Wednesday, August 08, 2007
Son donemin siyasal gelismeleri
Bundan sadece 3.5 ay önce nisan aylarının sonlarında Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile boğuşan, bol yapay gündemli bir siyasi Türkiye resmi vardı elimizde. Genelkurmay Başkanlığı'nın Internet sitelerinden yayınladığı muhtıra niteliğindeki yazı, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri sırasında "oy yeterliği" ve "katılım yeterliği" üzerine çıkan ve anayasalar üzeri hileler ile tam bir anti-demokratik çirkef oyununa dönüşen olaylar, düzenleten, düzenleyen, katılan, yayınlayan (basın), derleyen, toparlayan ve yorumlayanların tamamının bir şekilde statüko odaklı ve menşeili olduğu Cumhuriyet Mitingleri, akabininde TOKİ'li, bağımsızlı, "demokrasi gelecek"li seçim süreci ve sonunda şimdi içinde bulunduğumuz durum. Bu kadar karmaşanın içinde, bu karmaşa öncesi elimizde neler olduğuna, şimdi neler olduğuna ve neyin ne kadar değişip değişmediğine bakmakta fayda var.
Bütün bu süreç, hatırlamak gerekir ki, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri süreciyle alev aldı. Daha en başında neredeyse tüm AKP karşıtlarının ağzından tek bir söz çıkıyordu: "Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın!". Bu süreci izleyen ilk günlerde televizyonda bir haber programındaki röportajda Deniz Baykal'ın çıkıp "Anayasa'da daha önce uygulanmayan, tartışmaya açık bir hüküm bulundu, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'nde 367 milletvekilinin Meclis'te oylama için bulunması gerekiyor" tarzı bir sözle Sabih Kanadoğlu'nun açtığı tartışmaya gönderme yapmıştı. Bu tarihte 3 Kasım 2002 seçimlerinden beri, hiç bir şekilde yapıcı bir muhalefet uygulamayan bir CHP olduğunu unutmayalım. Hatta o süreç içerisinde kendi içinde de parti içi muhalefeti sindirmiş, Parti Kongresi'nde Deniz Baykal - Mustafa Sarıgül olayını yaşamış, aslında meclis içi sandale dağılımıyla birlikte taa 2002'den beri yaptırım ve muhalefet gücü belli olan bir CHP vardı. Eğer ki, AKP muhalifleri 2002 seçimlerinde alınan sonuçları değerlendirip bu geçen 4.5 yıl süre boyunca, zaten yapılacağı 7 yıl önce belli olan 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri üzerine hiç kafa yormayıp, durumun bu hale geleceğini ancak son 6 ay, 1 yıl içerisinde anlayabilmişlerse, burada ancak AKP'nin 2002'deki seçim başarısından ve malesef AKP'yi desteklemeyen kitlenin basiretsizliğinden söz edebiliriz. (Burada, 2002 seçimlerinin yarattığı temsil sorununa ve adaletsiz sandalye dağılımı tartışmasına girmeyeceğim, zira bu daha sonra sonuç bölümünde de ele alındığında kendini nötrleyen bir tartışma konusu olduğu ortaya çıkacak. Ayrıca, bu sandalye dağılımı adaletsizliğinden AKP kadar CHP de yararlanmak durumunda kalmış ve son 4.5 yıl içerisinde "seçim barajı" gibi konuların hiçbirinde adaletsizliği ortadan kaldıracak bir politika izlememişlerdir.) Bu durumda, 2007'ye gelirken CHP ya iktidarın çoktan yıpranmış olacağını bekliyordu, ya da son 4.5 ayda gerçekleşecek ve Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmayacak olaylar zincirinin oluşacağını zaten önceden biliyordu.
Velhasıl kelam, Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü gösterdikten sonra da sular durulmadı ve yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen seçimler süreci boyunca yaşananlar halen hepimizin aklında. Son Genel Seçimler'e geldiğimizde artık herkesin diline pelesenk olmuş "artık halk onları istediğini tekrar gösterdi" söylemine nasıl geldik? AKP oylarını nasıl bu kadar yükseltebilip, bu sefer adil olarak görünen bir meclis temsiliyetinde bu meşru pozisyonu nasıl elde etti, ve "Erdoğan Cumhurbaşkanı olmamalı, Gül'ün eşin Köşk'e çıkmamalı!" diye haykıran "fanatik" kesim nasıl oldu da şimdi "hakları artık sanırım bu, evet demokratik bir ülkede yaşıyoruz"a çark etti. Bu kesim gerçekten bu kadar "fanatik" miydi? Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler gerçekten kimlerdi?
Öncelikle Cumhuriyet Mitingleri'nde sokağa inenler hiçbir şekilde toplumun genelini yansıtan bir kesim değildi. En azından, toplumun üretim düzeyinde görmeye alışık olduğumuz kesimini yansıtmadığı bir gerçek. Zaten bu "sokağa inenler"in de sayılarının tüm abartılarla birlikte, hiçbir şekilde gerçek bir "büyük kitle" oluşturmadığını bilmeliyiz. Bu kesim, aslında kaba tabiriyle "halinden memnun, gerçek anlamda maddi sıkıntıları olmayan ve sıkıntıları daha çok sunni ve yapay gündem maddelerinden oluşan" bir kesimdi. Cumhuriyet Mitingleri'nde herhangi birinde, "Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak, ama eşi hiçbir resmi geziye katılmayacak, sizin hayat standartlarınızda hiçbir eksilme olmayacak, hiç kimse dinin esasları ile günlük hayatta yargılanmak durumunda kalmayacak, hiçbir dini söylem içeren ideoloji veya kişiler hayatlarınızın pratik alanlarına müdahil olmayacaklardır" denmiş olsaydı, o kalabalık kendi kendini 3 saniye içinde imha edebilirdi. Eğer, "böylesine bir vaat ne kadar gerçekçi olabilir? Bu insanlar Gül'ün cumhurbaşkanlığı ile başlayan, AKP iktidarında ve Meclis Başkanlığı'nda (bu Meclis Başkanlığı işinin bürokratik olarak bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum) devam eden süreçte yavaş yavaş iliklerimi kurutacaklar" şeklinde bir tepki gelecek olursa, ben de bu soruya ancak "o zaman nasıl oldu da aynı basın örgütleri ve kitleler bu sorunları unuttular, demokrasi çığırtkanlığı içinde şimdi de örneğin DTP gibi partilerin Meclis'e girmelerini (DTP'yi ne kadar tanıyorlarsa..) kendi başarılarıymış gibi sahiplenip bir de üstüne üstlük 'DTP uzlaşmacı olsun' diyen insanlara dönüştüler?" şeklinde bir soruyla yanıtlayabilirim. Eğer bağımsız milletvekilleri ve DTP adına kazanılmış haklar varsa, bunlar Meclis'te daha fazla milletvekili sahibi partilerin suyuna giderek (tek yönlü) ve buyruğuna girerek savunulmayacak, aksine orada bulundukları süreç boyunca, siyasi olarak yanlış hareketlerde bulunmadıkları sürece kendi bekaları için kendi tabanlarını dinleyebilecek politikalar yürüteceklerdir. Politika üretemeyen ve gerçek bir söylemi olmayan partilerin bugün ne hale geldiğini gayet iyi görüyoruz. Muhalefet bilinci önemli bir bilinçtir, ve proaktif bir şekilde yürütüldüğü sürece, üslubu ne olursa olsun, neredeyes iktidar kadar yaptırım gücü olması beklenen bir iştir.
Dolayısıyla, buradan anlayabildiğimiz kadarıyla, sürekli basının pohpohladığı (onun da bir kısmının) Mitinglerin katılımcılarının ciddi söylemli bir proaktif kitle olamadığını farkedebiliyoruz. Bütün bu süreç boyunca DTP'nin tabanına kadar inmeye çalışan (ki din olgusu ve uzun vadede iktisadi istikrar söylemiyle bunu bir ölçüde kolaylıkla başarabilen) AKP'nin politika üreterek, kendini bu işten nasıl sıyırabildiğini gördük. Çok açıktır ki, bütün bu "anti" ve agresif süreç AKP'nin işine gelmiş
Sunday, August 05, 2007
waiting for the ..
yalnız en zor kısmı şehirlerin detaylarını hatırlamak. hatırlama kısmı zor değil, zor olanı en ufak detayı bile hatırlıyorken o an soluduğun havanın orada nasıl bir karışım içerisinde olduğunu bilmemek. aslında bilmemek de zor değil, işin en güzel yanı tahmin etmek zaten. eğer kuş olsaydım, zevk için uçuyor olmazdım. izlemek ve görmek için uçuyor olurdum. aynı anda nerede aynı renkleri yakalayabileceğimi görebilmek için uçuyor olurdum, sonunda da o kadar çok yorulurdum ki tünediğim ilk yerde daha önce hiç görmediğim bir şeyin farkına varmanın mutluluğunu yaşardım. çok sıcak bir yaz pazarında sadece güneyli ve zenc göçmenlerin meraklı bakışları arasında ürperdiğim Napoli sokaklarında karanlık bir sokağın ucunda köşede işlenen o kıyımı gördüğüm gibi bir şey olabilir. soğuk bir yağmurun altında, çamurların içinde debelenen bir güzellik. Hamburg'a yedini kere gidersem, bir gecemi Reeperbahn'da konaklayarak geçirmek istiyorum. Bir FC St. Pauli maçı çıkışı olabilir mesela. Bergen'de sokakta yatmaya karar verdiğim gecedeki gibi aniden bir yağmur bastırırsa, zatüre olmadığım müddetçe tadına varabilirim üşümenin. Aarhus'ta bir Mart soğuğunda çırılçıplak denize girdiğim anı anımsarım, ya da "Breakfast on Pluto"da Londra sokaklarında yalnızlığını kovuşturmaya çalışan çocuğun ürperişini düşünebilirim. Her zaman karşıt hisleri anımsayarak dilediği hislere kavuşabilmek insanoğlunun (veya tüm canlı tabiatının) en riyakar karakter özelliği olsa gerek.
İstanbul'un pis halini anımsarım yürümeye tekrar başladığımda. Kış günleri akşam iş çıkışı saatlerinde birkaç saat sonra Aksaray'dan Vefa'ya doğru, oradan Süleymaniye'ye ve aşağıya Unkapanı'na inerken bacalarda tüten isli havanın kokusunu düşünürüm. Fatih'in arka sokaklarından birinde çıkan bir kavgada yediği bıçağın dışarı püskürttüğü sıcak kanın soğukluğunu. Ya da Caddebostan'da veya Nişantaşı'nda sıcak kaloriferden sıkılıp camı açtığında bütün bu karanlığın içeri dolmasıyla gelen ürpertiyi. Sonra çok terlemeye başlayabilirim. Jeff Buckley koymuşsam cd'ye, muhtemelen o şarkıya geçer, Brügge'deki hostelde Rosario'yla tanıştığım gece, o uyumaya gittikten sonra Avustralyalı kızın hostelin giriş katındaki barda Grace albümünü çalmaya karar vermesiyle koridorda bir yandan kitabımı okurken, sadece birkaç gün önce Pere Lachaise'de yağmurlu bir günde ziyaret ettiğim ruhlar gelir aklıma. Jeff Buckley'nin ruhuna Fatiha okurum, dünyanın en iyi biralarından birini sipariş eder, buz gibi biramı içerim. Baharın son günlerinden Edith Piaf'ın filmini izlemek için sinemaya girmeden önce yaptığım telefon konuşmasını anımsar, bir cep telefonum olduğu fikrini tekrar aklıma getirirsem birine mesaj çekerim belki. Ya da mesajı yazar ve kaydederim.
Sonunda gene Cecom'u dinlerim bir noktada. Belki Motosiklet Günlüğü'nü hatırlarım, ya da belki lise sonda aldığım sinema dersinde çekmeye çalıştığımız uzun ve sıkıcı "long shot"ları. Likya Yolu'nda karla karışık yağmur, Gavurağılı'nın tepesindeki çorak araziye hayat veriyor olabilir, yapraklar çamura karışınca garip bir kokuya bürünüyorlar. Nehire bozuk para atarım, eğer bir yerlerden kuzey denizine, oradan misal Elbe'ye karışır da, sonra karaya çıkıp otostop çeker güneylere iner, İtalya'dan bir gemiye binip de Kuzey Afrika'ya geçerse bozuk para, belki sonrasında kervanlardan biriyle cangılların içinden daha da güneye, karşıya Arjantin'e ve sone en güneye Ushuaia'ya ulaşır param. Deniz fenerinin ışığı yansır üzerinden, bir gemicinin gözünü alır, İspanyolca bir küfür sallar gemici, balgamını fırlatır okyanusa, sonra da Norveç'ten ithal ettikleri somonlu sandviçini yer. Global bir dünya tabii bu.
En güzeli, kimselerin olmadığı sakin bir köşe bulurum kendime. Hiç bir binanın bile olmadığı bir yer. Belki otoban kenarı gibi bir yer olabilir, ya da bir kamping bölgesi. Hiç gitmediğim en uzak yerleri düşünürüm. 2008 için koyduğum İstanbul-Katmandu planını gözden geçiririm. Eğer vakit geçmemişse ve ben çok yaşlanmamışsam. Ya da umrumda bile olmaz yaşlılık, "koy götüne" der yürümeye devam ederim nasolsa gerekirse. Eğer sızıp kalmazsam bir köşede Bukowski gibi, ya da evinden kovulmuş bir Beckett gibi. Seyrettiğim güzel filmleri ve seyrettiğim kötü filmleri düşünürüm. Yaşadığım abzürd anıları. Berlin'de master programlarına başvurmak için şansımı denediğim günlerden birinde, Internet'te bir üniversitedeki "öğrenci bilgilendirme günleri" başlığı altında bölüm tanıtımı sanıp kalkıp gittiğim olayın, final sınavları öncesi ders değerlindermesi örneğinde olduğu gibi. Fantastik gerçeklik sendromunu yaşarım. "Medya yönetimi" tanıtımı diye gidip 5 Alman kız ve düzgün İngilizcesiyle ders anlatıp benim nereden ve neden oraya geldiğimi kestirmeye çalışan ama varlığımı yadırgamayan Alman hocanın anlatımında Leonard Bernstein hakkında izlediğimiz belgeseli anımsarım. Bir 80'ler Atıf Yılmaz filmindeki gibi, karanlık bir dekorun içinde, hiç de ait olmadığı bir yere konuşlanmış bir karakter gibi biraz dışarıdan, ama biraz da katılımcı olarak takip ederim. Aynen hayatın tümüne yaydığım tarz gibi.
My Morning Jacket varsa eğer cd'de, Danimarka'da bunalıp saatlerce bisiklet sürerken ağlamaya başladığım anları hatırlayıp sırıtabilirim. Nostaljiden sıkılıp kendime güzel bir küfür sallayabilir veya tekrar "Hey You" yu üstüste 45 kere dinleyebilirim. Dünyanın en basit ve güzel sololarından birinde tekrar kendimden geçerken, eski sevgililerimi, eski şehirlerimi, ayaklarımın altındaki nasırı, yapmam gereken işleri ve tanımadığım herkesi düşünürüm. Noviembre'yi, Im Juli'yi düşünürüm, sonunda ne düşüneceğini düşünerek hiçbir şeyin düşünülemeyeceği fikrini tekrar anımsarken, hayatın milyarlarca bilinmeyenli basit bir algoritmik denklemden oluştuğunu hatırlarım. "Fountain"ı ikinci kez seyrettiğimde Aronofsky'ye karşı oluşacak hayranlığımı bildiğim için, ikinci kez seyretmeyi tekrar ve tekrar ertelerim. Bir galeriye girerim, belki Bauhaus Archiv gibi içinde renk odaları olan eğlenceli bir şeydir, belki Prada gibi sıkıcı ve kocaman bir müzedir, belki "bu resimde ne anlatmış anlayabildin mi?" diye soran Fransız kıza cevap verirken yanımdan uzaklaştığını farkederim. Belki bütün duvarlar, resimler ve heykeller teker teker uzaklaşmaya başlarlar. Bergama elimin altından kayıp gider, İştar Kapısı yerle bir olur, bisikletin tekerleri parçalanır, bordo ceketimin son düğmesi kopar, çığlık atarak aşağı düşen insanların görüntüleri siyah kareler halinde birer birer ekranda patlar, karnaval sona erer, herkes evinin yolunu tutarken ortada kocaman bir boşluktan başka hiçbir şey kalmadığını gördüğümüzde hüzünle birbirimize bakar, yakınlaşırız insan alemi olarak. Gider soğuk bir bira söyler, televizyonu açar, Abramovich'in kibirli bakışının altında Chelsea'nin yediği gole sevinirken, Putin'in yeni bir gaz anlaşmasına imzası haberi altyazı geçtiğinde Berlin'i soğuk kış günlerinden ikiye bölen duvara okkalı bir küfür sallar, eski radyo programlarımdan birinde çaldığım bir şarkıya geçerim cd'de.
Wednesday, July 18, 2007
New York esintisi
New York.. Hiç gitmediğim ama iliklerime kadar soluğunu ve soğuğunu hissettiğim yer. Kim bilir ne zaman ziyaret edeceğim, 6 ay sonra, 6 yıl sonra? Amerika’nın öbür ucundan, Seattle’dan yayılan grunge akımının ortasında, enetelektüel yanlarıyla icra ettikleri art rock tarzı müzikleriyle 1994 yılında Daydream Nation’ı yayınlayarak, ön ergenlik dönemlerinin sert travmalarını, ilk üniversite yıllarının en heyecanlı konser anılarını yaşatan Sonic Youth’u düşünüyorum New York denince. Manhattan’da veya Brooklyn’de yüzlerce ara sokaklardan birinde, bir apartmanın bodrum katında “garage rock” icra eden bir müzik grubu. The Strokes bile olabilir. Hamburg’da son Sonic Youth albümünü (Rather Ripped) aldığımda, yaza merhaba diyen hafif serin bir hava vardı. İçinden buz gibi “cool” Thurston Moore yorumları çıkacağını biliyordum. Antony and the Johnsons, New York’ta şekil bulmuş bir grup. Antony, New York’un melankolisini, kaosunu yaşarken gezdiği onlarca yer gibi bundan sonra İstanbul’u ve özellikle Yerebatan Sarnıcı’nı da hissederek besteleyecek yeni şarkılarını. Yeah Yeah Yeahs, eski kız arkadaşıma inat yeni bir albümle girecekler tekrar New York sahnesine. Hem de, cazın İstanbul’a örnek olabileceği derecede yaygın müzik ortamına, çünkü sadece post’larla ve proto’larla tasfir edilemeyecek kadar çok çeşitli janraların harmanlandığı yer. Ya da öyle olsa gerek?..
Friday, July 13, 2007
Antony and the Johnsons Serisi:
Bölüm 1 -
Hayatımın en kısa ama en keyifli işlerinden birinin ardından tatlı bir yorgunlukla bakıyorum elimdeki CD'nin kapağına, içindeki kartonete ve kutunun içine özenle sıkıştırmaya çalıştığım kağıt parçasına. Üzerinde çeşitli yazılar, işaretler, temenniler, tebrikler ve yüzlerce minik fotoğrafın bulunduğu kağıt parçasına.
Hangi kafa karışıklığı ve sıkıntı anı içerisinde başvurduğumu bile hatırlamıyorum ama, "rehberler için toplantı yapılacak" dendiğinde ilk toplantı için ertesi gün Adalar'a gitme programımızı iptal edememiş, ikinci toplantı içinse Ankara'daki düğünü ekememiştim. "Heralde en kötü işleri verecekler" diye düşünürken de, daha önce birkaç kez dinlediğim ama kendimi henüz hiç kaptırmamış olduğum bu muhteşem grupla çalışacağımı bilmiyordum. Aslında 14. Uluslararası Caz Festivali'nde aldığım rehberlik görevinin ilk etabı o kadar da iç açıcı geçmemişti. Yaka kartımın sağladığı imkanlar dahilinde 3 Temmuz akşamı bir şekilde Blonde Redhead konserini izleyebilmiş olmanın keyfini sürmekle birlikte, ertesi gün başlayacağım işin ilk etabının sancısız geçmeyebileceği fikrine de alıştırmıştım zaten kendimi...
4 Temmuz 2007 öğleden sonrasında, Bryan Ferry'nin teknik ekibini havalimanında karşılarken aklımda aynı havalimanın kapısında sadece birkaç ay öncesine kadar elimde çiçeklerle nasıl beklediğimi düşünüp sıkılmakla meşguldüm. Teknik ekibin eşyalarının dikkatlice kamyona yüklenmesindeki tutumu sırasına anlamıştım teknik ekibin menajerinin ne kadar sorunlu bir İngiliz olabileceğini. İlk akşam yemek programı olmadığı için grubu otellerine yerleştirdikten sonra, biz rehberler de muhteşem bir Robert Plant & the Strange Sensation konseri için Harbiye Açıkhava'ya yönlendik.
5 Temmuz ise çok zor bir gündü. Bryan Ferry'nin konserinden ötürü tüm gün Açıkhava'da soundcheck ve konser hazırlaklarını beklerken vakit geçmek, sıcaklık ise hiç bitmek bilmiyor gibiydi. Teknik ekipte kıyak elemanlar da vardı. Braveheart'tan fırlamış gibi uzun saçları ile bas amfilerindeki sorunu çözmeye çalışan esas ses teknisyeni Bit gibi... Ama menajer Jason çekilmez çileydi. Tam bir kibirli İngiliz. Profesyonel, ama sanatçı tayfasından değil de teknik tayfadan olduğu için de, e biraz odunvari. Konser sorunsuz geçti neyse ki, ama sonrasında ufak bir ulaşım sorunu yaşadık ki, bahsetmeye gerek bile yok.
Bryan Ferry'nin rehberlik işini keyifli kılan her şey 5 Temmuz gecesi yaşandı. Bit'le birlikte Nevizade'de biraz takıldıktan sonra, diğer rehberin eşlik ettiği Ferry'nin grubunun yanına gittim (teknik ekip kesinlikle grupla birlikte takılmıyordu. 62'lik Ferry ise, 27'lik kız arkadaşı ve menajeriyle birlikte, hiç kimseyle beraber takılmıyordu bile!)
Bir iki biradan sonra ismini bir yerlerden çıkardığım ama ancak birkaç cümleden ve belaltı esprilerden sonra kim olduğunun farkında vardığım mühim bir adam duruyordu karşımda:
Guy Pratt. Grubun basçısı. "Başka kimlerle çalışıyorsunuz?" muhabbetinin üzerine, tam da geçen sene sık Hamburg ziyaretlerimin en önemlilerinden birinde, o unutulmaz David Gilmour konserinde Gilmour'un yanında basıyla takılan adamın Pratt olduğu yavaş yavaş hafızamda tekrar yer buldu. Evet, karşımda 1986'dan sonra Pink Floyd'a basıyla eşlik eden, Pulse'dan sonra da Gilmour'la takılmaya başlayan, ve Gilmour'un "On an Island" turunda Hamburg Kültür ve Kongre Sarayı'nda yollarımızın kesişmiş olduğu Guy Pratt vardı. Hem de Pink Floyd'un klavyecisi ve halen Gilmour'la turlayan muhteşem Rick Wright'ın da kızıyla evdi, ve bu Pratt denilen kıyak adamın cep telefonunda Wright'ın torunu, yani kendi kızının tatlı mı tatlı bir resmi vardı. Biraz duygulandım sanırım o sırada. Hattın öbür ucunun ilgilenmek istemediği başarısız bir telefon görüşmesi denemem oldu. Sanırım, o heyecan dolu güzel anımı yalnız yaşamanın tadını çıkarmalıydım.
Roger Waters, David Gilmour çekişmelerinden Syd Barrett'ın ölümüne kadar her şeyi konuştuk. Arada söz hep bir yerde alkol, belaltı muhabbetler, İngiltere'nin boktan havası ve benim gelecek sorularıma dahi geldi ve ben bu sarhoş olmakla meşgul adamı sadece 3-4 saat sonra, sabahın 7'sinde otelinden alıp havalimanına götürecektim. Bu cool İngiliz, gruptan ayrı uçacak, grup gibi Londra'ya değil, Manchester'a (Madchester'a) gidecek, Johnny Marr ile buluşacak ve New Order'ın basçısının düğününe gidecekti. İşte sırf bu muhabbet için bile Jason denilen gıcık İngilizle uğraşmaya değerdi ki, daha konuşmayı isteyebileceğim birçok şeyi ertesi sabaha ertelediysem de, sabah anca uyanıp, havalimanı transferimizi yapan arabanın arka koltuğunda sızan Pratt'le havalimanında sıkı bir şekilde vedalaşmak durumunda kaldık. Tekrar müzik organizasyonlarının içinde olduğum için mutluydum sanırım.
Haftanın başında, 2 Temmuz'da, Danimarkalı birkaç arkadaşımız "geleneksel" İstanbul ziyaretlerini gerçekleştiriyorlardı ve ben onlarla sadece 1 gün takılabilmiştim. Beklemediğim bir şekilde Ferry'nin grubundan sonra Antony and the Johnsons'la da çalışma işim çıktığı için, daha da fazla görüşme şansımız çok olmayacaktı. Guy Pratt'i yolladıktan sonra aynı gün Ferry'nin grubunu da yollayarak Danimarkalılar'ın yanına gittim. Antony and the Johnsons yüzünden keyfim kaçmıştı ama önümde hayatımın en zevkli işlerinden biri olduğunu henüz bilmiyordum. Zaten bizimkiler de o gece İstanbul'dan ayrılıyorlardı. Sirkeci'de gene kendimizi en güzel hissettiğimiz anlardan birinde vedalaştık, ben o büyülü garın güzel atmosferinde gene raylara bakakalırken, dans etmeye doğru yollanıyorduk ve önümdeki 5 harikulade günün neler getireceği hakkında en ufak fikrim bile yoktu henüz...
-------------------------------------------------------------------------------------
Bölüm 2 -
7 Temmuz 2007 sabahına uyandığımda birçokları gibi 07.07.07 "çılgınlıkları" ile ilgilenmediğim gibi artık haftanın günleri kavramının da tekrar göreceli ve nispeten manasız bir tavır takındığını hissetmeye başladım. Aslında, sabah vakıftan rehber sorumlusu Ayşe'yi arayıp, "benim Antony and the Johnsons işi yattı mı?" diye sormasaydım, onun Avea hattıma attığı mesajı belki ancak günler sonra okuyacaktım...Velhasıl kelam, Derya, Berkut Ay ve Bahar'dan oluşan yeni bir rehber grubuyla Antony ve Johnson'ları karşılamak için hafta içerisinde 4. kez Atatürk Havalimanı'nın yolunu tuttum. Cumartesi öğleden sonrası, ülkemize teşrif edecek yeni bir Brezilyalı futbolcu bekleyen canhıraş kalabalıkvari bir doluluk göze çarpıyordu havalimanında. Frankfurt, Berlin, Düsseldorf gibi muhtelif Alman şehirlerinden ardarda inen uçaklar, yollarını nicedir gözleyen sevenleri ve akrabalarına kavuşturuyordu bekleyenleri. Biz ise heyecanla karşımıza nasıl bir şey çıkacağını beklerken bir yandan kalabalığı delmeye, bir yandan gözlerimizi çıkış kapısından ayırmamaya çalışıyorduk. Bereket, Antony zaten gözden kaçırılabilecek gibi birisi değildi, her ne kadar grubun ardından en arkadan çıksa dahi, gelişi yaklaşık 50 m. öteden bile seçilebilecek kadar belirgin bir yapıya sahipti sevgili Antony.
Karşımda gene sinir bir İngiliz veya en iyi ihtimalle New York'un sanat camiasından hafif ukala bir menajer beklerken, Serena isminin sarışın bir İtalyan bayana ait olacağını düşünememiş olmaktan dolayı utandım. Yaklaşık 1 saat boyunca bavul beklemiş bir grubun menajeri olarak gayet güleryüzlü bir hali vardı ki, bu iyiye işaret olmalıydı. Grup teker teker toplandıktan ve eşyaları ayrı bir minibüse yerleştirildikten sonra tüm grup ve Antony ile "sekreteri" de tek bir otobüsle otellerine götürüldüğüne göre, elimizde epey üniter, birlikte olmaktan keyif alan ve fazla sorunlu olmayacağa benzer bir grup vardı. Hem ilk akşam için yemek alternatifleri bile yapılmıştı ki, henüz halihazırda "acaba bu adamlar yanlarında takılmamızı isteyecekler mi? bizden rahatsız olurları mı?" suallerinin arasında bir anda kendimizi akşam yemeğinde Asmalımescit'te Sofyalı'da grupla beraber iki masa halinde yemek yerken bulduk. Grup, Antony dahil olmak üzere 10 adet müzisyenden, 3 teknisyenden, 1 adet menajerden, 1 adet müzisyen eşinden ve 1 adet Antony'nin sekreterinden oluşuyordu. İlk geceki yemeğe katılmayan Antony ve sekreterinin maceralarını biz de ilk defa, ertesi akşamki konserde Antony'nin ağzından sahneden dinledik... İlk gecenin finali, ses teknisyenlerinden Davide ve ışıkçı Matt'le birlikte ufak bir Taksim turuyla sonuçlandı benim için...
Davide: 2 İtalyan ses teknisyeninden İngilizce konuşabilen olanı. Kendisi sahnenin hemen yanındaki ses kontrol masasından sorumlu olduğu gibi, genel olarak setin hazırlanmasında ve ampli ve mikrofon gibi diğer ekipmanların hazırlanmasında sorumluydu. Sanırım bir kardeşi vardı, İspanya'ya gitiğinde İspanyollar'la İtalyanca-İspanyolca karışımıyla anlaşan. Yabancı dil öğrenme ve gezmeye merakı vardı, İstanbul'a ilk defa gelmişti.
Matt: Matt, Avustrulyalı bir ışık teknisyeniydi. Londra'da yaşıyordu, daha önce Amerika'da da bulunmuşluğu vardı. Londra'da yaşamayı seçmesinin nedenini, "daha büyük işler yapabilmek için gitmem gereken yeri düşündüğümde Londra en iyi seçimdi" olarak belirtmişti. En son bıraktığımda halen "Türkiye'nin Avrupa tarafı (Rumeli) ve Asya tarafında (Anadolu) aynı ulusal bayrak mı kullanılıyor?" gibi bir soru soruyordu Topkapı ziyareti sırasında. Belki çok fazla ışıklara bakmaktan mı başı dönmüştü?
8 Temmuz 2007, 14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin en prestijli günlerinden biriydi. Saat 20.00 başlayacak Jose Gonzalez ve 22.00'de takriben festivalin gözdezi olacak Antony and the Johnsons konseri için muazzam bir mekan seçilmişti: Harbiye'deki Surp Agop Hastanesi'nin yanındaki Şan Tiyatrosu. Bahar'dan aldığımız bilgilere göre:
19. yüzyılda inşa edilen hastanenin bu bölümü 1950'lerde tiyatro alanı olarak kullanılmaya başlamış. Politik sebeplerden dolayı 1980'lerde yakılan binadan geriye tuğladan duvarları, açılan tepesinden geriye kalan, bir zamanlar binanın tepesini taşımakla yükümlü çelik yapılar kalmıştı. Bu haliyle, mekan, kubbesi açılmış ilahi bir ibadet alanına benziyordu...
Sabahleyin Berk'le birlikte Asmalımescit civarında kahvaltı edinmeye giderken, grubun bateristi Parker'a rastladık, daha sonra yanımıza katılan saksofoncu/gitarist Will ile birlikte kahvaltı ederken, Parker ve Will bir ara kendilerini New York müzik endüstrisinin tanınan simalarının muahbbetine kaptırdılar. Sadece birkaç saat sonra, daha önce defalarca olduğu gibi fotoğraf makinemi yanıma son dakikadan almaya vazgeçerek kararıma bolca küfür ettiğim bu özel günde grubu saat 13.00 gibi soundcheck için mekana getirdik. Havanın sıcaklığı bile bu muazzam mekanda soundcheck'i beklemeyi sıkıcı yapamazdı. Bir yandan yıkık binanın duvarlarının içindeki yıkık tuvaletlerden binayı keşfe çıkarken diğer yandan akordlarını yapan yaylı çalgılar ve piyanonun büyüleyici tınıları eşliğinde sanki ruhani bir yolculuğa çıkmıştım. Saat 16.00 gibi teşrif edip 15 dakikalık prova için grbunun başına geçen Antony söylemeye başladığında ise hepimiz olduğumuz yere çakılmış, olan biteni algılamaya çalışıyorduk.
Rob Moose: 3 viyolinciden biri ve grubun akustik gitaristi olan bu kabarık saçlı genç İngiliz müzisyenle ilk kişisel temasım, soundcheck'in ortasında "gitarımın jak girişindeki mikrofon bozuk, otelimizin oradaki (Tepebaşı, Tünel'i kastediyor) müzik marketlere gidip baktırabilir miyiz?" sorusuyla oldu. Daha sonra kendisine pazartesi gecesi saat 04.00 civarlarında otelin lobisinde bizlere viski ikram ederken eşlik edecektik ki, üzerindeki çekingenliği çabucak atan Rob, grubun hareketli ve etkin genç elemanlarından biri olarak ön plana çıkıyordu. Grubun geri kalanının olduğu gibi, Rob'un da Antony'ye karşı müthiş bir hayranlığı vardı.
Parker Kindred: İşte grubun en kıyak adamı. Bu adamla, havalimanından otele giderken, kafile otele geldiğinde, dışarıda sigarasını içip otele girmesinden hemen önce muhabbet ettik. Fanilesiyle dolaşan Parker'ın bana sorduğu ilk soru "hava hep çok sıcak olacak mıydı?" idi. Biraz çekingenlikle, "sanırım" cevabını verdiğimde "çok güzel, güneş çok iyidir" tarzı bir cevap vermesini beklemiyordum. Sanırım New York'ta çok üşüyormuş. Parker 34 yaşında bir müzisyen. 20lerinde alkolden uyuşturucuya çeşitli triplerde gidip gelen Parker 3 yıl önce alkol dahil olmak üzere sigara dışındaki her şeye "dur" demiş. Dışarı çıktığımızda soda içiyor, ama 20lerinde kanına karıştırdığı yeterli derecede alkol ve diğer maddeler sanırım bir 10 yıl daha her halükarda "doğal sarhoş" olarak dolaşmasına yetecek. Tam bir "kafa adam". Her türlü muhabbete ciddiyetle katılabildiği gibi, gerekli yerlerde boşverip makaraya alabilen ve grubun diğer elemanlarıyla rahatça şakalaşan bir tip. Zamanında The Strokes gibi gruplarla da bir ara takılan Parker hakkında daha nice anektod var ilerleyen satırlarda...
8 Temmuz 2007 gecesi İstanbul, son yılların en güzel konserlerinden birine Şan Tiyatrosu'nda ev sahipliği yaptı. Grup soundcheck'ten sonra, konserden ve akşam yemeğinden önce son kez otele dönerken Antony bana yaklaşıp Bülent Ersoy'u tanıyıp tanımadığımı sordu. Sadece birkaç saat sonra Bülent Ersoy hakkında sahnede yapacağı bütün samimi itirafların çıkış noktası olan muhabbet tam da buydu (Konser bölümünde buna deyineceğim). Antony ve sekreterinin iştirak etmediği Borsa Lokantası'nda yenen akşam yemeğinden sonra saat 22.00deki konser için saat 21.15 gibi Harbiye'ye hareket ettik. Önümüzde büyüleyici bir konser vardı...
"Antony'nin sekreteri" Colin: Colin'in görevi, transseksüel (ya da "transgender") Antony'ye özellikle huzur aradığı anlarda eşlik etmek. Bazen gruptan ayrı olduğu zamanlarda Antony'le beraber takılmak, genelde otelde onun yamacında bulunmak ve muhtemelen daha bizim bilemediğimiz bir çok detay... Antony kadar kırılgan ve masum değil. Konuşmayı, sormayı ve öğrenmeyi seviyor. Fazla "not tuttuğunu" görmedim ama eminim ki Antony'nin sanatsal ve aslında yaşamsal varlığında önemli bir yer tutuyor olmalı.
-------------------------------------------------------------------------------------
Bölüm 3 - 8 Temmuz akşamı Jose Gonzalez saat 20.00 sularında konserine başlamışken, Jonhson'larla birlikte Harbiye'de Borsa Lokantası'nda iki masa için, en çabuk şekilde vejetaryenler için farklı, tavuk/et/balık (3 çeşit balık) seçenekleri için farklı kombinasyonlar hazırlayarak sipariş vermeye çalışıyorduk. Antony ve Colin (sekreter) bizimle yemeğe katılmamışlardı. Antony, konser öncesi heralde yalnız kalmak istiyordu.
Saat 21.10 civarında lokantadan ayrılıp Şan Tiyatrosu'na gidişimizi, sahnenin hazırlanışı, kulisteki heyecanlı dakikaları ve konserin başlama anını bile anlayamadan, kuliste en az bir rehber olarak beklemek için gönüllü olduğumda, menajer Serena "ne işin var burada, git konsere seyret" diyerek bana yapabileceği en büyük iyiliklerden birini yaptı sanırım. Mekan hıncahınç doluydu. Sabırla Antony & the Johnsons'ı bekleyenler daha ilk şarkıdan kendilerini kaptırmışlardı. Ben izleyici tarafına geçtiğimde ise Antony şarkılar arasındaki samimi ve uzun sohbetlerine başlamıştı bile. İlk hikayesi, gruptan ve bizden ayrı geçirdiği bir önceki gece yaşadıklarıyla ilgiliydi. Bütün yumuşaklığı, heyecanı ve kırılganlığıyla anlattı:
- İstanbul'a ilk defa geliyorum. Burası büyüleyici bir yer. Dün gece, ilk gecemde tuhaf bir olay yaşadım. Sekreterimle birlikte (seyirciyle birlikte güler) Sahra isimli bir bara gittik. Bir adam beğendim ve sekreterime "galiba beni kesiyor" dedim. O da bana "galiba beni kesiyor" dedi. Onu derhal yukarıya içki almaya yolladım; biraz sonra yakışıklı adam yanıma gelip çakmak istediğinde sigara içmediğim için ona yanıt veremedim (bu sırada sanki o an bu üzüntüyü yaşıyormuş gibi ağlamaklı olarak devam eder hikayeye). Colin geri döndüğnde, "derhal çıkalım" dedim ve adamın bizi takip ettiğini gördüm. Daha sonra rastladığımız biriyle konuşurken bize saldırabileceğini anladık, çok karanlık ve garip bir sokağın ortasında eğer o adamla yalnız kalsaymışız, öldürülebilirdik. Ama bize yaklaşan bu diğer kadın hayatımı kurtardı...
...ve Antony "my life was saved in Istanbul" isimli minik kuplesini icra eder!
Mekanın kutsallığının hemen farkına varan Antony seyirciye ara sıra işveli bir şekilde teklifte bulunur: "Burada 2000 kişilik bir grup olarak neler yapabileceğimizin farkında mısnız?!". Aslında Antony büyüleyici sesiyle, o 2000 kişiyi adeta hipnotize ederek çoktan bir şeyler yapmaya başlamıştı bile. O an neler hissettiğimi tarif etmem çok zor sanırım. Daha sonra birçoklarının da aynen ifade ettiği gibi, sanırım ağlamak üzereydim. Kırmızı tuğlalar akşam loşluğunda bordoya çalarken, karanlık gökyüzü ve parlayan yıldızların altında ışıldayan binanın çelik yapıları, göğe doğru yükselen ilahiler, Parker'ın davul atakları, Rob'un akustik tınıları, Julia'nın yaylıları, Doug'un saksofonu, Will'in akordeonuyla birlikte en derin hisleriyle yaşayan tüm organizmaların dahi sıklıkla ziyaret etmediği diyarlara götürüyordu savunmasız ruhlarımızı. Bazı sarhoşluk anlarımda gözlerimi kapatıp yaptığım gibi, ruhumu salık verip, uzak diyarlardaki hayallere doğru uçmak, bedenimi olduğu yerde bırakıp, diğer yüzlercesinin yaptığı gibi tavandaki boşluktan dışarıya taşmak istediğimi hissettim...
Antony Bülent Ersoy'a olan hayranlığını anlatmaya başladığında, sanırım çoğunluk sadece samimiyetinden ötürü gülüyor, gene de şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Antony daha sonra bu hadiseyi "acaba çok şey mi anlattım? İnsanların tepkisi kötü müydü?" şeklinde bir alınganlıkla da andıysa da, "Bülent Ersoy'a hayranım, o tam bir kraliçe, onun gibi birine sahip olduğunuz için çok şanslısınız" kelamlarının kimseyi incittiğini düşünmüyorum. Grubun, konserden sonra ağız birliği etmişcesine "morali çok iyiydi, dolayısıyla çok iyi bir konser olduğunu hissettik" açıklamaları sadece dinleyicilerin değil, herkesin bu etkinlikten hoşnut olduğunun kanıtı gibiydi.
Tuesday, June 12, 2007
Hayatım Hakkında Bazı Gerçekler
- Sarıyer güzel ve büyük bir ilçe. Güzel mahalleleri, insanları ve görünüşe göre güzel mahalle yaşantıları var. Galata Kulesi civarında oturuyorsanız, "bu sabah börek yemeli ve Boğaz kenarında olmalıyım" gibi bir fikir eserse kafanıza, haftaiçi saat 12-1 civarı gibi Kabataş'a kadar güzel bir yaz yürüyüşü yapabilir ve 25 E otobüsüne binip (hele hele geçen sene gelen, en yeni, klimalı güzel yeşil otobüslerse) Sarıyer'e 45 dakikada ulaşabilirsiniz. 2 aydır Emirgan'dan, 6 aydır (bkz. Gri Yürüyüş başlıklı yazı*) İstinye, Yeniköy'den ve yaklaşık 1.5 yıldır Sarıyer'den geçmemiş biri olarak benim için çok güzel bir yolculuk oldu. Sarıyer'e gelirken Tarabya'dan sonra "Sağlıklı Yaşam için Yürüme Parkuru" başlar sahil boyunca. İskeleye yaklaşırken, kiliseler, eski ahşap evler, küçük bir müze ve balık tutan ve denize giren mahalle halkı karşılar sizi. Orta Çağ kalesi görünümü verilmeye çalışılmış garip görünüşlü Ordu Gazinosu (sanırım) hemen limandan öncedir. Hacıömer Meydanı'nda mısırcılar, dondurmacılar, Arap baloncular, birbirini çekiştiren gençler ve hiç iş yapmayan insanlar vardır. Rüzgar esiyorsa, oturmak için idealdir.
- Charles Bukowski'yi severdim. Sanırım hala da seviyorum. Onun yazılarından uyarlanılarak çekilen Bent Hamer filmi "Factotum" geçen sene Danimarka'daki exchange dönemime damgasını vurmuş filmlerden biridir**. Fakat, "Büyük Zen Düğünü" adı altında derlenmiş seçmece öykülerini beğenmekle birlikte, bu kitabın Sarıyer'e yapılan "romantik" bir gezide yanınızda bulundurulması ideal bir kitap olmayabileceğini farkettim. Tabii ki, bu kitabı okumak yerine, kıymalı ve peynirli böreğime eşlik eden limonatamla birlikte karşıdaki bankta oturan Nalan Abla'nın yanındaki genç bayana dert yanmasını dinledim. Ayşe'nin kayınvalidesi dertliydi, Ayşe için hiç kötü bir düşüncesi olmamıştı ama şimdi Ayşe'nin takındığı tavır hiç de hoş değildi. Söz dinlemeyen biriydi (Ayşe'ler çok söz dinlemiyorlar sanırım, evet.) Ayrıca Emine ve Mesut isimlerinin de geçtiği bir hikaye bütünü vardı ki, tam o sırada önümde kuşları korkutmaya çalışan ve köpekten korkan çocuk elindeki mısır çöpünü yere attı.
(Bukowski'nin"Battaniye" isimli romanı bana ilham kaynağı oldu, Atıf Yılmaz'ın "Aahh Belinda" adlı filmiyle bir sentez oluşturarak, en son Berlin ziyaretimde yaşadığım "fantastik gerçekçi" bir hikayenin de yardımıyla bir sonraki yazımı yazacağım sanırım. Tabii halen taslak halinde olan, üniversite hayatımın geniş bir özeti, son Ayvalık tatilimizin güncesi, İstanbul hakkında başka bir yazı, vs.. den sıra gelirse)
- Yıllar önce annenannem hala sağ iken ve Marmaris'te "Sahil Sitesi"nde yazlığı varken, ve ben her yazımı orada geçirirken; bir gün Cornetto dondurmamın çöpünü çok uzaklardan sitedeki çöpe kadar taşımıştım. Yol boyunca hiç çöp kutusu görememiştim. Arkamızdan bir teyze yaklaşıp önce bana sarılmış sonra da anneannemi tebrik etmişti. "Bu devirde çöpünü elinde, hem de damlayıp yapışmasına rağmen, bu kadar uzun mesafe sabırla taşıyıp yere atan çocuklar görmek" çok sevindirici imiş. Gururlanmıştım. Sarıyer'de yere çöpünü atan çocuğa seslenecektim, ve daha o sırada ne diyeceğimi de bilmiyordum ki, ellerinde güzel dondurmalarla yürüyen insanları gördüm. Çocuk köpekten kaçmak için koşmaya başladı ve ben de fırsattan istiafde ederek, olaya müdahele etmeden kaçmak için kendime bahane yaratarak oturduğum banktan ayrıldım.
- Geçen gün TRT 1'de denk geldiğim ve Kahramanmaraş'ın anlatıldığı "Yörelerimiz ve Türkülerimiz" programında söylendiği üzere, iki türlü "has" dondurma yöresi var: Kahramanmaraş ve Roma. Sarıyer'deki Roma Dondurmacısı'ndan aldığım dondurmayla, bu muhite en son geldiğimde yürüdüğümüz caddenin iyice ilerisine kadar yürümeye karar verdim. Zira, en son Sibel'le ziyaret ettiğimiz bu muhitte, yanlış hatırlamıyorsam bir önceki yazın Likya Yolu'nda tanıştığımız aileye mektup atmak için postaneye girmiş sonra o kış günü bu bahsi geçen caddenin ortasında gördüğümüz parkta biraz oyalandıktan sonra geri dönmüştük. Bu sefer, Rumeli Kavağı'na doğru giden bu yolu takip etmeye karar verdim.
- Hayatımda gördüğüm en büyük (iki) elektrik trafosuna, gene yolların kıvrıla kıvrıla tepeye doğru çıktığı ve dolayısıyla müthiş bir manzarayla karşılaşmam gereken (ve karşılaştığım) bir yoldan çıkarak ulaştım. O sırada gökyüzünde süzülen garip bir uçağı tepedeki çocuklardan birine gösterdiğimde, "abi ben de seni önce turist sanmıştım" dedi. Biraz sonra, o elektrik trafolarına doğru yürürken, "oradan ileri gidersen, Rumeli Kavağı'na gider, ya da geri dönebilirsin" dedi. Gittim. İki elektrik trafosunun ortasında radyasyon yerken, bu elektrik tellerinin Boğaz'ın öbür yakasına geçtiğini görüp etkilendim. Bir yandan taa Anadolu Feneri'ne kadar görülen bir manzara ile Karadeniz'e el salladım, öbür yandan arkada kalan Fatih Sultan Mehmet köprüsüne bakıp içlendim, bir de bir an tepenin arkasında "taa Kemerburgaz bile görülüyor" diyerek abartmak istedim ama göremedim Kemerburgaz'ı. Ayrıca çocuğun "gidilir" dediği yer bir uçurumdu, gene de Rumeli Kavağı'ndaki güzel plajı gördüm ve bulunduğum yerde iki adam muhabbet ediyor, Boğaz'a karşı bir şeyler yapıyor oldukları için uzaklaştım oradan.
- Yokuşlardan aşağı inerek Sevda Konutu, Nazar Konutu vb.. konut/konakların arasından geçerken kendimi mahalleyi ziyarete gelmiş bir yabancı gibi hissettim. Aslında galiba öyledim de. Neyse işte, bu dönem aldığım "Görüş, Temsil ve Sinema" (hayır Türkçe'si böyle olmamalı bu ders isminin!) dersinde çokça tartıştığımız sürgünsel, diyasporik (vay be) karakterde hissettim kendimi epeyce memleketim olan İstanbul'un bu semtinde. Çok güzel bir gündü.
*http://ocavusoglu.blogspot.com/2006/12/gri-yry.html
**http://ocavusoglu.blogspot.com/2006/10/almalar-10-nisan.html
Sunday, June 03, 2007
eskilerden bir tane..
20 dakikalığına da olsa çıkıp hava almam sanırım en doğrusu olacaktı. Mangal planlarının gerçekleşmeyecek olmasına çok fena bozulmuştum. Daha başlamadan biten böylesine bir organizasyon için uzun zamandır bu kadar heveslenmemiş; iptaline de bu kadar üzülmemiştim sanırım. Talat’ın bu uğursuzlukta bir parmağı olduğundan emindim. Ne de olsa gelmesini en çok istediklerimden biri de oydu. Fakat ne cumartesi günü ne de pazar gelemeyecek olması; gelecekleri öğrendiğinde “ne güzel kadroymuş, tüh” diye yapmacıktan üzülmesinden belliydi sanırım işlerin sarpa saracağı. Burak, kuzenim olur, pazar günü şu menem ÖSS sınavına girecek olmasaydı da mangal hazırlıkları gözümde büyüyordu ya, eminim ki, gönül rahatlığıyla üstesinden gelirdim işin. Ne de olsa Engin neredeyse 1 yıl sonra ilk defa bizim eve gelecekti. Ahmet ile Mehmet ilk defa bizim terasta uzun zaman sonra bir arada bulunacaktı ya, asıl, Sertaç ile Deren’in burada rastlaşacak olmaları, hele hele Ayten’in sevgilisi Sinem’in iptal olayına bu yüzden çokça üzülmesi, bu kadar bozulmamda önemli bir etkiye sahipti sanırım. “En geç 11’de ayrılırız” diye düşünmüştüm evden toplu bir şekilde; çok da rahatsız olmazdı heralde kuzenim sınavdan hemen önceki gece, içkisiz ama belki biraz gürültülü erken bitecek eğlencemizden. Arayıp herkese haber verdikten sonra daha fena oturdu içime durum, dışarı çıkıp hava almak hakikaten de en iyi fikir olmalıydı.
Mahallede her zaman ilhginç hadiseler oluyordu zaten. Vücudumu biraz ite kaka, dizlerimi kırmadan tırmandım yokuşun başına kadar. Yokuş yukarı en rahat tırmanma yönteminin dizleri sabit tutarak asker gibi, bence ördek gibiydi ya neyse, dimdik yukarı hareket etme olduğunu yazlıktaki dalgıç arkadaştan öğrenmiştim seneler önce. Dilim neredeyse çeneme yapışmıştı, saatin 19.30 olmasına aldırmadan sokakları boğan sıcağın karşısında. Hemen önümdeki süslü köpek zaten çoktan duvara pislemiş, pişkin pişkin dili dışarda bakıyordu etrafına. Topağacı Şarküteri’ni es geçtim, sanırım buraya dönüşte ve en son uğrayacaktım, bünyeyi gecenin ilerleyen saatlerinde oluşacak daha derin kederlerden arındırmak uğuruna, alkol etkili bir çözüm olabilirdi. Her zamanki rotamı izlemek yerine, kâh hislerimi, kâh sokak köşelerini takip ediyor, kararsız kaldığım anlarda güzel kızların yürdüğünü gördüğüm sokaklara girmeyi tercih ediyordum. Nişantaşı ve civarı her Cumartesi olduğu gibi gene kalabalıktı. Esmer dilencilerden birinin yanından geçerken bir kez daha kaygısız kalabildim, her nedense peçete satıcıları veya kağıt toplayıcılar, ne bileyim akordeon veya saksofon (evet Nişantaşı’nda bu da mevcuttu) çalarak para toplayanlardan daha çok ilgimi çekmiştir hep. Yaptıkları “iş”te gösterdikleri kifayetsiz ve fâkât yüzlerinden eksik etmedikleri sahici ifade bir şekilde daha az yapmacık geliyordu bana. Belki de, sokak müzisyenliğini daha çok gençlere ithaf ettiğimden olacaktır bu.
Yürürken, sadece ben farkediyormuşum gibi gelen, küçük detaylar her zaman bu tür durumlarda kendimi iyi hissetmeme neden olmuştur. Ama asıl hoşlandığım şey, bazı olaylara kendim sebebiyet veriyormuşum hissi yaratan oyunlardı. Gene ana caddenin üzerinde karşıdan karşıya geçerken ötmeye başlayan Eczane’nin alarmı, tam da ben kaldırıma adım attığımda susmuş, o sırada yanımdan gürültü ile geçen kamyonun korna sesine kuşlar “cik cik”leriyle yanıt vermişlerdi. Ve bir anda “sanki sokakta yalnız başıma bütün bunlara ben hükmediyormuşum” gibi geldi. Keza, trafik lambasına geldiğimde, kırmızı olan yaya ışığı hemencecik yeşile dönüşüvermişti. Dedim ya, “”sanki sokakta yalnız başıma bütün bunlara ben hükmediyormuşum””; pekâla bu yalnızlığımda kimse farkına varamadı bu ‘doğaüstü’ güçlerimin. Olsun, bir tek benim bile bunları biliyor olmam yeterdi sanırım. Zaten işin en gizemli ve çekici yanı da burada yatıyordu.
Dönüş yolunu da uzatmaya karar vermiştim, bütün bir Rumeli Caddesi’ni kat edip paralel alt sokaklardan dönmek her zaman, benim gibi, etrafta fazla görmeyi ve görünmeyi seven birinin işine gelirdi. Teşvikiye Cafe’de oturan Mansur Forutan yine sokakları “saptama yapan gözler”le izliyordu. Mado Cafe’nin kapısında duran abi ufak bir göz selamı verirken, kaldırıma koydukları yeni koltuklarla, öbür cafeye nispet yapar gibiydi. En bayıldığım ana gelmiştim işte, tüm ihtişamım ve sokaktakilerle ilgilenmez tavrımla köşeyi dönecektim ki, sahne ışıkları başka bir yıldızın üzerinde parladı. Trafikte bulunmalarından her daim şikayetçi olduğum bayan sürücülerden öndeki arabayı kullanandan arkadakine doğru “sensin o hmph” gibi bir ibare duymamdan da öte, bütün sokak kadının zerafetle çıkarıp arkadakine doğru salladığı koca yüzüklü orta parmağının haline gülüyordu sanırım. Sokağı düz inmek yerine sağa saptım. Müslüm’ün, şekli itibariyle ismini almış Üçgen Berber Dükkanı’nda, usturanın biri sert bir darbeyle indi müşterinin yüzüne. Hemen çaprazdaki Gerekli Şeyler saniyeler önce kepenkini indirmişti, sesi duyamadım ya, tezgahtarın hızla dükkanı terkedişine tanık olabilmiştim. Acaba, Niyagaralar Apartmanı’ndakiler ne hissediyordu? Bu arada benim de berber zamanım epeydir gelmişti ya, sanırım şekilsiz saçlarım, ki sıklıkla dükkan camlarında kontrol ediliyorlardı tarafımdan, kendimce, havama hava katıyordu. Paralel sokağın köşesini dönerken bulunduğu manava yakışmayan sarışın manavcıya dikkatle baktım. İşini yapmaktan büyük keyif alıyor gibiydi. Saptamalarımın yoğunlaştığı evreyi, farketmeden peşine düştüğüm yeşilli kızın arkasında sonlandırdım.
Bu tür ayaklarımın nereye gittiği belli olmayan yürüyüşlerde gördüğüm şeylere fazla odaklanmamayı tercih ediyorum. Yıllardır boyanmamış eski bina tabelalarını, kullanmaktan hazzetmediğim ve tasarruf ederken dünyayı kurtardığımı sandığım D&R naylon poşetlerini, Hollanda’ya ucuz uçak biletleri sağlayan Corendon şirketini kısa bakışlarla es geçiyorum ki, kafam başka derin düşüncelere de dalmasın. Fakat, son 20 dakikadır izlediğim bu yöntem, istemsizce, ve tamamen tesadüfen peşine takıldığım yeşilli kızın sevgilisine el sallamasıyla geçerliliğini yitirmiş oldu. 2 dakikadan uzun bir süredir bayanın ahenk ile hareket eden vücut hatlarına bakıyor gibi duruyordum, fakat zaten miyop olan gözlerimle yaptığım tek şey kaldırımın ilerisindeki çukurları ve yükseklikleri gözlemlemek, buralarda ayağını, bileğini inciten insanları düşünmekti. Bu oluşumlar, Pazar gezmelerine çıkan Nişantaşı köpeklerinin en belirgin pisleme alanlarını da oluşturuyorlardı.
Pupa çikolotacısı da hemen biraz önce kapanmış olmalıydı, ki ben aynı yokuşu çıkarken ufak lambalardan gelen turuncu ışıklardan eser yoktu. Topağacı Şarküteri aynı ıssızlığıyla sinek avlamaya devam ediyordu. Nedense hep böyle yerlere karşı bir acıma hissi geliştiririm. Gene “içkimi buradan alayım” diye düşündüm. Eve gitmeden önce son durak burasıydı. Farkettim ki, dakikalardır kendi kendime konuşuyordum, acaba şimdi ilk kez ağzımı açtığımda nasıl bir ses çıkacaktı. Beni karşılayan adamın da benden iyi kalır bir yanı yoktu ya, kasadaki eleman gene biraz da hevesliydi. Belki artık onlardan Nişantaşı’nın “sıradan ilginç” hallerinden sıkılmışlardı. Şarküterilerin anlamını tam olarak hiç kavrayamadım ama, muhtemelen bunlar daha kapanacakları saate epey vakit olmasından ötürü, belirsiz bir huzursuzluk içerisindeydiler. Tavandan gelen beyaz ışıklar, etlerin ve peynirlerin durduğu dolaptan gelen sarımsı pis ışıkla öyle bir hava yaratıyordu ki, burasını kasap sanmamak elde değildi. Zaten, birinci adamın üzeri de pek temiz değildi, sanki biraz önce peynirleri doğramış, etleri kesip biçmişti. Böyle durumlarda kendim de pis kıyafetler giyen birisi olsam da, bu tür şeylere ne kadar dikkat ettiğime şaşırdım. “Hangi votkalar var?” diye sordum. “Absalot” diye yanlış telaffuz etti önce, daha sonra da kendi de anlamadığı bir isim söyledi ki, tekrarlatınca “ya gereksiz bi tanesi işte” diye geçiştirdi. Fiyatını sordum Rus votkasının, “40 Yeni Lira” dedi. İki şişe Efes aldım, eve döndüm. Çıkmadan önce şarj etmek için prize taktığım telefonumda hiç mesaj yoktu. “Bir daha böyle bir kadroyu zor toparlarım” diye düşündüm, mangal işinin yatması canımı pek sıkmıştı. Zaten, akşam DVD seyretmeye davet ettiğim Esma’dan da hiç haber yoktu.