Sunday, March 11, 2007

Çeşmi Cihan bu ola! güzel Amasra..

sevgili günlük,

yollar bugün beni ve arkadaşlarımı gördüğüm en güzel yerlerden birine çağırdı. müthiş denizi, romalı kalesi, iyi korunmuş tarihi, eşsiz doğası ve batı karadenizli (batı avrupalı değil) ahlakıyla Bartın'ın hemen dibindeki güzel ilçesi Amasra'ya.

herşey perşembe günü ders çıkışı Ece ile geçen yazın sonuna doğru Çeşme'de Münevver de bizleyken nasıl eğlendiğimiz ve Ece'nin Çeşme'yi ne kadar özlediğini söylemesiyle başlayan heyecanlı muhabbet sonucu gelişti. Haftasonu Çeşme kaçamağı planları Münevver'in zaman kısıtlaması yüzünden suya düştü, ama ikilinin diğer oda arkadaşlarından Lara'nın ve Münevver'in erkek arkadaşı Yalın'ın da katılımı doğrultusunda 5 kişilik bir grup olarak "en azından günübirlik kaçamak" seçenekleri üzerine kafa patlatmaya başladık. belli ki, yolumuz gelmişti.

cuma sabahı 6 yı biraz geçiyordu evden çıkdığımda. Yalın'ı alıp Göztepe'den okula yollandık, ve 7.40 civarlarında yola koyulduk. yıllardır artık tünellerini ve viyadüklerini ezberlediğim ve ehliyetimi aldığımdan beri ilk uzun yol göz ağrım Ankara otobanını Düzce'ye kadar takip ederken araba da garip sinyaller vermeye başladı. uzunlarla selektör yaptığımda, kontağın tamamen kapanıp açılması ve arabanın 130 km. ile seyrederken ufak zıplayışlar yapması alışık olduğum bir şey değildi.

ilk durağın Akçakoca olmasına karar verdik. bundan, yanılmıyorsam, 2.5 yıl önce Ediz'le Mehtap'ın birbirlerinin kuzenleri olduklarını anlamalarını sağladığım, okulun bahçesinde yaptığımız muhabbeti hatırladım çimlerin üzerinde. 2. sınıfa yeni başlamıştık, Ediz en yakın arkadaşlarımdan biriydi ve Mehtap da, o gün bizimle oturmuş, kitabını okuyor, çayını içiyordu. "Memleket" muhabbeti üzerinden ikisinin de Akçakoca'ya dayanan kökleri olduğunu anladıklarında Mehtap Ediz'e "ben, okulda kuzenim olduğunu biliyordum, hatta sana ilk geldiğinde, 1 yıl önce, email attım, neden cevap vermedn?" demişti. o zamanlar bahçede daha sık oturur, kitap okurduk, daha sık futbol oynardık. Okuldaki köpekler toplanıp, imha edilmeye götürülmüzlerdi ve bizim bir sürü köpeğimiz vardı. şimdiki fotoğraf makinemi yeni almıştım ve 8 doğuran (sanırım Defne) köpeğimizin, yavruları ile birlikte resimlerini çekerdik.


Akçakoca'da bizi karşılayan, Akçakoca Merkez Camii oldu. Kendimi bir anda Berlin-Kreuzberg'de hissetmemi sağlayan bu sekizgen şeklindeki ilginç mimari yapı, hepimizi hayretler içerisinde bıraktı. Farklı katmanlardan oluşan dua alanları, sonunda sekizgen kubbenin altındaki ana bölüme çıkıyordu. Ana bölümde zemin kat ve onu çevreleyen asma kattan oluşurken, arkadaki odalardan kendini camlarla ayırıyordu. Oldukça transparan bir iç mimariye
sahip caminin içinde bir de, günün tüm ezan saatlerini
gösteren bir dijital saat vardı!



Pastaneden poğaçalarımızı aldık ve bu şirin sahil kasabasında, Karadeniz'in her daim coşkulu sularının kıyıya vurduğu limanın dibinde, balıkçılardan birinin dükkanında bizim için ısmarladığı çaylarla kahvaltımı ettik. Biraz politika, biraz bazılarımızın ailelerine ve arkadaşlarına yapmaları gereken açıklamalar, iptal edilen programlar, aşk, futbol ve eğitim üzerine konuştuk. sonra sahilde yürümeye başladık, bıraktık, biraz deniz konuştu, biraz dalgalar, biraz bulutlar ve sonradan adının "apti" olmasına karar verdiğimiz güzel köpekcik. cumhuriyetin 75. yılından kalma erimiş tabela dalgakıranın hemen arkasında sahili paslı gözlerle süzerken, arkadaki tepelerde yükselen çirkin apartmanlar, az sayıdaki tarihi binaların siluetini bozmakla meşgul oluyorlardı. bugün gezmeye çıkmış 5 arkadaştık, kocaman ve güzel ülkemizin denizini izliyor, havasını soluyor, kederlenmeyi veya endişeyi düşünmüyorduk. mutluyduk.



her yolculukta olduğu gibi bu yolculukta da arabamız ve heyecanımız dışında bizim en büyük yardımcımız karayolları haritamızdı. Sürücü koltuğuna Münevver geçerken, ben de Akçakoca'nın biraz daha batısında bulunan Karasu'dan, taa Gürcistan sınırına kadar, sadece Zonguldak-Bartın arasındaki yol dışında sadece sahili izleyerek bir yolculuk gerçekleştirebileceğimizi söyledim. "Bir dahaki sefere" dedik hep beraber, hem belki daha fazla katılmak isteyen olurdu aramıza. ve daha fazla zamanımız da olurdu o zaman. daha bol güneşli günler ve köpüklü dalgalar. Akçakoca'da bir karar verecektik, Karasu tarafına, yani batıya doğru geri mi dönecektik, yoksa doğuya doğru devam mı edecektik? Safranbolu fikri çıktığı zaman heyecanlanmıştık ama uzak olduğunu düşünmüştük, Münevver Amasra fikrinde hala ısrarcı olduğunu söylediğinde "e madem götür bizi o zaman" demekten daha güzel bir karar veremezdik heralde. Ece, sol arka köşedeki yerini hiç değiştirmedi, rahatına en düşkün olan oydu. Akşam sürpriz doğumgünü partisi için vakit kısıtlaması olan ve arkadaşlarını tüm gün boyunca ayarlamaya çalışan da oydu. ama "kaçma" fikrini de o çıkarmıştı ortaya ya, rahatı bozulmadıkça da en keyiflimiz oydu sanırım. ne de olsa, arabanın neresinin bozulmuş olabileceği, kaç km. yolumuz kaldığı veya nereye gittiğimiz dahi onu çok ilgilendirmiyordu. aldığı keyfi yaşamak ve paylaşmaktan başka bir derdi yoktu. çok güzel bir dertti.


Ereğli'den geçerek Zonguldak'a doğru ilerlerken hepimiz yolun takip ettiği manzara karşısında büyülenmiştik. solumuzda Karadeniz alabildiğine uzanırken, sağımızdaki tepelerde yeşil ormanlar yükselmeye başlamış ve dar sahil şeridine tepeden bakan Batı Karadeniz evleri manzarayı tamamlıyordu. Zonguldak, hepimizi şaşkınlığa uğratır biçimde kömür siyahı veya endüstri grisine bürünmemişti. Çirkin apartmanlar ve vasıfsız bir inşa hali hakimdi şehre evet ama, şehri kesen nehirler, köprüler, maden taşımacılığı için kurulmuş ufak demiryolu ve sonunda dağların arasından kıvrılarak önce nehri, sonra da memleketimizin zayıf, mütevazi ama güzel demiryolu ağının bu yörelere uğrayan ve üzerinde Karaelmas Ekspresi çalışan tek hattı olan Zonguldak-Ankara arası işleyen demiryolu hattını izleyen karayolu Zonguldak'ı kolaylıkla sevdirmişti bize.

Amasra'ya ulaşmamız sandığımızdan da uzun sürecekti. saat 10.00 civarında ulaştığımız Akçakoca'dan 12.30a doğru ayrılmıştık, ve sadece Zonguldak 80 km. ötedeyken, Amasra için 85 + 16 km. yolumuz daha vardı. Zonguldak'tan çıkarken Münevver'e tatsız bir elektrik sorunu yaratan arabayı devralmaya karar verdiğimde, güzel bir çeşmeden, her yerde kolay kolay bulunmayan çok güzel bir tada sahip sularımızı yeni doldurmuş, kana kana içmeye başlamıştık. Bartın merkezine girerken, polisler bizi kendi deyimleriyle de çok da hoş olmayan bir "hoşgeldiniz" ile karşıladılar. Karşı şeritten gelen arabaların selektörlerini o kadar çok geç farketmişiz ki, radara yakalandığımızda neredeyse radarın bulunduğu arabanın içinde bizi izleyen polise el sallayacak kadar yakınındaydık talihimize yumuşakça küfederken. Polisler, cezamla birlikte bana Falım sakız vermeyi de ihmal etmediler ya, şimdi şu satırları yazarken farkediyorum sevgili günlük, falımı okumayı unutmuşum!!

16 km. yolu da aşaduralım, "bu tepeleri tırmandığımıza değecek bir güzellik çıkacak umarım karşımıza" deyişi aklımızda, önce Amasra'nın arkasındaki muhteşem koyu görerek heyecanlandık. Meğersem, Amasra'yı görünce kendimizi kaybetmeyelim diye, önden bizi göreceklerimize hazırlayacak ön bir sunuşmuş şimdi adını hatırlayamadağım bu koy. Yol bu sefer bizi Amasra'nın sırtlarına doğru çevirirken, güneş de iyiden iyiye açmaya başlamış, havaki bulutlar yerini masmavi bir gökyüzüne bırakmaya başlamıştı. Amasra öyle bir şekilde karşımıza çıktı ki, tepede bir yerde fotoğrafını çekmektense, hemen ulaşmak istenilen bir yar gibi kucağına bırakıvermek için kendimizi, hiç durmadan arabayı sürmeye devam ettim bu 3 yanı dağlarla çevrili cennet koya.


Amasra Müzesi'nden edindiğimiz bilgilere göre, Amasra'nın tarihi antik Yunan uygarlıklarına dayanmakta. Lidyalıların da bir zamanlar ele geçirdiği Amasra, daha sonra İskender'in Makedon uygarlığına, Roma'ya ve Bizans'a dahil oluyor. Fatih, burayı fethettiğinde neler hissetti bilemiyorum ama, nispi olarak iyi korunmuş bir yer olarak günümüze ulaşabildiği için şanslıyız. Şirin kasabanın tamamını yürümek 1 saatten fazla almıyor. burun, büyük liman ile küçük limanı iki tarafına alacak şekilde ikiye bölüyor Amasra'nın koylarını. burunun tepesine tarihi kale ve surlar kurulmuş. burun, ucundan, karşısındaki Boztepe adacığına bağlanıyor. çok şirin bir köprü ve ufak bir tünel ile. beldenin bu bölümüne geçerken güzel taş konaklar görüyor, "sormagir" cafeye ne soru soruyor ne de girmeyi tercih ediyoruz. balıkçılardan, bir iki saat sonra yapacağımız ziyafet için fiyat alırken, denize nazır "Osman Amca'nın Yeri"ni beğeniyoruz. Boztepe burnunun tepesinde müthiş manzarayı izledikten sonra, "yürünen yoldan geri yürünmez" mantığıyla patikadan aşağı ufak bir trekking yapıyor ve boğalara el sallıyoruz.

rakı-balık ziyafetinden hemen önce Lara ve Ece'yle birlikte birer lahmacun yemeye karar veriyorum ki, Münevver ve Yalın bu fikre pek sıcak bakmıyorlar. gerçi sonunda balıkların çoğunu Yalın'la ben yemek zorunda kalıyoruz ki, her biri en azından birer tek atmaya gönüllü kızlar rakıya yardımcı olunca, en azından ufak rakı da rahatlıkla ve keyifele içiliyor. denizin üzerinde soframız şenlenirken camın dışında arkada bir yerlerde güneş batmaya başlıyor. kayığıyla açılan ikiden biri, dönüşte dizlerini kapanmış bir şekilde belki de günün batmasından duyduğu hüznü dışavururken ben de lavabonun yolunu tutmaya karar veriyorum uzun günün ilk molasını alırken. döndüğümde herkes birbirinin kahve falına bakmıştı ve sanırım kader, fala inanma ve kozmik enerjiler hakkında konuşmaya başlarken, dönüş haline geçmenin ağırlığı da ufaktan çökmeye başladı.







dönüş yolunda, bir ucu discman, mp3 player gibi aletlere bağlanan kaset şeklindeki aparatımız çalışmayı reddederken, yanlış bir tercihle "gelinen yoldan geri dönülmez" diyerek, Mengen-Bolu üzerindeki yolu seçiyoruz ki, karşıdan gelen arabaların birbirlerini sollamak adına hem gidiş hem de geliş şeritlerini alabildiğine özgürce kullandığı yolda yaptığım gece sürüşü müthiş bir adrenalin salgınına dönüştü. neyse, kilometreler kilometreleri, karanlık yollar, sarı otoban ışıklarını kovaladı. balık hesabı, hız cezası, yakıt masrafları derken kimse cüzdanından dolayı çok fazla sıkıntı yaşar gibi durmadı. bazı keyiflerin hiçbir şekilde satın alınamadağı seyahatlerden biriydi ya heralde bu da.

muhabbetler muhabbetleri kovaladı sevgili günlük. saatler aktı, uzun gün sona erdi, İstanbul çılgın trafiği ve kornalarıyla "düştün gene elime" dedi. 800 km. yol gidildi, 10 saate yakın trafikte kalınıldı, 7 farklı şehir geçildi, birçok fotoğrafın yanına, çoklukla resmedilemeyen gülücükler eklendi. yol bitti, sevgili günlük, satırlar bitti, muhabbet bitmedi... güzel bir gündü, sevgili günlük, biliyorum, biliyorsuın belki gene bir şey eksikti, belki o da gelecek sefer tamam olurdu. "lala lala", zamanla tamamladık resimleri, zamanla tamamlanır berisi. yeter ki yollar baki ola, yürürüz hep beraber, yürümesini bildikten ve istedikten sonra.

Sunday, March 04, 2007

elveda stasi

Stasi, kısaca Staatssicherheit (Ministerium für Staatssicherheit), Türkçe karşılığı ile “Devlet Güvenlik Bakanlığı”, Doğu Almanya’nın gizli istihbarat şebekesinin ismidir. Stasi ile tanışıklığım 2005 yazında Berlin’i ilk defa ziyaret ettiğimde Brandenburger Tor ile Reichstag arasında bir yerlerde bir duvarın kenarında anti-Stasi ve anti-SPD (Sosyal Demokrat Parti) propoganadası yapan saçı sakalına karışmış bir Alman sayesinde olmuştu. Adamcağız, SPD başkanı ve dönemin başbakanı Gerhard Schröder aleyhine konuşmalar yaparken, yanındaki mantar panosunu Stasi sorgulamalarında işkence görmüş veya bir şekilde istihbarat bağlantısı yüzünden hayatlarını kaybetmiş insan fotoğrafları ile süslemişti.

Tam da seçim dönemiydi. Yıllardır merak ettiğim ve ilk görüşte aşık olduğum Berlin’in tüm metro ağında iki ana haber veriliyordu o günlerde: Yaklaşan seçimler öncesi iki ana parti, iktidardaki SPD ve yeni iktidarı kazanmasına kesin gözüyle bakılan CDU+CSU (Hristiyan Demokrat Birlik ve Hristiyan Sosyal Birlik) ortaklığının anketlere göre oy dağılımları, ve bir sonraki yaz Almanya’da yapılacak Dünya Kupası’nda Alman Milli Takımı’nın başına getirilmesi gündeme gelen Christoph Daum ile ilgili haberler. İkisi de, gayet ilgili olduğum güzide başlıklar. İşte bu anti-propogandist adam da SPD’nin oylarına musallat olmak istemişti herhalde, zira, Schröder’in geçmişinde Stasi ile olan bağları üzerine bir tez oturtmaya çalışıyordu. Her baskıcı rejimde olduğu gibi, özellikle çözünen bir Doğu Almanya’da, gizli istihbarat servisinin (hele şimdi Almanya birleşmiş iken) ne kadar sempatik bir figür olmaktan uzak olabileceğini ve onunla bağlantısı olabilecek bir politikacının halkın gözündeki yerini tahmin edebilmeniz zor değil. Fakat, bu adamın iddiası çok fazla ilgi görmemiş olmalı ki, SPD, birkaç ay öncesinde yüzde 24’lerde seyreden oy oranını, Schröder’in karizmasının yardımı ve Merkel’in (CDU lideri) Maliye Bakanı aday adayının saçmalamaları sayesinde, seçim sırasında yüzde 34’e kadar yükseltti ve yüzde 40’larda oy alması beklenen CDU (+CSU) yüzde 35’lerde kalınca, birkaç ay sonra “büyük koalisyon” haberlerini İstanbul’dan takip edecek, ve o serin kış günlerini anımsayacaktım. O sıralar iyice merak saldığım Bauhaus akımı ile ilgili Bauhaus Archiv müzesini ziyaret etmeye giderken yanından geçtiğim CDU ana binasına baktığım antipatik bakış, sanırım Brandenburger Tor’un orada SPD’yi kötüleyen adamdan daha etkili olmuştu. Hem zaten, gene bu son seçimlerde, eski komünist parti, şimdi doğunun büyük partisi Sol Parti de oylarını epey yükseltmişti. İlginç bir seçim olmuştu Almanya’da ve ben Stasi ile ilgilenmeyi rafa kaldırmıştım.

Berlin’i ilk defa gördüğüm bu 3 günlük gezide en çok ilgimi çeken binalardan biri de, o zaman yıkılmak üzere duran ve son 4 ay içerisinde yaptığım son 2 ziyarette yıkılışına tanık olmak zorunda kaldığım Palast der Republik (Cumhuriyet Sarayı) binasıydı. Doğu Berlin’de, Berlin katedralinin karşısında kalan ve DDR (Alman Demokratik Cumhuriyeti, “Doğu Almanya”)’in sembolü olan turuncu camlı bu modern mimarinin klasik örneği, o zamanlar daha çok içine girmeye başlamış olduğum tarih-politika eksenli araştırmalarım içinde fevkalade önemli bir simge olarak çarpmıştı gözüme.

2006’nın bahar ayında Danimarka’da değişim programı kapsamıyla Aarhus Üniversitesi’nde okurken, “Nazi’lerin İktidara Gelişi” konulu bir ders almış, Elveda Lenin filmi üzerine yapılan konuşmalara çokça kez tanık olmuş (fakat filmi izlememiş), son dönem Alman filmlerini takip etmeye başlamış (Oliver Hirschbiegel’in Das Experiment veya der Untergang’ını pek beğenmiş), Hamburg’u keşfedip Fatih Akın’la tanışmış ve son olarak da gene Hamburg’da Almanya’nın Dünya Kupası üçüncülük maçını ilginç bir atmosferde yaşamıştım. Berlin’e ilk geldiğimde de, daha sonraki ziyaretlerimde de doğuda uzanan geniş bulvarlar, istasyonlardaki eski tarz bilgi panoları, durgunluk ve kabına sığamayan idealler bütünü, beni en az batıdaki yaşam kadar etkilemiş ve oryantalist bir bakış açısından uzak da kaldığım müddetçe, bir şekilde kendisine yakın hissettirmişti. Ne Stasi, ne de Doğu Almanya hakkında önemli bilgilere sahiptim, ama sanki burada yaşamanın ve “birleşme”nin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum. Çocukluğuma dair hatırladığım net anılardan biri 4 yaşımda Berlin Duvarı’nın yıkılış anını televizyonda görmem, hiçbir şey anlamamamdı. Örneğin sinemaya olan merakım ve üzerine çalıştığım konular da çokça kez beni Sovyetler Birliği dönemi ve post-Sovyetler Birliği denklemleri üzerine yoğunlaştırmıştı. Belki de bu noktada Doğu Almanya’ya bir adım daha yaklaşıyordum.

Son dönemlerde, üzerine çokça konuşulan “Elveda Lenin”i sonunda izlemeye karar verdim. Daha yeni, ana karakter Daniel Brühl’ü de içeren ve kaba tabirle “devrim veya sosyal içerikli hareket”lerle ilgili son dönem bağımsız/yarı bağımsız sinemanın starları ve bu starların olayın özünü hem nasıl çok rahat (seyirci tarafından) benimsenebilir, hem de tüketim ilişkisine indirgenebilir hale getirdiğine dair bir ödev yazmıştım. Brühl’ü “Eğitmenler”, “Salvador” gibi filmlerde gördükten sonra “Elveda Lenin”de karşıma çıkacak halini çok iyi tahmin edebiliyordum. Film güzel bir çalışma idi ve tabii ki bir Katalan olan genç aktör Brühl’den bana gerçek bir Doğu Almanya profilini yansıtmasını beklemiyordum. Filmi, saflığı ile kabul ettim. Bir ideali basitçe yermesine ya da övmesine göz yumma konusunda kendimle ilgili çatıştım da. Zira konu Sovyetler Birliği de olsa, Amerika’nın Irak’ı işgali de olsa ve ben hangi ideolojik kampta olursam olayım, “ciddi” bir konu “ciddi” bir biçimde incelenmiyorsa, seyirciye “oradaki yaşamın bir kesiti” olarak sunulması fikrine karşıydım. Yaşam, benim için, genel olarak fazla ciddi bir olguydu; onu rahat ve ti’ye alarak yaşama hakkımı saklı tutmakla birlikte “ağır” konular ağır duygular içermeliydi.

Bu son dönemlerde, kendimi “acı vatan Almanya” tam saha baskısının, derinlemesine bir şekilde altında hissederken ve son Berlin seyahatimde Berlinale’yi (Berlin Film Festivali) bir şekilde ziyaret de etmişken, önce Berlin’de ilgiyle izlenen daha sonra da Oscar heykelciğini kapıp götüren Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı) karşıma çıktığında, Stasi’yle olan tanışıklığımı işte bu düşüncelerle hatırlamaya başladım. Oscar ödüllerine olan saygım ve ilgim her ne kadar bazen Hıncal Uluç’un (herhangi bir konuda) yaptığı yorumlara karşı olan ilgimle benzer değerlere sahip olsa da, arada bir iyi bir referans noktası olarak algılanabileceğini biliyorum. Tabii ki, Oscarlar çok çok iyi filmlere de gidiyor, ama zaten o iyi filmler gerekli ödülleri başka yerlerden de alıyorlar. Uzun lafın kısası, tam da Oscar ödülünü aldığının ertesi günü izleme imkanını bulduğum bu güzide Alman filmi, kayıtlarıma “son zamanlarda izlediğim en iyi” film olarak geçen filmlerden biri.

Film, bir Stasi ajanının (Gerd Wiesler), bir oyun yazarı olan Georg Dreymann’ı, “batıya olan eğilimlerinden” şüphe edilmesi üzerine izlemesini konu alıyor. 1984 Doğu Almanya’sındaki durumu düşünün: çökmekte olan bir komünist rejim, yavaş yavaş desteğini kesmek zorunda kalan Sovyetler Birliği, batıya olan merak ve batıdakilere olan özlem, artık derinden hissedilmeye başlanmış (ve duvarın varlığı ile birlikte desteklenen) bir bölünmüşlük hissi ve dolayısıyla kokuşmuş bir bürokrasi ve istihbarat teşkilatı. Wiesler’i görevlendiren şefi Anton Grubitz ise görev emrini direkt olarak Kültür Bakanı Bruno Hempf ise yazarımız Dreymann’ın sevgilisi olan aktris Christa-Maria’ya yanık ve onun bazı yasal olmayan ilaçlara olan bağımlılığı ve özgüven eksikliğini suistimal edip ondan yararlanmak isteyecek kadar da çirkin ve yağlı bir adam. Dolayısıyla ortaya, Hempf emriyle Grubitz tarafından Dreymann’ı (ve sevgilisini) izlemek ile görevlendirilmiş Gerd Wiesler’in dramı ortaya çıkıyor. Totaliter bir rejim içerisinde, devlet görevini yerine getirmek için, yıllarca eğitimini aldığı ideolojisinden ödün vermek istemeyen Wiesler, Dreymann’ı tanımaya başladıkça ve Dreymann’ın gerçekten de bir şekilde “batı”ya açılma ve doğunun üzücü durumunu batı ile paylaşma isteklerini gördükçe vicdanı ve görevi arasında tökezlemeye başlayan bir karakter. Ulrich Mühe, Wiesler karakterini başarıyla oynuyor. Müthiş bir soğukkanlılığı, “hayata dair” küçük detaylarla süsleyen ve kendi ideallerini yıktığını fark ettikçe bunu belli belirsiz bir mütevazi kabullenme ile karşılayan Wiesler karakteri için Mühe, Kevin Spacey tarzı bir “soğuk adam” kimliğine bürünüyor.

Olağanüstü bir durgunluk ve sadelik içinde aktarılan film, doğuyu kötülemek ve doğru ideoloji-yanlış ideoloji kavramlarına girmenin (bazı ucuz anti-Sovyet veya anti-kapitalist filmlerde olduğu gibi) veya sözde insancı bir bakış açısıyla “bitti ama o kadar da kötü değildi” tarzı bir demogaji (Elveda Lenin’deki gibi) yerine, dönemin hissiyatına çok güzel bir pencereden bakıyor. Totaliter bir rejimde, iktidar sahibinin, koşullanmış bireyler üzerinde ne denli büyük bir güce sahip olduğunun, ve tam da bu iktidara gelebilecek kişilerin, özellikle çöküş dönemlerinde ne denli içi boş insanlar olabildiğinin, ama bütün bunlar karşısında (aktris karakteri üzerinden verilen) “sistemin belirlediği rolleri kabullenmezsen fazla bir seçeneğin yoktur” tarzı bir söylemin varlığını çok iyi hissettiriyor film. Bu sistem içerisinde Dreymann gibi ulaşılması gerekilen yerlere ulaşmak zorunda olduğunu hisseden ve bunu görev edinmiş kimseler de vardı. Dreymann gibilerinin benzerleri olmaya çalışan ve aslında ortada herhangi bir baskı unsuru olmadığı halde “demokrasi!” diye bağıran bazılarımızın aksine, tam da bu filmin, o dönemki koşullar göz önüne alındığında ucuz bir “doğuyu pisleme” mantığı gütmediğini anlamalıyız. Aynı dönemde, Wiesler gibi, kendini ve yıllar içinde şartlanmış olduğu tüm koşulları sorgulamaya başlayan ve bulunduğu konum itibariyle bir şeylerin değişmesini (ya da en azından bir şeyleri değiştirmeye çalışacak olanlara engel olanları engellemeyi) sağlayabilecek kişiler de vardı. Bu tür rejimlerde yaşanmış ve “gizli” başlıkları altında arşivlenmiş daha birçok olaydan ise benzer türde sanat yapıtları için malzeme çıkacağını da bildiren bir filmdi Das Leben der Anderen.

Tarihsel ve toplumsal gerçekçilik içerikli filmler yapmak iki açıdan zordur: tarihsel gerçekliğin ne olduğu kavramının kesin olarak belirlenebilmesi ve toplum olaylarını anlatırken tarafsızlığı (veya tüm tarafları) yansıtabilme. Bu iki kaideye uymayan filmler ya başarısızdır, ya da özellikle propaganda, belgesel veya kurmaca amaçlı çekilmiş filmlerdir. Florian Henckel von Donnersmarck’ın ödüllü filmi tarihsel bir süreci başarılı bir anlatımla çıkarıyor karşımıza. Almanlar başarılı filmler yapıyorlar bu dönemlerde. Kendi tarihleri ve kültürleri ile ilgili bol bol malzemeleri ve muhakkak ki modern zamanlarla birlikte özümsedikleri önemli bir felsefe geçmişleri var. Filmin sonlarına doğru, olaylar çözüldükçe drama artıyor ama ne yönetmen ne de başarılı senaryo, bu noktada bile, yoğun duyguları aktarabilmek için yoğun sembollere başvurmuyor. Ne duvarın yıkılmasını ne de ikonik heykellerin ortadan kalkmasını izliyoruz. Ne doğuya penetre eden batılı kapitalist firmalar, ne de batıya doğru hınca hınç göç eden işsiz doğulular. Değişen fikirleri, idealleri, sahip olduğu konumu ve işi ile birlikte özünde hep varolan ve tutarlı kalan insancıllığı ile şimdi iki kültüre ve tek bir ulusa (ulus-devlet tartışmasına tabii ki girmeyeceğim) ait caddelerde kendi ufak nostaljisini yaşayan bir Gerd Wiesler benliğine ve geçmişine değilse de, düzenli ve baskıcı bir vahşete veda ediyor. Hayatını ve güzelliğini “iyi insan için yazılan bir sonata” (filmde Dreymann’ın hazırladığı son eserin ismiş: “Sonata for a Good Man”) ve tüm insalara armağan ediyor. Bizler bugün ve tekrar, belki üzüntüyle DDR’e ve Palast der Republik binasına, “başkalarının hayatı” ise Stasi’ye güzel bir elveda çekiyor.



Saturday, February 24, 2007

Peter Greenaway

humboldt üniversitesi’nin audimax’ı hınca hnç dolmuş durumda. yarım akıllı bir profesör (?) günün ve “gegenwart der ikonologie” serisinin son konuşmacısı olan büyük adamı tanıtmakta zorlanıyor kötü ingilizcesi ve dikdörtgen binanın çeperlerine sığdıramadığı bitmez tükenmez övgü sözcükleriyle. tarih 9 şubat 2007, saat 18:00 suları. 4 saat sonra istanbul’a hareket edecek bir uçağım var, hayatımda ilk defa bir şeyi ucu ucuna yetiştiremeyeceğimi hissedip geçen sefer (kasım 2006’da) uçağımı kaçırdığım berlin schönefeld havaalanı’ndan havalanacak olan. hani, bundan yaklaşık 9 ay önce “akşam kaçta geliyorsun?” diye sorulduğunda, kreuzberg/neukölln kesişiminde oturan aarhus asıllı kopenhag’lı sanat okuluna giden kızla içtiğim ikinci bira yüzünden uçağı yakalayıp yakalayamayacağımdan emin bile olamama rağmen “22:00’de biniyorum uçağa” diye s bahn’ın her durduğu durakta beklediği süre boyunca, babamın iddiasına göre taa ilkokulda oluşturmaya başladığım mütevazi bir dağarcığın ürünü olan küfürleri teker teker salladığım havalimanı. nitekim o sefer “yetiştirme” kontenjanımın son haklarını kullandığımı kestirememiştim. şayet öyle olsaydı, 16 temmuz 2006 günü saat 02.00 sularında uzunkapı’dan vatana giriş yapmaz, ve oturma iznimin süresinin (2 saat ile) dolması icabiyeti ile yunanlı sınır kapısı görevlisinden “next time, your problem, next time, your problem” adlı manzume azarı işitmezdim.

ve tam bu düşünceler esnasında, veya bu düşünceleri düşünebileceğimi düşünedururken, içeriye o adam girdi. ihtişam dendiğinde, kanlı canlı görmeye nasip olduğum karizmatik kişilerden, örneğin müzik sektöründe morrissey aklıma gelir. the smiths öldü, morrissey (bazılarına göre) efsane olmaktan çıktı, ama lütfen lüle lüle morrissey ihtişamına tanık olmak için herhangi bir konser kaydını veya “irish blood english heart” klibini izleyin. fakat, bu sefer salondan içeri adımını atarak kürsüye doğru hareketlenen ve tavandaki ışıklar pek bir “kutsal” görünmüş olmalı ki, oditoryumun aşağı katında oturan izleyicilere sadece gıdısını göstermekle yetinecek kadar (dim)dik başlı bu sinema devi bambaşka bir aura yaratmıştı muhtelif salonda. kürsüde, konuşmasını vermek üzere peter greenaway vardı ve tam da dediği gibi şehirdeki filmleri izlemek yerine (berlinale bir gün önce başlamıştı), insanlar oturmuş onu izliyorlardı. kendini izletme konusunda herhangi bir sıkıntısı olmadığı rahatlıkla gözlemlenebiliyordu, zira müthiş bir irade, hırs ve bilgi birikimine sahip yönetmen koskoca bir sınıfa 1.5 saatlik bir ders vermeye hazırlanmıştı. ah, afedersiniz, kendisinin de belirttiği gibi “konuşma hazırlamamıştı”, konuşma için bir başlık bulması gerekmişti, “cinema is dead, long live cinema” diye bir şey yumurtlamaya karar verince, şimdi sinemanın nasıl öldüğünü ve aslında şu ana kadar sinema denilen şeyin yapılmamış olduğunu, eisenstein’ın sinemanın en önemli kişisi olduğunu, video ve yeni teknolojilerin sinemanın doğuşundan yaklaşık 120 yıl sonra artık üretilebilecek hale gelebileceğini ve resimin en önemli sanat dalı olduğunu meşrulaştıracak bir konuşma çerçevesini doğaçlama olarak icra edeceğini duyurdu biz berlinli kullara. başlıkların altına sıkışmış olmanın ironisinden dem vurdu, vakt-i zamanında yapımcısına çekinerek önerdiği “the cook, the thief, his wife and her lover” isminin greenaway isimi ile artık neredeyse eş anlamlı hale geldiğini anlatırken. 4 ihanet unsuru üzerinden sinemanın çıkmazlarını anlatmaya çalıştı:

1. metnin ihaneti,
2. çerçevenin (boyutsal düzlemin),
3. aktörün ve,
4. kamera (açılarının) ihaneti...

greenaway’e göre batı resimi tüm sanatların ötesindedir ve rönesans ile birlikte oluşturulan perspektif anlayışı hem bu öncülüğün en önemli unsurudur, hem de 20. yüzyıla gelindiğinde neden “sinemanın hiçbir zaman yapılamamış olmasının” önündeki en büyük engellerden biridir. zira, greenaway’e göre, sinema, bir çerçevenin (ekran) içinde perspektif sunarak hareketli resimler sunmaktan öteye geçen bir şey olmalıdır. interaktif olmalıdır. perspektif ile ilgili ilham verici gelişmelere imza atan ve çoklu perspektifçiliğin ana akımlarından biri sayılan kübizmin kurucularından picasso’nun, bu yetenekli yönetmenin 20. yy. favori ressamlarından biri olması çok da şaşırtmadı bizleri. greenaway, “herkesin gözlerinin olduğundan ama görme yetisi olmadığından” dem vurdu. görme yetisi kazanıldıkça (klasik bir batıcı ilerlemeci kuram üzerinden yola çıkarak) somuttan soyut dışavurumculuğa doğru kayan sanat akımlarını daha iyi takip edebilecek bir altyapı oluşturabileceğimizi anlattı. gene de bu noktada –izm’lerle ilgili yaptığı ufak şaka salondaki herkesi güldürüyor. güldürürken düşündürüyor da! gene greenaway’e göre, aktörlerin “kamera karşısında olduğunu hissettirmemek”ten öte, daha interaktif vasıflar edinmeleri ve kendi oluşturdukları kariyer ve piyasa içindeki konumlarının ötesinde bulunabilmeleri, dolayısıyla sinema yapımında “aktörün seçilmesi” durumunun ortadan kalkması “aktörlük ihaneti”ni sonlandırabilir. kamera açıları için getirilecek çözümler, çoklu açılar ve üstüste geçirilmiş görüntüler ile, bir şekilde alışılagelmiş boyutların etrafına çıkabilecek ve seyirciyi sadece tek bir noktaya odaklanmadan uzaklaştırabilecek bir düzenekle mümkün greenaway’e göre. tam da onu konuşurken izlediğimiz gibi izlemesini istemiyor sinema seyircisinin beyazperdedeki görüntüleri. bunu örneklendirmek için de, yönetmen, son birkaç yıldır üzerinde uğraştığı, istanbul film festivali’nde de bölümler halinde gösterilmiş olan “tulse luper’in çantaları (the tulse luper suitcases)” projesinden 20 dakikalık bir kesit izletti. tulse luper hakkında konuşmaya girebilmem için, kafamı iyice toparlayıp, biriktirdiğim yegane entellektüel birikim üzerine biraz alkol almam gerekir sanırım, dolayısıyla bunu gerekli “link”lere bırakmayı yeğliyorum.

greenaway’in sınıflandırmasına göre sinemaya gelen seyircilerden 3te 1i herhangi bir greenaway filminde, salonu ilk dakikalarda terk edecek, geri kalan 3te 2 ise, verilen emeğe karşı bir ilgi göstermek isteyecektir. bu kalan grubun da yarısı salonu filmin yarısında terk edeceği için geriye sadece filmi sonuna kadar izleyen 3te 1lik bir dilim kalacaktır. greenaway’in de umudunu bağladığı kitle budur ve ona göre, biz o gün halihazırda orada onu dinliyor bulunmaktaydık. tabii mr. başıdik bu komik ironiye de bize düşünme payı bırakmadan kendi değindi ve berlinale sırasında böyle (3te 1lik) kıymetli bir kitlenin orada bulunmasının çelişkisi üzerine dem vurdu. akıllı olduğu kadar komik de olabildiğini gördük tekrar. greenaway, doğudan doğup da şu anda batıda bir yerlerde batmakta olan güneşin soluk ışıkları audimax’ın soğuk taş mimarisine son bir kez göz kırparken (ya da hava çoktan kararmıştı belki de, ama gözlerimiz greenaway'in görsel şovları karşısında kamaşmıştı: önce amsterdam'daki rijksmuseum için hazırladığı rembrandt tanıtım filmini ve daha sonra post-production aşamasındaki son projesi olan nightwatchingin trailerını izletti biz şanslı çocuklara) birkaç saat sonraki uçağımı kaçıracağımı ve ertesi gece berlinale galamı yaparken, fena olmayan bir macar filminin macar/amerikalı yapımcısının, filmini “batıda” göstermenin ne kadar keyifli olduğunu söyleyeceğini bilmiyordum. batı sanatını herşeyin üzerinde tutan greenaway, bir zamanlar doğu berlin’in en önemli caddelerinden birinin hemen arkasında yaptığı konuşmayı bitirirken, tüm salon ayağa kalkmaya hazırlanıyordu.

Monday, January 22, 2007

çizgilerin dansı

odtü'yle tanışıklığım yaklaşık 3 yıl öncesine dayanıyor. ilk gelişimden beri beni çeken, "kampüsü" olan ve kendimi üniversitede gibi hissettiğim yer. ve gene soğuk bir kış gününde, ayaklarımın götürdüğü yere gidiyorum. Hasan odada uyuyor, ve ben, en son 2 yıl önce çok güzel bir Mayıs güneşinin altında futbol oynadığımız Mimarlık Fakültesi'nin arkasındaki futbol sahasını görmek istiyorum. ve daha sonra, tam da 2. sınıfta "mimarlık..?" düşüncelerimin başladığı ve "en azından mimarlık'ta okuyan bir kız arkadaşım olsa iyi olur" cinliğine dönüştüğü zamanlarda tanıştığım Mimarlık Fakültesi'ni de ziyaret ederim düşüncesi kaplıyor zihnimi.

gökyüzü pırıl pırıl, en sevdiğim hava: soğuk ve keskin, ama açık ve berrak. gökte yıldızlar, incecik bir hilal, tuğlaların kızılı lambaların turuncumsu sarısı ile karışıyor. heykellerin buz mavisi ve üzerine yürüdüğüm parkelerin kirli beyazı. kenarlarda belli belirsiz kar birikintileri ve "aman kaymayalım" buzlanmaları. sarı çizgili yeşil ayakkabılarımdan içeri ürpertici bir rüzgar giriyor. ayaklarım, sadece heyecandan değil, gerçekten de soğuktan da üşüyor bu kış ilk defa.

"sosyal bilimler" fakültesinin yanında buluyorum tekrar "Mimarlık Fakültesi"ni. babamın, eskiden hep "Avarel" diye referans verdiği MM (Merkez Mühendislik) ile başlayan fakülteler zincirinin son binalarından biri olarak. avlusu, avlusundaki çeşmesi, heykelleri ve çizgileri ile diğer binalardan hemen ayrılan fakülte. ve tabii, mimarisi ile de.

çekinerek giriyorum binaya. öncelikle, 23 ocak tarihli, yüksek lisans öğrencilerinin sunumlarının listesini görerek ve "bir gece daha mı geçirsem burada?" diyerek. çekinerek ve heyecan ile giriyorum. "mimarlık..?" düşüncesinin yerleştiği ilk andan beri alışılagelmiş çekingenliğim. loş koridorlar, şirin mi şirin asma katlar, içinde birkaç öğrencinin, final döneminin ardından ısrarla çalışmaya devam ettiği stüdyolar ("çilehane"ler), duyuru panoları, kent planları, maketler, çizimler ve birkaç tane kocaman fotoğraf. beni mimarlık'a çeken küçük objeler. hiç girmediğim, hep merak ettiğim. aynı küçüklüğümde, sırf çıkış ucunda babam beni bekleyemiyor ve beni o büyük top havuzunda bulamayacak diye içine girmeye cesaret edemediğim ve oyun merkezinin iki katına birden yayılmış, Ataköy Galleria'daki o uzun kaydırağa karşı hissettiğimki gibi bir heyecan. ya da Barış Abi'nin ite kaka bana bisiklete binmeyi öğretmesinden sonra, Marmaris'in en hızlı bisikletçisi olduğunu sanmama rağmen benden daha hızlı bisiklet kullanan arkadaşlarımı gördüğümde, "aslında ben de gidebilirim böyle ama sanırım tehlikeli olduğu için yapmayacağım" diye düşünürken hissettiğim heyecan ve çekingenlik. bunlar gene o hissettiklerim..

ve alt katta, daha önce hiç görmediğim o kapıyı görüyorum bir anda. tavan ışıklarının yarım yamalak aydınlattığı, tavana kadar uzanan eşiğine rağmen, o alanın sadece yarısını kaplayan bir nevi "orta dünya'ya açılan" cüceler kapısı. önümden dışarı çıkan 3 öğrencinin arkasından bilinmeyene adımı atıyorum. ahşabın sıcaklığından, betonun soğukluğuna; kışın karanlığından, şimdi ayağımın altında uzanan ankaranın ışıklarına çıkıyorum. ayaklarım bir kez daha doğru yere sürükledi beni. çizgilerin dans ettiği yere.

tekrar binanın içine girerek, koridorun karşısındaki, ilk girdiğim kapıya yönleniyorum dışarı çıkmak için. tek bir bölüm kalmış görmediğim, yeraltındaki o ufak stüdyo'nun girişi. aslında bu fakülteyle ilk tanıştığımda içeride harıl harıl çalışanları görüp "en azından... kız.." cümlelerini kurduğum stüdyo. ama oraya yönlenmiyorum. fazla ilgimi çekmeyecek sanırım. hayır, başka bir kapıyı görüyorum.

ingilizce bir yazı: final sınavı soruları- lütfen sorulardan birini seçip, sayfanızın ön yüzünü geçmeyecek şekilde cevaplayınız:

1. Rem Koolhas'ın SMLXL (small medium large x large) kitabının dayandığı düşünce temelini açıklayınız..

...
evet, bütün bunlara beraber şaşırabilirdik. sarılarak.


anayoldan, kültür-kongrenin yanından geçip göbekten sola doğru dönerek, stada el sallayarak, çarşı üzerinden yurtlar bölgesine yollanıyorum tekrar. etrafımdaki insan sayısı artıyor. inşaat'ın önünde oturan adamın heykeli, fakülteler arasındaki yol boyunca uzanan büstler, şehir efsanesine dönüşmüş "kız" heykeli; hepsi canlanmış ve soğuk kış yıldızlarının altında ağır ağır gidiyorlar gitmeleri gereken yerlere.

ben de artlarından, yanlarından ve önlerinden. ayaklarımın beni taşıdığı yere.

Saturday, January 20, 2007

"shi gan" (zaman) üzerine

ki-duk, ki-duk efektleri ile açılan film. kalp atışı efektlerini kastediyorum elbette. evrensel soyut fikirleri, olabildiğince somut açılımlarla, ve genelde filmlerinde önce somut (daha sonra, genelde ikinci perdeden itibaren giren) sürreal-soyut öğelerle besleyen `kim ki-duk`un hem filmin başında, hem de sonunda kullandığı efektler. ve tabii hemen ardından gelen görüntüler de cabası.

filmin konusu, daha öncede yazıldığı gibi, sevgilisinin "hep aynı yüzü görmekten sıkılacağı" korkusuyla yüzünü estetik ameliyatla değiştiren kızın hikayesi. ve tabii, hiçbir şey gibi "yüz"eyde yapılan bu değişikliğin temeldeki sorunu çözmeyecek olması üzerine gelişen hikayeler bütünü.

ilk sahnelerdeki erkek ile kız arasında yaşanan (kafedeki) gerilim, ve yatak odasında geçen diyaloglarla birlikte, sarsarak başlamış ki-duk bu seferki filmine. filmin konusu, zamanın tüketim ile olan ilişkisi. ne kadar çok üretim, o kadar çok tüketim. ama bu, kısmen türkiye'de (ve özellikle şimdiki kuşak gençliğinde olduğu gibi) sanal üretim üzerine yaşanan bir tüketim kimliği değil. tam olarak üretmeden, (1980'ler ortasından itibarenki dönemi kastederek) oluşan bir zenginlikle gelen tüketim de değil. tamamen, artan üretim ile birlikte büyüyen bir uzak doğu tüketim kültürü. mimikler, jestler olarak kendi kültürümüzden de fazlaca şey bulabildiğimiz, ama işin içine "teknoloji"yi daha çok katan bir tüketim.

ne kadar çok üretim, o kadar çok tüketim. iletişim çağının geldiği nokta; zaman'ın göreceli olarak müthiş hızlanarak akmaya başlaması ve yeni "yüz"lerle tanışabilme olanağı, ve aynı zamanda ulaşım (transportation) ağının da genişlemesi ile birlikte ucuzlayan teknoloji ve teknolojiye -artan- erişim (access) olanağı ile birlikte büyüyen bir tüketici nüfus. ve işte orada patlayan büyük dilemma: bunca benzerliğin içerisinde "tüketebilecek" bu kadar çok nesne varken, neden belli başlı birkaç tanesi ile yetinmek? aslında burada yazarken bile hepimizin ezberlediği ve içselleştirdiği ama "çaresi ne o zaman?" diye sorunup dövündüğümüz olgu (hepimiz abartı görünse bile, eminim çok az öze döndüğümüzde bile filmde anlatılanların ne kadar "biz"e dönük olduğunu hissediyoruzdur.)

aslında hepimiz, bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz. tutunmaya çalıştığımız ufaltılmış nesnelerin (bu, artık, yemekten zevk aldığımız yiyecek tüketim nesneleri değil; tam karşımızda duran sevgililerimiz, bazı konumlarda ailelerimiz...) "bolluk" denilebilecek tabide benzerlerinin varolması, ve hayatın özü olan hangi "fikir veya akıma" tutunabileceğimizden emin olamama kaosu içinde yaşadığımız tedirginlikler, filmin özünü oluşturan düşünce. "zaman" da tam bu noktada, esas tüketilen nesne. eğer telefonla birine ulaşmak, sıkıldığımız şeyi atıp yerine yenisini almak,

ya da

--karşımızdaki ile çözemediğimiz sorunların üzerine düşünüp tekrar çözmek için atılım yapma gereğini hissetmek--

bile bu kadar "az" zaman dilimlerine tekabül etmeye başladıkça, zamanın göreceliğinin kaybolması ve kendi anlamının içinin boşalması, filmin aslında "kör göze parmak" bir şekilde ismini oluşturuyor.

ama filmin içi kesinlikle boş değil. yüzlerce değişik konudan eğilinebilecek bu olguya, ki-duk gene ustaca, belirli bir hikayeyi fazla dolandırmadan, usta anlatıcılığı ve yer yer kullandığı görsel ve işitsel sembollerle eğiliyor.

ama sorun da sanki şurda: aslında hepimiz biliyoruz sevgililerimizin yüzlerinin her gün gördüğümüz yüz olmadığını; her temas ve her düşünce ile birlikte değiştiğini. ya da aslında sorunun hiç bir zaman, "yüz"ün kendisini değiştirerek hallolmayacağını. ve belki de, dolayısıyla, filmin sonuna doğru, filmin başında ifade edilen "çözüm örneği" (estetik ameliyat) işe yaramaması, izleyici de tatmin ve "güven tazeleme" yaratıyor olabilir. ama tüketim bazlı üretimin bu seviyede yüksek derecede devam etmesi sonucunda tüketimin de artacağını öngörebilmek ve filmin etkisinin yatıştığı anlarda o sevdiğimiz "yüz"lerden sıkılmaya başlamak (tabii ki, bu, bambaşka örneklerle de olabilir) bu sorunu içimizde sürekli var ettiğimiz anlamına gelir.

belki biraz daha az aynaya bakmalı, biraz daha az "titreşime almalı", biraz daha az kahve içmeli ve biraz daha az konuşmalıyız.


ya da zaten ortada "sorun" yoksa, bu yazı da kendini birkaç "zaman" sonra "tüketecek"tir.

dipnot: belki tam da histerikleşen toplumsal dışlama, içselleştirme, betimleme, kategorize etme, (kasıtlı olarak kategorize etmeyerek, kategorize etmemenin ne kadar "çoğulcu" bir ses sağladığı üzerine hareket etme) ve akabininde gelişen linç, ihanet, intikam gibi öğelerin gündem yarattığı bu zamanlarda hafif bir duygusal kapılma ile birlikte, (becerebiliyorsa) biraz düşünce üretmesinin faydalı olabileceği bir olgu üzerinden işlenmiş bir film.

Thursday, January 18, 2007

Münih..


Münih, Münih...
sarıların, siyahların şehri münih.. bavyeranın sarısı, muhafazakarın siyahı.. stuttgart-münih hattının otostopçularına pek yakışıksız el hareketlerinde bulunan kamyoncuların M plakair omuz, 12 kg.lık tek askısı kopmuş bir sırt çantası ile bir Ağustos sıcağında tanıştığım Münih. Baden'dan Bavyera'ya yeşillerin içinden geçerek, kendisi bir kamyonun altında kalma tehlikesini göze alaraka sağa çeken, tam da Oberhausen, Unterbrücken, vs.. türü dandik bir Alman kasabalarından birinde konaklamak zorunda kalacağımı Stuttgart-Münih hattının ortasında bir yerde otostoptan vazgeçmeyi düşündüğüm sırada beni arabasına alan, "rotam; Münih-Salzburg-Ljubllana-Zagreb, nerede inmek istersen" diyen, "teşekkür ederim, 2 gün sonra başka bir yere gitmem lazım, çünkü oradan Valencia'ya uçacağım diye reddettiğim", tam da o tarif ettiği rotayı, yaklaşık 10 ay sonra trenle kat edeceğimi ve dağların arasında kalan nehirlere ve vadilere tren camından bakarken, susmak bilmeyen ve Zagreb'e kadar beni bilgi bombardanına tutan bozuk İngilizceli Alman adamı dinleyeceğimi bile hiç bilmeden arabasına bindiğim ve beni Allianz Arena'da bırakan öğretmen adamın arabasına bindiğim Münih..

ufakken, hiçbir zaman Almanya'ya gideceğimi bile düşünmezken, televizyonda izlerken Bundesliga'd
lı arabalarının şehri Münih.. 220 km. yi 7.5 saatte aşarak, apış aramda iğrenç bir pişik, aşınmış ba ilk aşkım olan, ve Milan ve Manchester United'dan sonra Avrupa'da tuttuğum 3. takımın şehri Münih. Şimdi İtalya'dan takım tutmuyorum (Milan sempatisi devam ediyor belki) ve İngiltere'de Liverpool'a, Almanya'da da FC St. Pauli'ye döndüm belki ama.. sandığımdan çok daha pahalı bir fiyata denk düşen hostelde anca yer bulabildiğim, geçirdiğim tek bir gündüz ve gece boyunca, bu sene ikinci albümlerinin çıkmasını sabırsızlıkla beklediğim Bloc Party'nin o ilk sevmiş olduğum iki güzel parçasının olduğu cd'yi dinlediğim Münih.. hani şu bizim Göynük cd'sine, "Positive Tension" adlı 4. en sevdiğim (aslında artık 1 ya da 2 olmuş olabilir) parçasını koyduğum Bloc Party... hep o tek başına dünyanın geri kalanını (amma da abartı) keşfettiğim dönemlerin bir dönemine denk gelen münih.. az buçuk mimarlık tarihi bilgimle, "Marienplatz" yakınlarındaki pek sevdiğim kiliseyi, Romanesk öğeler içeriyor, ama Gotik inşa teknikleri kullanılmış olabildiğine göre, heralde olsa olsa 17, 18. yy neo-Gotik akıma denk düşen bir yapıttır diye sallayıverdim yer.. Neue Rathaus'una bakıp, aman ne güzel yapmış adamlar dediğim, akşamüstü turist atraksiyonu olarak oynattıkları o garip saat kulesindeki garip kukla şovunu o kadar da beğenmediğim Münih..

Europa-spezial biletimle 29 euro'ya haklı ve gururlu bir şekilde saat 04.27'de kalkacak ve öncesinde birkaç saat boyunca Hauptbahnhof yakınlarında bir dönercide Hesse'nin Demian'ını okumayı bitireceğim, dönerleri lahmacunların ve ucuz biraların, ve memleket sohbetlerinin takip edeceği, daha sonra uyukladığım tren istasyonunda polisler tarafından uyarılacağım ve hayatımda ilk defa göreceğim için çok heyecanlandığım ve çok çok beğeneciğimi o an bile hissettiğim Ağustos 12'sinde 15 derece havayla beni karşılayacak Berlin yolculuğumun son durağı Münih.. tam da 6 ay sonra gideceğim Danimarka'da, iyice "entegre olmaya başladığım" Alman kültürüne cila vuracak, "Nazilerin İktidara Gelişi" adlı derste sıkça sıkça bahsini edeceğimiz Berlin ve Münih
.. sağcıların her daim kalesi. üzüntülü, kızgın, öfkeli; her bir yanı aslan heykelleri dolu Münih.. şimdi belki Viktualienmarkt'ta soğuk bir bira içiyorsundur. gerçi mevsimi değil ama, burada gökyüzü masmavi ve kuşların bol bol selamı var. tam da orada yalnız başıma bira içerken aslında aklımda başka şeylerin, kişilerin, yerlerin de olduğu yer.. hayat acımasız, ve değişken. ama elma ile armutu da karıştırmayalım lütfen. zaten o "elma değil ayva" ay, ay ay.. ve hayat güzel. belki şimdi Viktualienmarkt'ta biranı içerken beni düşünüyorsundur. belki de düşünmüyorsundur. belki Olimpiyat Parkı'nın yakınından geçmişsindir. Olimpiyat Evi'ndeki konaklama yerlerinin mimarisi hakkında bile konuşabiliriz. benim az buçuk bilgim var ama önceden uyarmam gerekebilir.. kuzeyin evlerine hiç benzemez Münih evleri.. Danimarka'yı terk ettikten sonra Hamburg üzerinden tam da 11 ay sonra tekrar uğradığım ve ilk seferki 33 saatin üzerine, bu sefer 14 saatimi geçirdiğim ve gene Hauptbahnhof'undan veda ettiğim Münih..

hiç bir zaman çok sevmeyeceğim belki de; bir yeri çok sevebilmek için oranın insanlarını, tarihini ve kimliğini de çok sevmen gerekir. üzücü geçmişler, Münih olayları, mutsuz bakışlı ciddi diplomatların aşağılayıcı sözlerle prim topladığı şaşkın şehir ve aslında hiç orada olmayan Bavyeralı kadınlar.. ve mutlaka içlerinde, yeşili de seven, kafalarının tepelerinde ufak güneşler ve aslancıklar taşıyan masum bebeklerin de büyüdüğü kent.