraber Galata'ya döndük. Sabah bana soru soran adamı ve akşamki köpekleri düşündüm. Uçan kapluğmbaları düşündüm sonra da.

Wednesday, August 08, 2007

Son donemin siyasal gelismeleri

Doğumgünü hatıraları, yolculuk anıları, karında kelebekler uçuşan yazıları, canım cicimleri ve karanlık hisleri bir kenara koyarak, son birkaç ayda reelpolitikte neler oldu bitti, bir toparlamakta fayda var gibi.

Bundan sadece 3.5 ay önce nisan aylarının sonlarında Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile boğuşan, bol yapay gündemli bir siyasi Türkiye resmi vardı elimizde. Genelkurmay Başkanlığı'nın Internet sitelerinden yayınladığı muhtıra niteliğindeki yazı, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri sırasında "oy yeterliği" ve "katılım yeterliği" üzerine çıkan ve anayasalar üzeri hileler ile tam bir anti-demokratik çirkef oyununa dönüşen olaylar, düzenleten, düzenleyen, katılan, yayınlayan (basın), derleyen, toparlayan ve yorumlayanların tamamının bir şekilde statüko odaklı ve menşeili olduğu Cumhuriyet Mitingleri, akabininde TOKİ'li, bağımsızlı, "demokrasi gelecek"li seçim süreci ve sonunda şimdi içinde bulunduğumuz durum. Bu kadar karmaşanın içinde, bu karmaşa öncesi elimizde neler olduğuna, şimdi neler olduğuna ve neyin ne kadar değişip değişmediğine bakmakta fayda var.

Bütün bu süreç, hatırlamak gerekir ki, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri süreciyle alev aldı. Daha en başında neredeyse tüm AKP karşıtlarının ağzından tek bir söz çıkıyordu: "Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın!". Bu süreci izleyen ilk günlerde televizyonda bir haber programındaki röportajda Deniz Baykal'ın çıkıp "Anayasa'da daha önce uygulanmayan, tartışmaya açık bir hüküm bulundu, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'nde 367 milletvekilinin Meclis'te oylama için bulunması gerekiyor" tarzı bir sözle Sabih Kanadoğlu'nun açtığı tartışmaya gönderme yapmıştı. Bu tarihte 3 Kasım 2002 seçimlerinden beri, hiç bir şekilde yapıcı bir muhalefet uygulamayan bir CHP olduğunu unutmayalım. Hatta o süreç içerisinde kendi içinde de parti içi muhalefeti sindirmiş, Parti Kongresi'nde Deniz Baykal - Mustafa Sarıgül olayını yaşamış, aslında meclis içi sandale dağılımıyla birlikte taa 2002'den beri yaptırım ve muhalefet gücü belli olan bir CHP vardı. Eğer ki, AKP muhalifleri 2002 seçimlerinde alınan sonuçları değerlendirip bu geçen 4.5 yıl süre boyunca, zaten yapılacağı 7 yıl önce belli olan 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri üzerine hiç kafa yormayıp, durumun bu hale geleceğini ancak son 6 ay, 1 yıl içerisinde anlayabilmişlerse, burada ancak AKP'nin 2002'deki seçim başarısından ve malesef AKP'yi desteklemeyen kitlenin basiretsizliğinden söz edebiliriz. (Burada, 2002 seçimlerinin yarattığı temsil sorununa ve adaletsiz sandalye dağılımı tartışmasına girmeyeceğim, zira bu daha sonra sonuç bölümünde de ele alındığında kendini nötrleyen bir tartışma konusu olduğu ortaya çıkacak. Ayrıca, bu sandalye dağılımı adaletsizliğinden AKP kadar CHP de yararlanmak durumunda kalmış ve son 4.5 yıl içerisinde "seçim barajı" gibi konuların hiçbirinde adaletsizliği ortadan kaldıracak bir politika izlememişlerdir.) Bu durumda, 2007'ye gelirken CHP ya iktidarın çoktan yıpranmış olacağını bekliyordu, ya da son 4.5 ayda gerçekleşecek ve Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmayacak olaylar zincirinin oluşacağını zaten önceden biliyordu.

Velhasıl kelam, Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü gösterdikten sonra da sular durulmadı ve yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen seçimler süreci boyunca yaşananlar halen hepimizin aklında. Son Genel Seçimler'e geldiğimizde artık herkesin diline pelesenk olmuş "artık halk onları istediğini tekrar gösterdi" söylemine nasıl geldik? AKP oylarını nasıl bu kadar yükseltebilip, bu sefer adil olarak görünen bir meclis temsiliyetinde bu meşru pozisyonu nasıl elde etti, ve "Erdoğan Cumhurbaşkanı olmamalı, Gül'ün eşin Köşk'e çıkmamalı!" diye haykıran "fanatik" kesim nasıl oldu da şimdi "hakları artık sanırım bu, evet demokratik bir ülkede yaşıyoruz"a çark etti. Bu kesim gerçekten bu kadar "fanatik" miydi? Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler gerçekten kimlerdi?

Öncelikle Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler hiçbir şekilde toplumun genelini yansıtan bir kesim değildi. En azından, toplumun üretim düzeyinde görmeye alışık olduğumuz kesimini yansıtmadığı bir gerçek. Zaten bu "sokağa inenler"in de sayılarının tüm abartılarla birlikte, hiçbir şekilde gerçek bir "büyük kitle" oluşturmadığını bilmeliyiz. Bu kesim, aslında kaba tabiriyle "halinden memnun, gerçek anlamda maddi sıkıntıları olmayan ve sıkıntıları daha çok sunni ve yapay gündem maddelerinden oluşan" bir kesimdi. Cumhuriyet Mitingleri'nde herhangi birinde, "Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak, ama eşi hiçbir resmi geziye katılmayacak, sizin hayat standartlarınızda hiçbir eksilme olmayacak, hiç kimse dinin esasları ile günlük hayatta yargılanmak durumunda kalmayacak, hiçbir dini söylem içeren ideoloji veya kişiler hayatlarınızın pratik alanlarına müdahil olmayacaklardır" denmiş olsaydı, o kalabalık kendi kendini 3 saniye içinde imha edebilirdi. Eğer, "böylesine bir vaat ne kadar gerçekçi olabilir? Bu insanlar Gül'ün cumhurbaşkanlığı ile başlayan, AKP iktidarında ve Meclis Başkanlığı'nda (bu Meclis Başkanlığı işinin bürokratik olarak bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum) devam eden süreçte yavaş yavaş iliklerimi kurutacaklar" şeklinde bir tepki gelecek olursa, ben de bu soruya ancak "o zaman nasıl oldu da aynı basın örgütleri ve kitleler bu sorunları unuttular, demokrasi çığırtkanlığı içinde şimdi de örneğin DTP gibi partilerin Meclis'e girmelerini (DTP'yi ne kadar tanıyorlarsa..) kendi başarılarıymış gibi sahiplenip bir de üstüne üstlük 'DTP uzlaşmacı olsun' diyen insanlara dönüştüler?" şeklinde bir soruyla yanıtlayabilirim. Eğer bağımsız milletvekilleri ve DTP adına kazanılmış haklar varsa, bunlar Meclis'te daha fazla milletvekili sahibi partilerin suyuna giderek (tek yönlü) ve buyruğuna girerek savunulmayacak, aksine orada bulundukları süreç boyunca, siyasi olarak yanlış hareketlerde bulunmadıkları sürece kendi bekaları için kendi tabanlarını dinleyebilecek politikalar yürüteceklerdir. Politika üretemeyen ve gerçek bir söylemi olmayan partilerin bugün ne hale geldiğini gayet iyi görüyoruz. Muhalefet bilinci önemli bir bilinçtir, ve proaktif bir şekilde yürütüldüğü sürece, üslubu ne olursa olsun, neredeyes iktidar kadar yaptırım gücü olması beklenen bir iştir.

Dolayısıyla, buradan anlayabildiğimiz kadarıyla, sürekli basının pohpohladığı (onun da bir kısmının) Mitinglerin katılımcılarının ciddi söylemli bir proaktif kitle olamadığını farkedebiliyoruz. Bütün bu süreç boyunca DTP'nin tabanına kadar inmeye çalışan (ki din olgusu ve uzun vadede iktisadi istikrar söylemiyle bunu bir ölçüde kolaylıkla başarabilen) AKP'nin politika üreterek, kendini bu işten nasıl sıyırabildiğini gördük. Çok açıktır ki, bütün bu "anti" ve agresif süreç AKP'nin işine gelmiş

Sunday, August 05, 2007

waiting for the ..

yalnız bir yürüyüşe çıkacağım, hava almam gerekecek. gri bir gökyüzü olacak gene tepemde, kulağımda discman'im olacak hala ihanet edemeyeceğim. yeni bir cd yazmış olabilirim, Hamburg'daki ya da Berlin'deki gibi gri olma ihtimali yüksek olacak gökyüzünün. ürpermek istediğim için, çamurlu bir yağmurun yağıyor olmasını dert etmeyeceğim heralde. yeni bir albüm dinliyor olacağım, bordo ceketimin son ayakta kalan düğmesi kopmasın diye parmaklarım arasında sürekli kontol ederek oynuyor olurum heralde kendisiyle. muhtemelen İngiliz gruplarından birini dinliyor olabilirim, ya da cool New York gruplarından birini. üzgünüm ama serin bir havada soğukta tek başıma yürürken müzik zevkim geçtiğimiz son bir iki seneye göre çok da değişmiş olmayacak tahminimce. belki karışık cd'nin içine farklı bir iki janradan bir şeyler atarım.

yalnız en zor kısmı şehirlerin detaylarını hatırlamak. hatırlama kısmı zor değil, zor olanı en ufak detayı bile hatırlıyorken o an soluduğun havanın orada nasıl bir karışım içerisinde olduğunu bilmemek. aslında bilmemek de zor değil, işin en güzel yanı tahmin etmek zaten. eğer kuş olsaydım, zevk için uçuyor olmazdım. izlemek ve görmek için uçuyor olurdum. aynı anda nerede aynı renkleri yakalayabileceğimi görebilmek için uçuyor olurdum, sonunda da o kadar çok yorulurdum ki tünediğim ilk yerde daha önce hiç görmediğim bir şeyin farkına varmanın mutluluğunu yaşardım. çok sıcak bir yaz pazarında sadece güneyli ve zenc göçmenlerin meraklı bakışları arasında ürperdiğim Napoli sokaklarında karanlık bir sokağın ucunda köşede işlenen o kıyımı gördüğüm gibi bir şey olabilir. soğuk bir yağmurun altında, çamurların içinde debelenen bir güzellik. Hamburg'a yedini kere gidersem, bir gecemi Reeperbahn'da konaklayarak geçirmek istiyorum. Bir FC St. Pauli maçı çıkışı olabilir mesela. Bergen'de sokakta yatmaya karar verdiğim gecedeki gibi aniden bir yağmur bastırırsa, zatüre olmadığım müddetçe tadına varabilirim üşümenin. Aarhus'ta bir Mart soğuğunda çırılçıplak denize girdiğim anı anımsarım, ya da "Breakfast on Pluto"da Londra sokaklarında yalnızlığını kovuşturmaya çalışan çocuğun ürperişini düşünebilirim. Her zaman karşıt hisleri anımsayarak dilediği hislere kavuşabilmek insanoğlunun (veya tüm canlı tabiatının) en riyakar karakter özelliği olsa gerek.

İstanbul'un pis halini anımsarım yürümeye tekrar başladığımda. Kış günleri akşam iş çıkışı saatlerinde birkaç saat sonra Aksaray'dan Vefa'ya doğru, oradan Süleymaniye'ye ve aşağıya Unkapanı'na inerken bacalarda tüten isli havanın kokusunu düşünürüm. Fatih'in arka sokaklarından birinde çıkan bir kavgada yediği bıçağın dışarı püskürttüğü sıcak kanın soğukluğunu. Ya da Caddebostan'da veya Nişantaşı'nda sıcak kaloriferden sıkılıp camı açtığında bütün bu karanlığın içeri dolmasıyla gelen ürpertiyi. Sonra çok terlemeye başlayabilirim. Jeff Buckley koymuşsam cd'ye, muhtemelen o şarkıya geçer, Brügge'deki hostelde Rosario'yla tanıştığım gece, o uyumaya gittikten sonra Avustralyalı kızın hostelin giriş katındaki barda Grace albümünü çalmaya karar vermesiyle koridorda bir yandan kitabımı okurken, sadece birkaç gün önce Pere Lachaise'de yağmurlu bir günde ziyaret ettiğim ruhlar gelir aklıma. Jeff Buckley'nin ruhuna Fatiha okurum, dünyanın en iyi biralarından birini sipariş eder, buz gibi biramı içerim. Baharın son günlerinden Edith Piaf'ın filmini izlemek için sinemaya girmeden önce yaptığım telefon konuşmasını anımsar, bir cep telefonum olduğu fikrini tekrar aklıma getirirsem birine mesaj çekerim belki. Ya da mesajı yazar ve kaydederim.

Sonunda gene Cecom'u dinlerim bir noktada. Belki Motosiklet Günlüğü'nü hatırlarım, ya da belki lise sonda aldığım sinema dersinde çekmeye çalıştığımız uzun ve sıkıcı "long shot"ları. Likya Yolu'nda karla karışık yağmur, Gavurağılı'nın tepesindeki çorak araziye hayat veriyor olabilir, yapraklar çamura karışınca garip bir kokuya bürünüyorlar. Nehire bozuk para atarım, eğer bir yerlerden kuzey denizine, oradan misal Elbe'ye karışır da, sonra karaya çıkıp otostop çeker güneylere iner, İtalya'dan bir gemiye binip de Kuzey Afrika'ya geçerse bozuk para, belki sonrasında kervanlardan biriyle cangılların içinden daha da güneye, karşıya Arjantin'e ve sone en güneye Ushuaia'ya ulaşır param. Deniz fenerinin ışığı yansır üzerinden, bir gemicinin gözünü alır, İspanyolca bir küfür sallar gemici, balgamını fırlatır okyanusa, sonra da Norveç'ten ithal ettikleri somonlu sandviçini yer. Global bir dünya tabii bu.

En güzeli, kimselerin olmadığı sakin bir köşe bulurum kendime. Hiç bir binanın bile olmadığı bir yer. Belki otoban kenarı gibi bir yer olabilir, ya da bir kamping bölgesi. Hiç gitmediğim en uzak yerleri düşünürüm. 2008 için koyduğum İstanbul-Katmandu planını gözden geçiririm. Eğer vakit geçmemişse ve ben çok yaşlanmamışsam. Ya da umrumda bile olmaz yaşlılık, "koy götüne" der yürümeye devam ederim nasolsa gerekirse. Eğer sızıp kalmazsam bir köşede Bukowski gibi, ya da evinden kovulmuş bir Beckett gibi. Seyrettiğim güzel filmleri ve seyrettiğim kötü filmleri düşünürüm. Yaşadığım abzürd anıları. Berlin'de master programlarına başvurmak için şansımı denediğim günlerden birinde, Internet'te bir üniversitedeki "öğrenci bilgilendirme günleri" başlığı altında bölüm tanıtımı sanıp kalkıp gittiğim olayın, final sınavları öncesi ders değerlindermesi örneğinde olduğu gibi. Fantastik gerçeklik sendromunu yaşarım. "Medya yönetimi" tanıtımı diye gidip 5 Alman kız ve düzgün İngilizcesiyle ders anlatıp benim nereden ve neden oraya geldiğimi kestirmeye çalışan ama varlığımı yadırgamayan Alman hocanın anlatımında Leonard Bernstein hakkında izlediğimiz belgeseli anımsarım. Bir 80'ler Atıf Yılmaz filmindeki gibi, karanlık bir dekorun içinde, hiç de ait olmadığı bir yere konuşlanmış bir karakter gibi biraz dışarıdan, ama biraz da katılımcı olarak takip ederim. Aynen hayatın tümüne yaydığım tarz gibi.

My Morning Jacket varsa eğer cd'de, Danimarka'da bunalıp saatlerce bisiklet sürerken ağlamaya başladığım anları hatırlayıp sırıtabilirim. Nostaljiden sıkılıp kendime güzel bir küfür sallayabilir veya tekrar "Hey You" yu üstüste 45 kere dinleyebilirim. Dünyanın en basit ve güzel sololarından birinde tekrar kendimden geçerken, eski sevgililerimi, eski şehirlerimi, ayaklarımın altındaki nasırı, yapmam gereken işleri ve tanımadığım herkesi düşünürüm. Noviembre'yi, Im Juli'yi düşünürüm, sonunda ne düşüneceğini düşünerek hiçbir şeyin düşünülemeyeceği fikrini tekrar anımsarken, hayatın milyarlarca bilinmeyenli basit bir algoritmik denklemden oluştuğunu hatırlarım. "Fountain"ı ikinci kez seyrettiğimde Aronofsky'ye karşı oluşacak hayranlığımı bildiğim için, ikinci kez seyretmeyi tekrar ve tekrar ertelerim. Bir galeriye girerim, belki Bauhaus Archiv gibi içinde renk odaları olan eğlenceli bir şeydir, belki Prada gibi sıkıcı ve kocaman bir müzedir, belki "bu resimde ne anlatmış anlayabildin mi?" diye soran Fransız kıza cevap verirken yanımdan uzaklaştığını farkederim. Belki bütün duvarlar, resimler ve heykeller teker teker uzaklaşmaya başlarlar. Bergama elimin altından kayıp gider, İştar Kapısı yerle bir olur, bisikletin tekerleri parçalanır, bordo ceketimin son düğmesi kopar, çığlık atarak aşağı düşen insanların görüntüleri siyah kareler halinde birer birer ekranda patlar, karnaval sona erer, herkes evinin yolunu tutarken ortada kocaman bir boşluktan başka hiçbir şey kalmadığını gördüğümüzde hüzünle birbirimize bakar, yakınlaşırız insan alemi olarak. Gider soğuk bir bira söyler, televizyonu açar, Abramovich'in kibirli bakışının altında Chelsea'nin yediği gole sevinirken, Putin'in yeni bir gaz anlaşmasına imzası haberi altyazı geçtiğinde Berlin'i soğuk kış günlerinden ikiye bölen duvara okkalı bir küfür sallar, eski radyo programlarımdan birinde çaldığım bir şarkıya geçerim cd'de.

Wednesday, July 18, 2007

New York esintisi

New York.. Hiç gitmediğim ama iliklerime kadar soluğunu ve soğuğunu hissettiğim yer. Kim bilir ne zaman ziyaret edeceğim, 6 ay sonra, 6 yıl sonra? Amerika’nın öbür ucundan, Seattle’dan yayılan grunge akımının ortasında, enetelektüel yanlarıyla icra ettikleri art rock tarzı müzikleriyle 1994 yılında Daydream Nation’ı yayınlayarak, ön ergenlik dönemlerinin sert travmalarını, ilk üniversite yıllarının en heyecanlı konser anılarını yaşatan Sonic Youth’u düşünüyorum New York denince. Manhattan’da veya Brooklyn’de yüzlerce ara sokaklardan birinde, bir apartmanın bodrum katında “garage rock” icra eden bir müzik grubu. The Strokes bile olabilir. Hamburg’da son Sonic Youth albümünü (Rather Ripped) aldığımda, yaza merhaba diyen hafif serin bir hava vardı. İçinden buz gibi “cool” Thurston Moore yorumları çıkacağını biliyordum. Antony and the Johnsons, New York’ta şekil bulmuş bir grup. Antony, New York’un melankolisini, kaosunu yaşarken gezdiği onlarca yer gibi bundan sonra İstanbul’u ve özellikle Yerebatan Sarnıcı’nı da hissederek besteleyecek yeni şarkılarını. Yeah Yeah Yeahs, eski kız arkadaşıma inat yeni bir albümle girecekler tekrar New York sahnesine. Hem de, cazın İstanbul’a örnek olabileceği derecede yaygın müzik ortamına, çünkü sadece post’larla ve proto’larla tasfir edilemeyecek kadar çok çeşitli janraların harmanlandığı yer. Ya da öyle olsa gerek?..

Buz gibi bir New York akşamında karların üzerinde kayarken çıkacak Parker Kindred karşıma. Biraz dalga geçiyor olacak hayatla. Soğuk olduğu için post-rock dinliyor olabilirim, Danimarka’da bana eşlik eden güzel gruplardan birini. Belki hayatımın kadınına da orada rastlayacağım. Tom Waits “I like my town, with a little drop of poison” derken, İstanbul’da her tarafı bilinmeyen başka bir yere çıkan ara sokakların bilmecelerini hatırlayacağım. Son yıllarda izlediğim tüm filmlerdeki İstanbul’u gözümün önünde tekrar canlandırıp yaşatarak. Cecom parçasını duyacağım belki bir yerlerde. Avrupa gibi olmayacağını biliyorum. “Fatih Akın’ı bulacağım” diye yola çıkıp, ufak bir şehrin ufak mahallelerinde bilindik hikayelere rastlamayacağım. “İstediğim zaman dönerim” demekten vazgeçmiş olacağım muhtemelen, “istediğim zaman Latin Amerika’ya gidebilirim” deme imkanım olacak sanırım ama. Bir Jim Jarmusch filminde olduğu gibi kuzeyden güneye kat ederek yapacağım belki bu yolculuğu. Yıllardır aklımda olan “karavan kiralama” fikriyle ve arkadaşlarımla ya da basit bir otostopla. Belki Parker’ın kamyoncu arkadaşlarından biriyle. Batıdan doğuya doğru olmayacak bu sefer işte yolculuk...

Friday, July 13, 2007

Antony and the Johnsons Serisi:

Antony and the Johnsons Serisi:

Bölüm 1 -

Hayatımın en kısa ama en keyifli işlerinden birinin ardından tatlı bir yorgunlukla bakıyorum elimdeki CD'nin kapağına, içindeki kartonete ve kutunun içine özenle sıkıştırmaya çalıştığım kağıt parçasına. Üzerinde çeşitli yazılar, işaretler, temenniler, tebrikler ve yüzlerce minik fotoğrafın bulunduğu kağıt parçasına.

Hangi kafa karışıklığı ve sıkıntı anı içerisinde başvurduğumu bile hatırlamıyorum ama, "rehberler için toplantı yapılacak" dendiğinde ilk toplantı için ertesi gün Adalar'a gitme programımızı iptal edememiş, ikinci toplantı içinse Ankara'daki düğünü ekememiştim. "Heralde en kötü işleri verecekler" diye düşünürken de, daha önce birkaç kez dinlediğim ama kendimi henüz hiç kaptırmamış olduğum bu muhteşem grupla çalışacağımı bilmiyordum. Aslında 14. Uluslararası Caz Festivali'nde aldığım rehberlik görevinin ilk etabı o kadar da iç açıcı geçmemişti. Yaka kartımın sağladığı imkanlar dahilinde 3 Temmuz akşamı bir şekilde Blonde Redhead konserini izleyebilmiş olmanın keyfini sürmekle birlikte, ertesi gün başlayacağım işin ilk etabının sancısız geçmeyebileceği fikrine de alıştırmıştım zaten kendimi...
4 Temmuz 2007 öğleden sonrasında, Bryan Ferry'nin teknik ekibini havalimanında karşılarken aklımda aynı havalimanın kapısında sadece birkaç ay öncesine kadar elimde çiçeklerle nasıl beklediğimi düşünüp sıkılmakla meşguldüm. Teknik ekibin eşyalarının dikkatlice kamyona yüklenmesindeki tutumu sırasına anlamıştım teknik ekibin menajerinin ne kadar sorunlu bir İngiliz olabileceğini. İlk akşam yemek programı olmadığı için grubu otellerine yerleştirdikten sonra, biz rehberler de muhteşem bir Robert Plant & the Strange Sensation konseri için Harbiye Açıkhava'ya yönlendik.

5 Temmuz ise çok zor bir gündü. Bryan Ferry'nin konserinden ötürü tüm gün Açıkhava'da soundcheck ve konser hazırlaklarını beklerken vakit geçmek, sıcaklık ise hiç bitmek bilmiyor gibiydi. Teknik ekipte kıyak elemanlar da vardı. Braveheart'tan fırlamış gibi uzun saçları ile bas amfilerindeki sorunu çözmeye çalışan esas ses teknisyeni Bit gibi... Ama menajer Jason çekilmez çileydi. Tam bir kibirli İngiliz. Profesyonel, ama sanatçı tayfasından değil de teknik tayfadan olduğu için de, e biraz odunvari. Konser sorunsuz geçti neyse ki, ama sonrasında ufak bir ulaşım sorunu yaşadık ki, bahsetmeye gerek bile yok.

Bryan Ferry'nin rehberlik işini keyifli kılan her şey 5 Temmuz gecesi yaşandı. Bit'le birlikte Nevizade'de biraz takıldıktan sonra, diğer rehberin eşlik ettiği Ferry'nin grubunun yanına gittim (teknik ekip kesinlikle grupla birlikte takılmıyordu. 62'lik Ferry ise, 27'lik kız arkadaşı ve menajeriyle birlikte, hiç kimseyle beraber takılmıyordu bile!)

Bir iki biradan sonra ismini bir yerlerden çıkardığım ama ancak birkaç cümleden ve belaltı esprilerden sonra kim olduğunun farkında vardığım mühim bir adam duruyordu karşımda:

Guy Pratt. Grubun basçısı. "Başka kimlerle çalışıyorsunuz?" muhabbetinin üzerine, tam da geçen sene sık Hamburg ziyaretlerimin en önemlilerinden birinde, o unutulmaz David Gilmour konserinde Gilmour'un yanında basıyla takılan adamın Pratt olduğu yavaş yavaş hafızamda tekrar yer buldu. Evet, karşımda 1986'dan sonra Pink Floyd'a basıyla eşlik eden, Pulse'dan sonra da Gilmour'la takılmaya başlayan, ve Gilmour'un "On an Island" turunda Hamburg Kültür ve Kongre Sarayı'nda yollarımızın kesişmiş olduğu Guy Pratt vardı. Hem de Pink Floyd'un klavyecisi ve halen Gilmour'la turlayan muhteşem Rick Wright'ın da kızıyla evdi, ve bu Pratt denilen kıyak adamın cep telefonunda Wright'ın torunu, yani kendi kızının tatlı mı tatlı bir resmi vardı. Biraz duygulandım sanırım o sırada. Hattın öbür ucunun ilgilenmek istemediği başarısız bir telefon görüşmesi denemem oldu. Sanırım, o heyecan dolu güzel anımı yalnız yaşamanın tadını çıkarmalıydım.

Roger Waters, David Gilmour çekişmelerinden Syd Barrett'ın ölümüne kadar her şeyi konuştuk. Arada söz hep bir yerde alkol, belaltı muhabbetler, İngiltere'nin boktan havası ve benim gelecek sorularıma dahi geldi ve ben bu sarhoş olmakla meşgul adamı sadece 3-4 saat sonra, sabahın 7'sinde otelinden alıp havalimanına götürecektim. Bu cool İngiliz, gruptan ayrı uçacak, grup gibi Londra'ya değil, Manchester'a (Madchester'a) gidecek, Johnny Marr ile buluşacak ve New Order'ın basçısının düğününe gidecekti. İşte sırf bu muhabbet için bile Jason denilen gıcık İngilizle uğraşmaya değerdi ki, daha konuşmayı isteyebileceğim birçok şeyi ertesi sabaha ertelediysem de, sabah anca uyanıp, havalimanı transferimizi yapan arabanın arka koltuğunda sızan Pratt'le havalimanında sıkı bir şekilde vedalaşmak durumunda kaldık. Tekrar müzik organizasyonlarının içinde olduğum için mutluydum sanırım.

Haftanın başında, 2 Temmuz'da, Danimarkalı birkaç arkadaşımız "geleneksel" İstanbul ziyaretlerini gerçekleştiriyorlardı ve ben onlarla sadece 1 gün takılabilmiştim. Beklemediğim bir şekilde Ferry'nin grubundan sonra Antony and the Johnsons'la da çalışma işim çıktığı için, daha da fazla görüşme şansımız çok olmayacaktı. Guy Pratt'i yolladıktan sonra aynı gün Ferry'nin grubunu da yollayarak Danimarkalılar'ın yanına gittim. Antony and the Johnsons yüzünden keyfim kaçmıştı ama önümde hayatımın en zevkli işlerinden biri olduğunu henüz bilmiyordum. Zaten bizimkiler de o gece İstanbul'dan ayrılıyorlardı. Sirkeci'de gene kendimizi en güzel hissettiğimiz anlardan birinde vedalaştık, ben o büyülü garın güzel atmosferinde gene raylara bakakalırken, dans etmeye doğru yollanıyorduk ve önümdeki 5 harikulade günün neler getireceği hakkında en ufak fikrim bile yoktu henüz...

-------------------------------------------------------------------------------------

Bölüm 2 -

7 Temmuz 2007 sabahına uyandığımda birçokları gibi 07.07.07 "çılgınlıkları" ile ilgilenmediğim gibi artık haftanın günleri kavramının da tekrar göreceli ve nispeten manasız bir tavır takındığını hissetmeye başladım. Aslında, sabah vakıftan rehber sorumlusu Ayşe'yi arayıp, "benim Antony and the Johnsons işi yattı mı?" diye sormasaydım, onun Avea hattıma attığı mesajı belki ancak günler sonra okuyacaktım...Velhasıl kelam, Derya, Berkut Ay ve Bahar'dan oluşan yeni bir rehber grubuyla Antony ve Johnson'ları karşılamak için hafta içerisinde 4. kez Atatürk Havalimanı'nın yolunu tuttum. Cumartesi öğleden sonrası, ülkemize teşrif edecek yeni bir Brezilyalı futbolcu bekleyen canhıraş kalabalıkvari bir doluluk göze çarpıyordu havalimanında. Frankfurt, Berlin, Düsseldorf gibi muhtelif Alman şehirlerinden ardarda inen uçaklar, yollarını nicedir gözleyen sevenleri ve akrabalarına kavuşturuyordu bekleyenleri. Biz ise heyecanla karşımıza nasıl bir şey çıkacağını beklerken bir yandan kalabalığı delmeye, bir yandan gözlerimizi çıkış kapısından ayırmamaya çalışıyorduk. Bereket, Antony zaten gözden kaçırılabilecek gibi birisi değildi, her ne kadar grubun ardından en arkadan çıksa dahi, gelişi yaklaşık 50 m. öteden bile seçilebilecek kadar belirgin bir yapıya sahipti sevgili Antony.

Karşımda gene sinir bir İngiliz veya en iyi ihtimalle New York'un sanat camiasından hafif ukala bir menajer beklerken, Serena isminin sarışın bir İtalyan bayana ait olacağını düşünememiş olmaktan dolayı utandım. Yaklaşık 1 saat boyunca bavul beklemiş bir grubun menajeri olarak gayet güleryüzlü bir hali vardı ki, bu iyiye işaret olmalıydı. Grup teker teker toplandıktan ve eşyaları ayrı bir minibüse yerleştirildikten sonra tüm grup ve Antony ile "sekreteri" de tek bir otobüsle otellerine götürüldüğüne göre, elimizde epey üniter, birlikte olmaktan keyif alan ve fazla sorunlu olmayacağa benzer bir grup vardı. Hem ilk akşam için yemek alternatifleri bile yapılmıştı ki, henüz halihazırda "acaba bu adamlar yanlarında takılmamızı isteyecekler mi? bizden rahatsız olurları mı?" suallerinin arasında bir anda kendimizi akşam yemeğinde Asmalımescit'te Sofyalı'da grupla beraber iki masa halinde yemek yerken bulduk. Grup, Antony dahil olmak üzere 10 adet müzisyenden, 3 teknisyenden, 1 adet menajerden, 1 adet müzisyen eşinden ve 1 adet Antony'nin sekreterinden oluşuyordu. İlk geceki yemeğe katılmayan Antony ve sekreterinin maceralarını biz de ilk defa, ertesi akşamki konserde Antony'nin ağzından sahneden dinledik... İlk gecenin finali, ses teknisyenlerinden Davide ve ışıkçı Matt'le birlikte ufak bir Taksim turuyla sonuçlandı benim için...

Davide: 2 İtalyan ses teknisyeninden İngilizce konuşabilen olanı. Kendisi sahnenin hemen yanındaki ses kontrol masasından sorumlu olduğu gibi, genel olarak setin hazırlanmasında ve ampli ve mikrofon gibi diğer ekipmanların hazırlanmasında sorumluydu. Sanırım bir kardeşi vardı, İspanya'ya gitiğinde İspanyollar'la İtalyanca-İspanyolca karışımıyla anlaşan. Yabancı dil öğrenme ve gezmeye merakı vardı, İstanbul'a ilk defa gelmişti.

Matt: Matt, Avustrulyalı bir ışık teknisyeniydi. Londra'da yaşıyordu, daha önce Amerika'da da bulunmuşluğu vardı. Londra'da yaşamayı seçmesinin nedenini, "daha büyük işler yapabilmek için gitmem gereken yeri düşündüğümde Londra en iyi seçimdi" olarak belirtmişti. En son bıraktığımda halen "Türkiye'nin Avrupa tarafı (Rumeli) ve Asya tarafında (Anadolu) aynı ulusal bayrak mı kullanılıyor?" gibi bir soru soruyordu Topkapı ziyareti sırasında. Belki çok fazla ışıklara bakmaktan mı başı dönmüştü?

8 Temmuz 2007, 14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin en prestijli günlerinden biriydi. Saat 20.00 başlayacak Jose Gonzalez ve 22.00'de takriben festivalin gözdezi olacak Antony and the Johnsons konseri için muazzam bir mekan seçilmişti: Harbiye'deki Surp Agop Hastanesi'nin yanındaki Şan Tiyatrosu. Bahar'dan aldığımız bilgilere göre:

19. yüzyılda inşa edilen hastanenin bu bölümü 1950'lerde tiyatro alanı olarak kullanılmaya başlamış. Politik sebeplerden dolayı 1980'lerde yakılan binadan geriye tuğladan duvarları, açılan tepesinden geriye kalan, bir zamanlar binanın tepesini taşımakla yükümlü çelik yapılar kalmıştı. Bu haliyle, mekan, kubbesi açılmış ilahi bir ibadet alanına benziyordu...

Sabahleyin Berk'le birlikte Asmalımescit civarında kahvaltı edinmeye giderken, grubun bateristi Parker'a rastladık, daha sonra yanımıza katılan saksofoncu/gitarist Will ile birlikte kahvaltı ederken, Parker ve Will bir ara kendilerini New York müzik endüstrisinin tanınan simalarının muahbbetine kaptırdılar. Sadece birkaç saat sonra, daha önce defalarca olduğu gibi fotoğraf makinemi yanıma son dakikadan almaya vazgeçerek kararıma bolca küfür ettiğim bu özel günde grubu saat 13.00 gibi soundcheck için mekana getirdik. Havanın sıcaklığı bile bu muazzam mekanda soundcheck'i beklemeyi sıkıcı yapamazdı. Bir yandan yıkık binanın duvarlarının içindeki yıkık tuvaletlerden binayı keşfe çıkarken diğer yandan akordlarını yapan yaylı çalgılar ve piyanonun büyüleyici tınıları eşliğinde sanki ruhani bir yolculuğa çıkmıştım. Saat 16.00 gibi teşrif edip 15 dakikalık prova için grbunun başına geçen Antony söylemeye başladığında ise hepimiz olduğumuz yere çakılmış, olan biteni algılamaya çalışıyorduk.

Rob Moose: 3 viyolinciden biri ve grubun akustik gitaristi olan bu kabarık saçlı genç İngiliz müzisyenle ilk kişisel temasım, soundcheck'in ortasında "gitarımın jak girişindeki mikrofon bozuk, otelimizin oradaki (Tepebaşı, Tünel'i kastediyor) müzik marketlere gidip baktırabilir miyiz?" sorusuyla oldu. Daha sonra kendisine pazartesi gecesi saat 04.00 civarlarında otelin lobisinde bizlere viski ikram ederken eşlik edecektik ki, üzerindeki çekingenliği çabucak atan Rob, grubun hareketli ve etkin genç elemanlarından biri olarak ön plana çıkıyordu. Grubun geri kalanının olduğu gibi, Rob'un da Antony'ye karşı müthiş bir hayranlığı vardı.

Parker Kindred: İşte grubun en kıyak adamı. Bu adamla, havalimanından otele giderken, kafile otele geldiğinde, dışarıda sigarasını içip otele girmesinden hemen önce muhabbet ettik. Fanilesiyle dolaşan Parker'ın bana sorduğu ilk soru "hava hep çok sıcak olacak mıydı?" idi. Biraz çekingenlikle, "sanırım" cevabını verdiğimde "çok güzel, güneş çok iyidir" tarzı bir cevap vermesini beklemiyordum. Sanırım New York'ta çok üşüyormuş. Parker 34 yaşında bir müzisyen. 20lerinde alkolden uyuşturucuya çeşitli triplerde gidip gelen Parker 3 yıl önce alkol dahil olmak üzere sigara dışındaki her şeye "dur" demiş. Dışarı çıktığımızda soda içiyor, ama 20lerinde kanına karıştırdığı yeterli derecede alkol ve diğer maddeler sanırım bir 10 yıl daha her halükarda "doğal sarhoş" olarak dolaşmasına yetecek. Tam bir "kafa adam". Her türlü muhabbete ciddiyetle katılabildiği gibi, gerekli yerlerde boşverip makaraya alabilen ve grubun diğer elemanlarıyla rahatça şakalaşan bir tip. Zamanında The Strokes gibi gruplarla da bir ara takılan Parker hakkında daha nice anektod var ilerleyen satırlarda...

8 Temmuz 2007 gecesi İstanbul, son yılların en güzel konserlerinden birine Şan Tiyatrosu'nda ev sahipliği yaptı. Grup soundcheck'ten sonra, konserden ve akşam yemeğinden önce son kez otele dönerken Antony bana yaklaşıp Bülent Ersoy'u tanıyıp tanımadığımı sordu. Sadece birkaç saat sonra Bülent Ersoy hakkında sahnede yapacağı bütün samimi itirafların çıkış noktası olan muhabbet tam da buydu (Konser bölümünde buna deyineceğim). Antony ve sekreterinin iştirak etmediği Borsa Lokantası'nda yenen akşam yemeğinden sonra saat 22.00deki konser için saat 21.15 gibi Harbiye'ye hareket ettik. Önümüzde büyüleyici bir konser vardı...

"Antony'nin sekreteri"
Colin: Colin'in görevi, transseksüel (ya da "transgender") Antony'ye özellikle huzur aradığı anlarda eşlik etmek. Bazen gruptan ayrı olduğu zamanlarda Antony'le beraber takılmak, genelde otelde onun yamacında bulunmak ve muhtemelen daha bizim bilemediğimiz bir çok detay... Antony kadar kırılgan ve masum değil. Konuşmayı, sormayı ve öğrenmeyi seviyor. Fazla "not tuttuğunu" görmedim ama eminim ki Antony'nin sanatsal ve aslında yaşamsal varlığında önemli bir yer tutuyor olmalı.


-------------------------------------------------------------------------------------

Bölüm 3 - 8 Temmuz akşamı Jose Gonzalez saat 20.00 sularında konserine başlamışken, Jonhson'larla birlikte Harbiye'de Borsa Lokantası'nda iki masa için, en çabuk şekilde vejetaryenler için farklı, tavuk/et/balık (3 çeşit balık) seçenekleri için farklı kombinasyonlar hazırlayarak sipariş vermeye çalışıyorduk. Antony ve Colin (sekreter) bizimle yemeğe katılmamışlardı. Antony, konser öncesi heralde yalnız kalmak istiyordu.

Saat 21.10 civarında lokantadan ayrılıp Şan Tiyatrosu'na gidişimizi, sahnenin hazırlanışı, kulisteki heyecanlı dakikaları ve konserin başlama anını bile anlayamadan, kuliste en az bir rehber olarak beklemek için gönüllü olduğumda, menajer Serena "ne işin var burada, git konsere seyret" diyerek bana yapabileceği en büyük iyiliklerden birini yaptı sanırım. Mekan hıncahınç doluydu. Sabırla Antony & the Johnsons'ı bekleyenler daha ilk şarkıdan kendilerini kaptırmışlardı. Ben izleyici tarafına geçtiğimde ise Antony şarkılar arasındaki samimi ve uzun sohbetlerine başlamıştı bile. İlk hikayesi, gruptan ve bizden ayrı geçirdiği bir önceki gece yaşadıklarıyla ilgiliydi. Bütün yumuşaklığı, heyecanı ve kırılganlığıyla anlattı:

- İstanbul'a ilk defa geliyorum. Burası büyüleyici bir yer. Dün gece, ilk gecemde tuhaf bir olay yaşadım. Sekreterimle birlikte (seyirciyle birlikte güler) Sahra isimli bir bara gittik. Bir adam beğendim ve sekreterime "galiba beni kesiyor" dedim. O da bana "galiba beni kesiyor" dedi. Onu derhal yukarıya içki almaya yolladım; biraz sonra yakışıklı adam yanıma gelip çakmak istediğinde sigara içmediğim için ona yanıt veremedim (bu sırada sanki o an bu üzüntüyü yaşıyormuş gibi ağlamaklı olarak devam eder hikayeye). Colin geri döndüğnde, "derhal çıkalım" dedim ve adamın bizi takip ettiğini gördüm. Daha sonra rastladığımız biriyle konuşurken bize saldırabileceğini anladık, çok karanlık ve garip bir sokağın ortasında eğer o adamla yalnız kalsaymışız, öldürülebilirdik. Ama bize yaklaşan bu diğer kadın hayatımı kurtardı...

...ve Antony "my life was saved in Istanbul" isimli minik kuplesini icra eder!

Mekanın kutsallığının hemen farkına varan Antony seyirciye ara sıra işveli bir şekilde teklifte bulunur: "Burada 2000 kişilik bir grup olarak neler yapabileceğimizin farkında mısnız?!". Aslında Antony büyüleyici sesiyle, o 2000 kişiyi adeta hipnotize ederek çoktan bir şeyler yapmaya başlamıştı bile. O an neler hissettiğimi tarif etmem çok zor sanırım. Daha sonra birçoklarının da aynen ifade ettiği gibi, sanırım ağlamak üzereydim. Kırmızı tuğlalar akşam loşluğunda bordoya çalarken, karanlık gökyüzü ve parlayan yıldızların altında ışıldayan binanın çelik yapıları, göğe doğru yükselen ilahiler, Parker'ın davul atakları, Rob'un akustik tınıları, Julia'nın yaylıları, Doug'un saksofonu, Will'in akordeonuyla birlikte en derin hisleriyle yaşayan tüm organizmaların dahi sıklıkla ziyaret etmediği diyarlara götürüyordu savunmasız ruhlarımızı. Bazı sarhoşluk anlarımda gözlerimi kapatıp yaptığım gibi, ruhumu salık verip, uzak diyarlardaki hayallere doğru uçmak, bedenimi olduğu yerde bırakıp, diğer yüzlercesinin yaptığı gibi tavandaki boşluktan dışarıya taşmak istediğimi hissettim...

Antony Bülent Ersoy'a olan hayranlığını anlatmaya başladığında, sanırım çoğunluk sadece samimiyetinden ötürü gülüyor, gene de şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Antony daha sonra bu hadiseyi "acaba çok şey mi anlattım? İnsanların tepkisi kötü müydü?" şeklinde bir alınganlıkla da andıysa da, "Bülent Ersoy'a hayranım, o tam bir kraliçe, onun gibi birine sahip olduğunuz için çok şanslısınız" kelamlarının kimseyi incittiğini düşünmüyorum. Grubun, konserden sonra ağız birliği etmişcesine "morali çok iyiydi, dolayısıyla çok iyi bir konser olduğunu hissettik" açıklamaları sadece dinleyicilerin değil, herkesin bu etkinlikten hoşnut olduğunun kanıtı gibiydi.