Wednesday, December 06, 2006

manzara

kararsızlıklar ve bıkkınlıklar anında, kalbi küt küt attıran, karın kaslarını çok sıkı çalıştıran hislerin önemi..

bırakmışlık anında, karşına çıkıveren birinin hissetirdikleri gibi. "bina" kelimesini her görüşte yaşanan abuk subuk his.

oğlan, bu düşünceleri bir kez daha kafasından geçirirken, günler sonra açan güneşle birlikte tekrar o güzel manzarayı izleyebildiğini farketti. buraya gelmeye heves ettiği günleri düşündü. mesafeleri kat ederek, büyük uğraşlar sonunda, hep de o beklediği "beni bir yere götürecek bir şeyler çıksın"ın karşısına çıktığı anı düşündüğü ilk günü anımsadı. tam, olmasa da, yakınına konuşlandıracak bir yer. bu müthiş manzarayı izleyeileceğini öğrendiği o metini de ilk defa okurken ne kadar heyecanlanmıştı. hemen bir şeyler yazmaya karar vermişti.

"doğu", "demokratik", "eyalette ilk", "en eski" gibi nostaljik kelimeler o metindeki heyecanı artıran diğer önemli unsurlardı. "250 kişilik salon", "setin içerisinde sınıflıklar", "yerinde öğrenme şansı" gibi düşünceler. hem de bu şehre ilk geldiği zaman, bütün bunların anlamını bile bilmeden aynı binayı ziyaret etmişti bile. o da soğuk bir yaz günüydü ve vakti olsa, o gün oynayan filmi seyretmek isteyecekti.

hafızasını kenara koydu. günler sonra açan güneşle birlikte uzaklara daldı. baktığı eseri, şimdi kız da bir yerlerde seyrediyor olmalıydı. bunu biliyor, bunu istiyordu. bunun için buradaydı. ama o hiç bir zaman, daha hayatta hiç bir seferinde bir şeyin "tam da yanında" olamamıştı. hakimiyet duygusunun yokluğu her zaman içini yese de, onu bir yerlere sürükleyen rüzgarların oluşumunda yardımcı oluyordu. tam da böyle olmasını isteyip istemediğine karar veremiyordu. söz verdikleri gibi aynı yere bakıyor olmalıydılar şu anda. o metini ilk okuduğundaki karışık düşünceler gene beynini sardı. hafızayı tekrar başlatmaya hazır değildi. tam o sırada, alexanderplatz'daki o müthiş kulenin tepesinden yansıyan o keskin ışığı farketti. günler sonra açan güneş, kilometreler ötesinden müthiş bir manzara sunuyordu.

Saturday, December 02, 2006

güneşin kalbinin kontrolleri...

dakika ve dakika klm sitesinden, iniş anını takip ediyorum. bir şeye takıldığım zaman vazgeçemediğim alışkanlıklardan biri belki de. bugün evden dışarı adımımı atmadım. "toprak" üzerine düşünüyorum bu günlerde. bir "ateş" burcu için tehlikeli ve antipatik element. annem gibi, toprak burcu olmanı fazla irdelemedim bu düşüncelerde. toprak ve muhafazakarlık, aşiret ve iktidar. soğuk bir hava var, dışarısı karanlık ve evde de kimse yok. rahat bir klişe giriş. her zamanki gibi çorap olmayan ayaklarım, pencerenin ufak aralığından girip de tam masanın altına inen meltemle üşüyor. vücudumun geri kalan kısmı sıcak. seninle birlikte ayaklarımda üşüme, geri kalan yerlerimde kızarma alışkanlığının başlamasından da bahsetmiştim.

danimarka günlerindeki üşümeleri anımsatıyor. "set the controls for the heart of sun"ı çok erken keşfetmiş değildim. bu sene ve özellikle kuzeyin soğuklarındaki yalnızlıklarda üstüste dinlerdim. bir şeye takıldığım zaman vazgeçemediğim alışkanlıklardan biri olmuştu. simsiyah ipod'um parçalanana kadar, siyah gecelere eşlik ediyordu. 3 derece sıcaklık (veya soğuklukta) 6 km. gidiş - 6 km. dönüş şehre uzak yurdumdan, ağzımdan akan tükürüğün donduğu o bisiklet yolculuklarımda atkımın rahatsız edici etiketi hangi yöne bakıyor diye konsantrasyonumu kaybederken çokça bisikletten düşecek gibi oldum. ya da sadece Roger Waters'ın nefes kesen soğukluktaki sesinden ötürü kendimden geçiyordum. asla bu parçayı canlı dinleyebileceğimi bilmezdim tanıştığım günlerde. hem de sadece birkaç ay sonrasında iskandinav lacivertinde, batan güneşin altından çıkan gecenin soğuğunda.

eskiden en sevmediğim mevsimler için sonbahar ve kış yarışırdı. kışı sevmeyi başladığımda, soğuğu sevmeye başlamamdan ötürü kendimin başka bir yönünü de sevmeye başlamıştım. eninde sonunda, ateş'ten yoruluyordum. bugün en soğuk günlerimden biri. ama büyük bir soğukkanlılıkla karşılayabiliyorum. ayaklarım, heyecandan değil, tekrar rüzgardan üşüyor ve kuzey günlerindeki özlem'in benzerini yaşıyorum. önümüzdeki günler hiç kolay olmayacak. "yorgun görünüyorsun"ların artması sorun değil. kışın gelmesi hiç sorun değil belki de. kışı sevebilmeye başlıyorum. gri en boktan renk olsa bile hala. belki de, gri'nin "teşhirciliği", korkuyu tetikleyen bir travma oluşturuyordur.

Wednesday, November 29, 2006

kış griliği.. son seçmeli dersimi "türk yönetişimi" olarak seçmenin verdiği saçma bir tembellik. seçilecek onca ders içinden, biyoloji laborutavarları, fotğraf dersleri veya herhangi bir matematik/iktisat dersi bile alsam sanırım daha çok hevesli olurdum. sadece "bölüm"le ilişkillendirmek için alınmış bir ders.

kış griliğinde bir rüya.. kampüsün ortasında upuzun bir duvar. "türk yönetişimi" dersi hocamın Korel Göymen, eski müsteşar, okulun eski Üniversite Hizmetleri Direktörü olarak (Hüsnü müydü neydi adı) arz-ı endam ediyor. Vücut Korel, kişi Hüsnü. Yemek fiyatlarından gene çok şikayet etmeye başlamışım; bu sefer acısı, sınavı bir kabus gibi çöken Korel'den çıkacak galiba. terliyorum. terledikçe hareketleniyorum. müzikal gibi bir rüya. Ağır Roman'ı hatırladım. Ama rüyamda Korel güneşli, suratına pembelik ve turunculuk yansıyor. Sanırım pembeliğin kaynağını biliyorum. Benim gibi yemek fiyatlarından şikayetçi 30-35 kişi dansederek Korel'i duvara sıkıştırıyor. Sonra geri çekiliyoruz, sonra tekrar sıkıştırıyoruz. Ertesi gün, okulun web sitesi'ndeki duyurularda Müzik Kulübü'nün konser duyurusunun altına Korel, 12 madde halinde "öğretmenlere karşı takınılması gerekilen adab-ı muaşeret kanunlarını" yayınlıyor. gece çok ağlamış diye hissediyorum.

asıl konum ağlamaktı aslında.

şu kış günün griliğinde daha karanlık bir salonda oturduğumu hatırlıyorum. Çengelköy dolaylarında yürürken birinin bahsettiği, daha sonra Fındıklı dolaylarındaki müzede başka biriyle gördüğüm bir film. Tesadüf ya, dün gece rüyamda gördüğüm başkaldırı hareketinin orijinali olan 2 sene önceki yemek boykot'umuzla aynı dönemde görmüştüm o filmi de. Ve o rüya gibi, o film de gelip buluyor burada. Gözyaşlarıyla gelen tekerrür. Ağlayan Deve'nin Öyküsü.

Haftaya başlayacak Cengiz Han & Moğol İmparatorluğu Sergisi (Sabancı Müzesi) kapsamında sunumlar yapacağım. Muhtemelen ve yaklaşık 6 tane. Hazırlayacağım sunumların ilk 2si için konu seçmeye çalışıyorum. Moğol Budizmi. "Şaman"lık. Şamanlık da geldi beni buldu bu dönemler sanırım. Erdenezuu Tapınağı ve Karakurum şehri (Moğolistan'ın bir dönemki başkenti) arasından uçsuz bucaksız uzanan Gobi Çölleri'ne uzanıyorum web sayfaları üzerinde. Oryantalist bir müzik yok kulaklarımda, ama Jim Morrisson'un rüyalarını tekrar görebileceğim yaşlarımı da geride bırakmışım. Ağlayan Deve'nin Hikayesi'nde uyukladığımı itiraf edecem, bu kış grisinde çok daha karanlık salonda, ama gene de çok sevmiştim. Bugün gene Gobi Çölü'nde bir deve doğuyor ve çadırlarının dışında, hiçbir zaman keçmeyecek kervanı beklemeyi çoktan bırakmış olan bir Moğol kabilesi, yavrusuna alışamayan deveyi sakinleştirmeye; annesizlikten ürken deveyi etrafına alıştırmaya çalışıyorlar. Küçük deve ağlıyor, duvarın kenarındaki Koca Korel de ağlıyor. Ağlama Duvarı'nın kenarındaki yüzlerce Filistinli de. Çinliler başlattı "büyük duvarlar" işini, gözyaşları en başından beri vardı ama.

Wednesday, November 22, 2006

anayasal hukuk üzerine bir yazı

son seçmeli dersimi de "türk yönetişimi" üzerine almakla hala çok büyük bir hata yaptığımı düşünürken, gene de bir hafta sonraki sınav için çalışmayı ihmal etmemem gerektiğini biliyorum. ilk parça ile başlıyorum işe girişmeye. "anayasal hukuk" ve Türkiye'nin anayasal geçmişi ile ilgili uzunca bir makale. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları ile başlayan bir dönemin günümüze kadar uzantısı ve ilk sayfalarda 2. Anayasamız olan 1924 Anayasası ile ilgili bölümleri okurken kışın yaklaştığını hissediyorum karanlık gecede. Arkafonda karanlığımsı bir müzik.

Gözümün önüne 1924 dolaylarında, tam da bu tarihlerde, Kasım-Aralık aylarında, sobaların etrafında toplanmış, takım elbiseleriyle, derin tartışmalara dalmış, matematik denklemi çözer gibi anayasa hazırlamaya çalışan insanlar geliyor. 7. maddenin üzerinden geçmek için tekrar maddeyi okuyan idealistin ağzından yoğun yoğun dumanlar çıkıyor. Ankara'nın kışı soğuk ve serttir. Kendi memleketinde kanunlar üzerine vatandaşla konuşan köy muhtarı sıcak çayı yudumlarken, yılın ilk karları düşmeye devam ediyor. Soğukluğu görüyorum. Mütevazi, uğraşan, bir film setinde siyahları ve renksizleriyle çok can sıkabilecek, ama bu mütevazi akşamımda, bir şeyler üzerine uğraşmanın verdiği kekremsi tadı alıyorum; o gri ağırlığı değil. çok büyük kavgalar da öngörmüyorum. "anayasayı değiştirmeye çalışmak"tan dolayı idama mahkum edilecek 47 yıl sonranın kırmızı günleri de canlanmıyor gözümde. veya, 82 yıl sonrasının laiklik-milliyetçilik ekseninde dönen kurşunî yeşilliği de değil midemi bulandıran.

saf bir aşık, saf düşünmeyi tekrar ve tekrar keşfedebilir. 1924'te saf bir şehir, elektriği yok, eli kalem tutan birkaç vatanperveri var; biraz sıkılmışlar. bolca sigara içiyorlar, bazen çay, bazen rakı yudumluyorlar. bir şeyler üretmenin heyecanı içerisindeler. mütevazi bir akşam onlar için de, ve mütevazi bir makale okuyorum ben de..

Saturday, November 04, 2006

bir, iki, üç, sekiz.... ve zyth!

sayıların aşkı:

8 kadın 8 ayrı kapris mi demeli
8 ayrı heyecan, 8 ayrı ses ve müzik derlemesi

8 kasım'da "8 kadın" saat tam 8'de. 9'una alındı şimdi.
8 gün 80 saat süren provalar
bir hafta 8 gün oldu, son gün 8 saat hiç durmadan çalışıldı.
8 kadın, 1 sesçi ve 2 boyacı acıktı
pizza söyledi
11 kişi 88 lira ödedi; kişi başı 8 lira düştü.
--------

A-Zyth:
okumaya başladığımı ufak yaşlarda becerdiğimi iddia ettiler. ablam, ya da anneannem, ya da "çok erkenden becereceğiz bu işi" hevesine bulaşmış biri halletti saolsun bu işi. edebiyatı 20lerine doğru, o da derme çatma yerleştirebildi ancak bu erken okuma ama en azından ufakken ve dedem hala sağken, bizim evde de bulunan Meydan Larousse'lara göz atmaktan alıkoymadı beni.

peki hep bu güzel ahşap kokan ve yaş ilerledikçe ağırlığı hakkındaki düşüncülerimiz sürekli değişen, en çok da ön kapağını açmayı ve içindeki eski fotoğrafları izlemeyi sevdiğimiz ansiklopedilerin yanlarındaki alfabetik sıralama 12. ciltte Zyth ile biterdi? A ile başlaması çok normaldi, bunu düşünmezdim bile, aradaki ciltlerin bile Tunh veya Muh'la başlayıp bitmesini de sorun ettiğimi hatırlamıyorum, ama "aile soyağacını iyiden iyiye çıkarma projeme başlayayım en iyisi" dediğim bu gün, Türkan Teyze'nin nefis puflarının ardından, ufaklığımın en garip saklambaç oyunlarının geçtiği dede evinde "Zyth", artık cesurca bir keşfi beklercesine çıktı karşıma.

Zythos: bir çeşit biraymış. epey de eski çağlardan kalma bir tarihi varmış sanırım. tevekkeli değil, içki dostu olmayan bir ailenin oğlu yıllarca bu zyth'ın gizeminden uzak durabilmiş.

peki bu olağanüstü keşiften sonra ne yaptım? tam da son ciltin ortalarına denk gelen Türkiye sayfasına rastladıktan sonra, 1973'te halen, (teasdüfe de bak ya! hep beni bulurlar!) saatler önce vefat ettiğini öğrendiğimiz Karaoğlan'ın 6 yıl sonra Demirel'le birlikte kendisini iyiden iyiye sıkı fıkı edecek TSK'yı henüz göndermediği Kıbrıs'ın yekpare bir ülke olarak göründüğü haritaya göz attım. Tunceli'yi aradım, aradım, bulamadım; meğersem il merkezi olan Kalan isimli köymüş Tunceli'nin olduğu yer haritada. İftihar abidelerinden "Efes Oteli'ndeki yüzme havuzu, Ataşehir-İstanbul" gibi o çok sevdiğim yağlı kağıdın üzerindeki fotolara göz atarken annemler soyağacında nereye düşeceğini şimdilik kestiremediğim bir uzak akrabanın dedikodusunu yapıyorlardı. Tunceli'ye bulamadığıma babaannem pek içerlememişti zaten. Sanırım "komünist"lerin varlığından çok da hazzetmesini beklemiyordum da.

güzel bir gündü; karın ertesinde kabarık ve masmavi bir deniz vardı ve de rüzgar öylesine şiddetli esiyordu ki, hava almak için camı açmaya yeltendiğinizde kendinizi bilinmeyen uzak diyarlarda veya Zyth'ın hemen yanıbaşında bulabilirdiniz..

Wednesday, October 25, 2006

the wind that shakes the barley

the wind that shakes the barley üzerine:

başı, sonu ve her yönüyle yüze vurulan tokatların sadece, kendi içeriği ile sınırlı kalmadığı film. hikayesi anlatılan dönemin, hikayeyi anlattığı dönemde yarattığı etkinin ötesinde; anlatılmasının ne kadar münasip olduğu da tokat gibi sarsan film. ama anlayana.

bir bayram günü taksim'de, hem de alkazar sineması'nda, iklimler gibi, ve gene cannes üzerinden gelen ve salonu dolduran yapıt. salonda, en şıkından, en "entelektüel"ine; gevezesinden, pür dikkatine tam bayramlık bir seyir. filmin künyesi ekrandan akmaya başladığı ilk andan itibaren neredeyse tamamı dolu salondan bir iki kişi hariç herkes kaçarcasına ayrılıyor. kimse, film boyunca sineye çektiklerini akan yazıyla bile bütünlemeye yaraşmayacak. "güzelmiş" ler, gülüşmeler, "alacağımı zaten aldım" snoblukları da değil kaçanlarınki; ya da yazıların akmasını beklemeliyim güdüsü ile de hareket etmiyor kalanlar. bu seyircinin almak istediği bu. 1.5 saatimiz ve birkaç ytl'lerimizi tükettik, evimize gidelim. sokağa çıkacağız, istiklal caddesi'nin keşmekeşinde; bayram sebebiyle bağcılar'dan avcılar'a kadar istanbul'un her türlü varoşu ve varlıklı semtinden akan insanların arasına karışacağız. sinema perdesinden iliklerimizin içine kadar inen o kutsal görüntüler çoktan yerlerini, sokağın ortasına sereserpe yatmış dilenci; ve az önce yanından geçen bayana laf attığı yetmiyormuş gibi üzerine bir de "öyle götü sikeyim" diyen herifin salyalarına bırakacak. bunların hiçbiri, kardeşin kardeşi öldürebileceği raddeye gelecek kadar bölün(dürül)müş ve kafası karıştırılmış bir hareketin bile yerini dolduramayacağı kadar içi boşlaştırılmış ve özenle manasından arındırılmış zihinleri şaşırtmayacak, etkilemeyecek.

kaçan, kaçtığı ile kurtulacak. babam ve oğluma (kendince) bilgili ve entelektüel bir çevreden "çok ağlatıyor ama" diye tepki göstermiş bir seyirci bu. sadece kendi nostaljisine tahammül edebilen, onu bile içine sindiremeyen bir grup belki de. "korkuyorum damien" diye ağlayan çocuğu; etinden zorla ayrılan tırnakları, kesilmeyen silah gürültülerini ve uğruna savaşacaklar için aşk ideallerini geride bırakanları hiçe sayacaklar (hayır, burada, filmde emeği geçenlerin isimlerinin akmasını bekleyerek onlara gösterilecek saygının hiçe sayılmasından bahsetmiyorum. o, bizi sarmalayan sinemanın büyüleyici ışığının, ve beynimizi salamura eden o gerçekliğin (kurgusal da olsa) hakkını vermemekten bahsediyorum.) belki de bunları yaşadıkları, yüzleşemedikleri için. belki, yaşamamaları gerekip yollarına devam etmeleri öğütlendiği için. postmodernitenin, anlamları daralttığı, idealleri manasızlaştırdığı, kafaları allak bullak ederek sinema salonundan insanları kaçırdığı o kaotik ve kabullenilemez kaçış bu. damien'ın, uğruna öz kardeşinden ve aşkından bile vazgeçebildiği; beni yanında sinemaya götüren ve yıllarca bakan, büyüten babamla çatışmak durumunda kalacağımız gibi.

manaları (sorgulasın, sorgulamasın) algılamayarak ucuzca kaçanlara inat, hisleri körü körüne tetikleyen film.