Wednesday, July 18, 2007

New York esintisi

New York.. Hiç gitmediğim ama iliklerime kadar soluğunu ve soğuğunu hissettiğim yer. Kim bilir ne zaman ziyaret edeceğim, 6 ay sonra, 6 yıl sonra? Amerika’nın öbür ucundan, Seattle’dan yayılan grunge akımının ortasında, enetelektüel yanlarıyla icra ettikleri art rock tarzı müzikleriyle 1994 yılında Daydream Nation’ı yayınlayarak, ön ergenlik dönemlerinin sert travmalarını, ilk üniversite yıllarının en heyecanlı konser anılarını yaşatan Sonic Youth’u düşünüyorum New York denince. Manhattan’da veya Brooklyn’de yüzlerce ara sokaklardan birinde, bir apartmanın bodrum katında “garage rock” icra eden bir müzik grubu. The Strokes bile olabilir. Hamburg’da son Sonic Youth albümünü (Rather Ripped) aldığımda, yaza merhaba diyen hafif serin bir hava vardı. İçinden buz gibi “cool” Thurston Moore yorumları çıkacağını biliyordum. Antony and the Johnsons, New York’ta şekil bulmuş bir grup. Antony, New York’un melankolisini, kaosunu yaşarken gezdiği onlarca yer gibi bundan sonra İstanbul’u ve özellikle Yerebatan Sarnıcı’nı da hissederek besteleyecek yeni şarkılarını. Yeah Yeah Yeahs, eski kız arkadaşıma inat yeni bir albümle girecekler tekrar New York sahnesine. Hem de, cazın İstanbul’a örnek olabileceği derecede yaygın müzik ortamına, çünkü sadece post’larla ve proto’larla tasfir edilemeyecek kadar çok çeşitli janraların harmanlandığı yer. Ya da öyle olsa gerek?..

Buz gibi bir New York akşamında karların üzerinde kayarken çıkacak Parker Kindred karşıma. Biraz dalga geçiyor olacak hayatla. Soğuk olduğu için post-rock dinliyor olabilirim, Danimarka’da bana eşlik eden güzel gruplardan birini. Belki hayatımın kadınına da orada rastlayacağım. Tom Waits “I like my town, with a little drop of poison” derken, İstanbul’da her tarafı bilinmeyen başka bir yere çıkan ara sokakların bilmecelerini hatırlayacağım. Son yıllarda izlediğim tüm filmlerdeki İstanbul’u gözümün önünde tekrar canlandırıp yaşatarak. Cecom parçasını duyacağım belki bir yerlerde. Avrupa gibi olmayacağını biliyorum. “Fatih Akın’ı bulacağım” diye yola çıkıp, ufak bir şehrin ufak mahallelerinde bilindik hikayelere rastlamayacağım. “İstediğim zaman dönerim” demekten vazgeçmiş olacağım muhtemelen, “istediğim zaman Latin Amerika’ya gidebilirim” deme imkanım olacak sanırım ama. Bir Jim Jarmusch filminde olduğu gibi kuzeyden güneye kat ederek yapacağım belki bu yolculuğu. Yıllardır aklımda olan “karavan kiralama” fikriyle ve arkadaşlarımla ya da basit bir otostopla. Belki Parker’ın kamyoncu arkadaşlarından biriyle. Batıdan doğuya doğru olmayacak bu sefer işte yolculuk...

Friday, July 13, 2007

Antony and the Johnsons Serisi:

Antony and the Johnsons Serisi:

Bölüm 1 -

Hayatımın en kısa ama en keyifli işlerinden birinin ardından tatlı bir yorgunlukla bakıyorum elimdeki CD'nin kapağına, içindeki kartonete ve kutunun içine özenle sıkıştırmaya çalıştığım kağıt parçasına. Üzerinde çeşitli yazılar, işaretler, temenniler, tebrikler ve yüzlerce minik fotoğrafın bulunduğu kağıt parçasına.

Hangi kafa karışıklığı ve sıkıntı anı içerisinde başvurduğumu bile hatırlamıyorum ama, "rehberler için toplantı yapılacak" dendiğinde ilk toplantı için ertesi gün Adalar'a gitme programımızı iptal edememiş, ikinci toplantı içinse Ankara'daki düğünü ekememiştim. "Heralde en kötü işleri verecekler" diye düşünürken de, daha önce birkaç kez dinlediğim ama kendimi henüz hiç kaptırmamış olduğum bu muhteşem grupla çalışacağımı bilmiyordum. Aslında 14. Uluslararası Caz Festivali'nde aldığım rehberlik görevinin ilk etabı o kadar da iç açıcı geçmemişti. Yaka kartımın sağladığı imkanlar dahilinde 3 Temmuz akşamı bir şekilde Blonde Redhead konserini izleyebilmiş olmanın keyfini sürmekle birlikte, ertesi gün başlayacağım işin ilk etabının sancısız geçmeyebileceği fikrine de alıştırmıştım zaten kendimi...
4 Temmuz 2007 öğleden sonrasında, Bryan Ferry'nin teknik ekibini havalimanında karşılarken aklımda aynı havalimanın kapısında sadece birkaç ay öncesine kadar elimde çiçeklerle nasıl beklediğimi düşünüp sıkılmakla meşguldüm. Teknik ekibin eşyalarının dikkatlice kamyona yüklenmesindeki tutumu sırasına anlamıştım teknik ekibin menajerinin ne kadar sorunlu bir İngiliz olabileceğini. İlk akşam yemek programı olmadığı için grubu otellerine yerleştirdikten sonra, biz rehberler de muhteşem bir Robert Plant & the Strange Sensation konseri için Harbiye Açıkhava'ya yönlendik.

5 Temmuz ise çok zor bir gündü. Bryan Ferry'nin konserinden ötürü tüm gün Açıkhava'da soundcheck ve konser hazırlaklarını beklerken vakit geçmek, sıcaklık ise hiç bitmek bilmiyor gibiydi. Teknik ekipte kıyak elemanlar da vardı. Braveheart'tan fırlamış gibi uzun saçları ile bas amfilerindeki sorunu çözmeye çalışan esas ses teknisyeni Bit gibi... Ama menajer Jason çekilmez çileydi. Tam bir kibirli İngiliz. Profesyonel, ama sanatçı tayfasından değil de teknik tayfadan olduğu için de, e biraz odunvari. Konser sorunsuz geçti neyse ki, ama sonrasında ufak bir ulaşım sorunu yaşadık ki, bahsetmeye gerek bile yok.

Bryan Ferry'nin rehberlik işini keyifli kılan her şey 5 Temmuz gecesi yaşandı. Bit'le birlikte Nevizade'de biraz takıldıktan sonra, diğer rehberin eşlik ettiği Ferry'nin grubunun yanına gittim (teknik ekip kesinlikle grupla birlikte takılmıyordu. 62'lik Ferry ise, 27'lik kız arkadaşı ve menajeriyle birlikte, hiç kimseyle beraber takılmıyordu bile!)

Bir iki biradan sonra ismini bir yerlerden çıkardığım ama ancak birkaç cümleden ve belaltı esprilerden sonra kim olduğunun farkında vardığım mühim bir adam duruyordu karşımda:

Guy Pratt. Grubun basçısı. "Başka kimlerle çalışıyorsunuz?" muhabbetinin üzerine, tam da geçen sene sık Hamburg ziyaretlerimin en önemlilerinden birinde, o unutulmaz David Gilmour konserinde Gilmour'un yanında basıyla takılan adamın Pratt olduğu yavaş yavaş hafızamda tekrar yer buldu. Evet, karşımda 1986'dan sonra Pink Floyd'a basıyla eşlik eden, Pulse'dan sonra da Gilmour'la takılmaya başlayan, ve Gilmour'un "On an Island" turunda Hamburg Kültür ve Kongre Sarayı'nda yollarımızın kesişmiş olduğu Guy Pratt vardı. Hem de Pink Floyd'un klavyecisi ve halen Gilmour'la turlayan muhteşem Rick Wright'ın da kızıyla evdi, ve bu Pratt denilen kıyak adamın cep telefonunda Wright'ın torunu, yani kendi kızının tatlı mı tatlı bir resmi vardı. Biraz duygulandım sanırım o sırada. Hattın öbür ucunun ilgilenmek istemediği başarısız bir telefon görüşmesi denemem oldu. Sanırım, o heyecan dolu güzel anımı yalnız yaşamanın tadını çıkarmalıydım.

Roger Waters, David Gilmour çekişmelerinden Syd Barrett'ın ölümüne kadar her şeyi konuştuk. Arada söz hep bir yerde alkol, belaltı muhabbetler, İngiltere'nin boktan havası ve benim gelecek sorularıma dahi geldi ve ben bu sarhoş olmakla meşgul adamı sadece 3-4 saat sonra, sabahın 7'sinde otelinden alıp havalimanına götürecektim. Bu cool İngiliz, gruptan ayrı uçacak, grup gibi Londra'ya değil, Manchester'a (Madchester'a) gidecek, Johnny Marr ile buluşacak ve New Order'ın basçısının düğününe gidecekti. İşte sırf bu muhabbet için bile Jason denilen gıcık İngilizle uğraşmaya değerdi ki, daha konuşmayı isteyebileceğim birçok şeyi ertesi sabaha ertelediysem de, sabah anca uyanıp, havalimanı transferimizi yapan arabanın arka koltuğunda sızan Pratt'le havalimanında sıkı bir şekilde vedalaşmak durumunda kaldık. Tekrar müzik organizasyonlarının içinde olduğum için mutluydum sanırım.

Haftanın başında, 2 Temmuz'da, Danimarkalı birkaç arkadaşımız "geleneksel" İstanbul ziyaretlerini gerçekleştiriyorlardı ve ben onlarla sadece 1 gün takılabilmiştim. Beklemediğim bir şekilde Ferry'nin grubundan sonra Antony and the Johnsons'la da çalışma işim çıktığı için, daha da fazla görüşme şansımız çok olmayacaktı. Guy Pratt'i yolladıktan sonra aynı gün Ferry'nin grubunu da yollayarak Danimarkalılar'ın yanına gittim. Antony and the Johnsons yüzünden keyfim kaçmıştı ama önümde hayatımın en zevkli işlerinden biri olduğunu henüz bilmiyordum. Zaten bizimkiler de o gece İstanbul'dan ayrılıyorlardı. Sirkeci'de gene kendimizi en güzel hissettiğimiz anlardan birinde vedalaştık, ben o büyülü garın güzel atmosferinde gene raylara bakakalırken, dans etmeye doğru yollanıyorduk ve önümdeki 5 harikulade günün neler getireceği hakkında en ufak fikrim bile yoktu henüz...

-------------------------------------------------------------------------------------

Bölüm 2 -

7 Temmuz 2007 sabahına uyandığımda birçokları gibi 07.07.07 "çılgınlıkları" ile ilgilenmediğim gibi artık haftanın günleri kavramının da tekrar göreceli ve nispeten manasız bir tavır takındığını hissetmeye başladım. Aslında, sabah vakıftan rehber sorumlusu Ayşe'yi arayıp, "benim Antony and the Johnsons işi yattı mı?" diye sormasaydım, onun Avea hattıma attığı mesajı belki ancak günler sonra okuyacaktım...Velhasıl kelam, Derya, Berkut Ay ve Bahar'dan oluşan yeni bir rehber grubuyla Antony ve Johnson'ları karşılamak için hafta içerisinde 4. kez Atatürk Havalimanı'nın yolunu tuttum. Cumartesi öğleden sonrası, ülkemize teşrif edecek yeni bir Brezilyalı futbolcu bekleyen canhıraş kalabalıkvari bir doluluk göze çarpıyordu havalimanında. Frankfurt, Berlin, Düsseldorf gibi muhtelif Alman şehirlerinden ardarda inen uçaklar, yollarını nicedir gözleyen sevenleri ve akrabalarına kavuşturuyordu bekleyenleri. Biz ise heyecanla karşımıza nasıl bir şey çıkacağını beklerken bir yandan kalabalığı delmeye, bir yandan gözlerimizi çıkış kapısından ayırmamaya çalışıyorduk. Bereket, Antony zaten gözden kaçırılabilecek gibi birisi değildi, her ne kadar grubun ardından en arkadan çıksa dahi, gelişi yaklaşık 50 m. öteden bile seçilebilecek kadar belirgin bir yapıya sahipti sevgili Antony.

Karşımda gene sinir bir İngiliz veya en iyi ihtimalle New York'un sanat camiasından hafif ukala bir menajer beklerken, Serena isminin sarışın bir İtalyan bayana ait olacağını düşünememiş olmaktan dolayı utandım. Yaklaşık 1 saat boyunca bavul beklemiş bir grubun menajeri olarak gayet güleryüzlü bir hali vardı ki, bu iyiye işaret olmalıydı. Grup teker teker toplandıktan ve eşyaları ayrı bir minibüse yerleştirildikten sonra tüm grup ve Antony ile "sekreteri" de tek bir otobüsle otellerine götürüldüğüne göre, elimizde epey üniter, birlikte olmaktan keyif alan ve fazla sorunlu olmayacağa benzer bir grup vardı. Hem ilk akşam için yemek alternatifleri bile yapılmıştı ki, henüz halihazırda "acaba bu adamlar yanlarında takılmamızı isteyecekler mi? bizden rahatsız olurları mı?" suallerinin arasında bir anda kendimizi akşam yemeğinde Asmalımescit'te Sofyalı'da grupla beraber iki masa halinde yemek yerken bulduk. Grup, Antony dahil olmak üzere 10 adet müzisyenden, 3 teknisyenden, 1 adet menajerden, 1 adet müzisyen eşinden ve 1 adet Antony'nin sekreterinden oluşuyordu. İlk geceki yemeğe katılmayan Antony ve sekreterinin maceralarını biz de ilk defa, ertesi akşamki konserde Antony'nin ağzından sahneden dinledik... İlk gecenin finali, ses teknisyenlerinden Davide ve ışıkçı Matt'le birlikte ufak bir Taksim turuyla sonuçlandı benim için...

Davide: 2 İtalyan ses teknisyeninden İngilizce konuşabilen olanı. Kendisi sahnenin hemen yanındaki ses kontrol masasından sorumlu olduğu gibi, genel olarak setin hazırlanmasında ve ampli ve mikrofon gibi diğer ekipmanların hazırlanmasında sorumluydu. Sanırım bir kardeşi vardı, İspanya'ya gitiğinde İspanyollar'la İtalyanca-İspanyolca karışımıyla anlaşan. Yabancı dil öğrenme ve gezmeye merakı vardı, İstanbul'a ilk defa gelmişti.

Matt: Matt, Avustrulyalı bir ışık teknisyeniydi. Londra'da yaşıyordu, daha önce Amerika'da da bulunmuşluğu vardı. Londra'da yaşamayı seçmesinin nedenini, "daha büyük işler yapabilmek için gitmem gereken yeri düşündüğümde Londra en iyi seçimdi" olarak belirtmişti. En son bıraktığımda halen "Türkiye'nin Avrupa tarafı (Rumeli) ve Asya tarafında (Anadolu) aynı ulusal bayrak mı kullanılıyor?" gibi bir soru soruyordu Topkapı ziyareti sırasında. Belki çok fazla ışıklara bakmaktan mı başı dönmüştü?

8 Temmuz 2007, 14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin en prestijli günlerinden biriydi. Saat 20.00 başlayacak Jose Gonzalez ve 22.00'de takriben festivalin gözdezi olacak Antony and the Johnsons konseri için muazzam bir mekan seçilmişti: Harbiye'deki Surp Agop Hastanesi'nin yanındaki Şan Tiyatrosu. Bahar'dan aldığımız bilgilere göre:

19. yüzyılda inşa edilen hastanenin bu bölümü 1950'lerde tiyatro alanı olarak kullanılmaya başlamış. Politik sebeplerden dolayı 1980'lerde yakılan binadan geriye tuğladan duvarları, açılan tepesinden geriye kalan, bir zamanlar binanın tepesini taşımakla yükümlü çelik yapılar kalmıştı. Bu haliyle, mekan, kubbesi açılmış ilahi bir ibadet alanına benziyordu...

Sabahleyin Berk'le birlikte Asmalımescit civarında kahvaltı edinmeye giderken, grubun bateristi Parker'a rastladık, daha sonra yanımıza katılan saksofoncu/gitarist Will ile birlikte kahvaltı ederken, Parker ve Will bir ara kendilerini New York müzik endüstrisinin tanınan simalarının muahbbetine kaptırdılar. Sadece birkaç saat sonra, daha önce defalarca olduğu gibi fotoğraf makinemi yanıma son dakikadan almaya vazgeçerek kararıma bolca küfür ettiğim bu özel günde grubu saat 13.00 gibi soundcheck için mekana getirdik. Havanın sıcaklığı bile bu muazzam mekanda soundcheck'i beklemeyi sıkıcı yapamazdı. Bir yandan yıkık binanın duvarlarının içindeki yıkık tuvaletlerden binayı keşfe çıkarken diğer yandan akordlarını yapan yaylı çalgılar ve piyanonun büyüleyici tınıları eşliğinde sanki ruhani bir yolculuğa çıkmıştım. Saat 16.00 gibi teşrif edip 15 dakikalık prova için grbunun başına geçen Antony söylemeye başladığında ise hepimiz olduğumuz yere çakılmış, olan biteni algılamaya çalışıyorduk.

Rob Moose: 3 viyolinciden biri ve grubun akustik gitaristi olan bu kabarık saçlı genç İngiliz müzisyenle ilk kişisel temasım, soundcheck'in ortasında "gitarımın jak girişindeki mikrofon bozuk, otelimizin oradaki (Tepebaşı, Tünel'i kastediyor) müzik marketlere gidip baktırabilir miyiz?" sorusuyla oldu. Daha sonra kendisine pazartesi gecesi saat 04.00 civarlarında otelin lobisinde bizlere viski ikram ederken eşlik edecektik ki, üzerindeki çekingenliği çabucak atan Rob, grubun hareketli ve etkin genç elemanlarından biri olarak ön plana çıkıyordu. Grubun geri kalanının olduğu gibi, Rob'un da Antony'ye karşı müthiş bir hayranlığı vardı.

Parker Kindred: İşte grubun en kıyak adamı. Bu adamla, havalimanından otele giderken, kafile otele geldiğinde, dışarıda sigarasını içip otele girmesinden hemen önce muhabbet ettik. Fanilesiyle dolaşan Parker'ın bana sorduğu ilk soru "hava hep çok sıcak olacak mıydı?" idi. Biraz çekingenlikle, "sanırım" cevabını verdiğimde "çok güzel, güneş çok iyidir" tarzı bir cevap vermesini beklemiyordum. Sanırım New York'ta çok üşüyormuş. Parker 34 yaşında bir müzisyen. 20lerinde alkolden uyuşturucuya çeşitli triplerde gidip gelen Parker 3 yıl önce alkol dahil olmak üzere sigara dışındaki her şeye "dur" demiş. Dışarı çıktığımızda soda içiyor, ama 20lerinde kanına karıştırdığı yeterli derecede alkol ve diğer maddeler sanırım bir 10 yıl daha her halükarda "doğal sarhoş" olarak dolaşmasına yetecek. Tam bir "kafa adam". Her türlü muhabbete ciddiyetle katılabildiği gibi, gerekli yerlerde boşverip makaraya alabilen ve grubun diğer elemanlarıyla rahatça şakalaşan bir tip. Zamanında The Strokes gibi gruplarla da bir ara takılan Parker hakkında daha nice anektod var ilerleyen satırlarda...

8 Temmuz 2007 gecesi İstanbul, son yılların en güzel konserlerinden birine Şan Tiyatrosu'nda ev sahipliği yaptı. Grup soundcheck'ten sonra, konserden ve akşam yemeğinden önce son kez otele dönerken Antony bana yaklaşıp Bülent Ersoy'u tanıyıp tanımadığımı sordu. Sadece birkaç saat sonra Bülent Ersoy hakkında sahnede yapacağı bütün samimi itirafların çıkış noktası olan muhabbet tam da buydu (Konser bölümünde buna deyineceğim). Antony ve sekreterinin iştirak etmediği Borsa Lokantası'nda yenen akşam yemeğinden sonra saat 22.00deki konser için saat 21.15 gibi Harbiye'ye hareket ettik. Önümüzde büyüleyici bir konser vardı...

"Antony'nin sekreteri"
Colin: Colin'in görevi, transseksüel (ya da "transgender") Antony'ye özellikle huzur aradığı anlarda eşlik etmek. Bazen gruptan ayrı olduğu zamanlarda Antony'le beraber takılmak, genelde otelde onun yamacında bulunmak ve muhtemelen daha bizim bilemediğimiz bir çok detay... Antony kadar kırılgan ve masum değil. Konuşmayı, sormayı ve öğrenmeyi seviyor. Fazla "not tuttuğunu" görmedim ama eminim ki Antony'nin sanatsal ve aslında yaşamsal varlığında önemli bir yer tutuyor olmalı.


-------------------------------------------------------------------------------------

Bölüm 3 - 8 Temmuz akşamı Jose Gonzalez saat 20.00 sularında konserine başlamışken, Jonhson'larla birlikte Harbiye'de Borsa Lokantası'nda iki masa için, en çabuk şekilde vejetaryenler için farklı, tavuk/et/balık (3 çeşit balık) seçenekleri için farklı kombinasyonlar hazırlayarak sipariş vermeye çalışıyorduk. Antony ve Colin (sekreter) bizimle yemeğe katılmamışlardı. Antony, konser öncesi heralde yalnız kalmak istiyordu.

Saat 21.10 civarında lokantadan ayrılıp Şan Tiyatrosu'na gidişimizi, sahnenin hazırlanışı, kulisteki heyecanlı dakikaları ve konserin başlama anını bile anlayamadan, kuliste en az bir rehber olarak beklemek için gönüllü olduğumda, menajer Serena "ne işin var burada, git konsere seyret" diyerek bana yapabileceği en büyük iyiliklerden birini yaptı sanırım. Mekan hıncahınç doluydu. Sabırla Antony & the Johnsons'ı bekleyenler daha ilk şarkıdan kendilerini kaptırmışlardı. Ben izleyici tarafına geçtiğimde ise Antony şarkılar arasındaki samimi ve uzun sohbetlerine başlamıştı bile. İlk hikayesi, gruptan ve bizden ayrı geçirdiği bir önceki gece yaşadıklarıyla ilgiliydi. Bütün yumuşaklığı, heyecanı ve kırılganlığıyla anlattı:

- İstanbul'a ilk defa geliyorum. Burası büyüleyici bir yer. Dün gece, ilk gecemde tuhaf bir olay yaşadım. Sekreterimle birlikte (seyirciyle birlikte güler) Sahra isimli bir bara gittik. Bir adam beğendim ve sekreterime "galiba beni kesiyor" dedim. O da bana "galiba beni kesiyor" dedi. Onu derhal yukarıya içki almaya yolladım; biraz sonra yakışıklı adam yanıma gelip çakmak istediğinde sigara içmediğim için ona yanıt veremedim (bu sırada sanki o an bu üzüntüyü yaşıyormuş gibi ağlamaklı olarak devam eder hikayeye). Colin geri döndüğnde, "derhal çıkalım" dedim ve adamın bizi takip ettiğini gördüm. Daha sonra rastladığımız biriyle konuşurken bize saldırabileceğini anladık, çok karanlık ve garip bir sokağın ortasında eğer o adamla yalnız kalsaymışız, öldürülebilirdik. Ama bize yaklaşan bu diğer kadın hayatımı kurtardı...

...ve Antony "my life was saved in Istanbul" isimli minik kuplesini icra eder!

Mekanın kutsallığının hemen farkına varan Antony seyirciye ara sıra işveli bir şekilde teklifte bulunur: "Burada 2000 kişilik bir grup olarak neler yapabileceğimizin farkında mısnız?!". Aslında Antony büyüleyici sesiyle, o 2000 kişiyi adeta hipnotize ederek çoktan bir şeyler yapmaya başlamıştı bile. O an neler hissettiğimi tarif etmem çok zor sanırım. Daha sonra birçoklarının da aynen ifade ettiği gibi, sanırım ağlamak üzereydim. Kırmızı tuğlalar akşam loşluğunda bordoya çalarken, karanlık gökyüzü ve parlayan yıldızların altında ışıldayan binanın çelik yapıları, göğe doğru yükselen ilahiler, Parker'ın davul atakları, Rob'un akustik tınıları, Julia'nın yaylıları, Doug'un saksofonu, Will'in akordeonuyla birlikte en derin hisleriyle yaşayan tüm organizmaların dahi sıklıkla ziyaret etmediği diyarlara götürüyordu savunmasız ruhlarımızı. Bazı sarhoşluk anlarımda gözlerimi kapatıp yaptığım gibi, ruhumu salık verip, uzak diyarlardaki hayallere doğru uçmak, bedenimi olduğu yerde bırakıp, diğer yüzlercesinin yaptığı gibi tavandaki boşluktan dışarıya taşmak istediğimi hissettim...

Antony Bülent Ersoy'a olan hayranlığını anlatmaya başladığında, sanırım çoğunluk sadece samimiyetinden ötürü gülüyor, gene de şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Antony daha sonra bu hadiseyi "acaba çok şey mi anlattım? İnsanların tepkisi kötü müydü?" şeklinde bir alınganlıkla da andıysa da, "Bülent Ersoy'a hayranım, o tam bir kraliçe, onun gibi birine sahip olduğunuz için çok şanslısınız" kelamlarının kimseyi incittiğini düşünmüyorum. Grubun, konserden sonra ağız birliği etmişcesine "morali çok iyiydi, dolayısıyla çok iyi bir konser olduğunu hissettik" açıklamaları sadece dinleyicilerin değil, herkesin bu etkinlikten hoşnut olduğunun kanıtı gibiydi.

Tuesday, June 12, 2007

Hayatım Hakkında Bazı Gerçekler

- Ben bir börek-Boğaz fetişistiyim. Günün hangi saati olursa olsun, Boğaz'a nazır güzel İstanbul mahallelerinden birinde, tercihen o mahallenin ünlü börekçisinden (her mahallede en az bir tane vardır ya) alınmış, gene tercihen kıymalı ve/veya peynirli (bazen de ıspanaklı) böreğimle gene her mahallede bir tane bulunan Çınaraltı çay bahçelerinden, eğer mevcut değilse, deniz kenarında güzel bir parklardan veya meydandanlardan birinde oturup bazen çay, bazen limonata takviyesiyle gerçekleştiriyorum bu etkinliği. Favori kombinasyonlar arasında Çengelköy Börekçisi-Çengelköy Çınaraltı, Sarıyer Börekçisi-Hacıömer Meydanı ve bağımsız mekanlar olarak gene Emirgan, Beylerbeyi, vb.. yerleri sayabiliriz.

- Sarıyer güzel ve büyük bir ilçe. Güzel mahalleleri, insanları ve görünüşe göre güzel mahalle yaşantıları var. Galata Kulesi civarında oturuyorsanız, "bu sabah börek yemeli ve Boğaz kenarında olmalıyım" gibi bir fikir eserse kafanıza, haftaiçi saat 12-1 civarı gibi Kabataş'a kadar güzel bir yaz yürüyüşü yapabilir ve 25 E otobüsüne binip (hele hele geçen sene gelen, en yeni, klimalı güzel yeşil otobüslerse) Sarıyer'e 45 dakikada ulaşabilirsiniz. 2 aydır Emirgan'dan, 6 aydır (bkz. Gri Yürüyüş başlıklı yazı*) İstinye, Yeniköy'den ve yaklaşık 1.5 yıldır Sarıyer'den geçmemiş biri olarak benim için çok güzel bir yolculuk oldu. Sarıyer'e gelirken Tarabya'dan sonra "Sağlıklı Yaşam için Yürüme Parkuru" başlar sahil boyunca. İskeleye yaklaşırken, kiliseler, eski ahşap evler, küçük bir müze ve balık tutan ve denize giren mahalle halkı karşılar sizi. Orta Çağ kalesi görünümü verilmeye çalışılmış garip görünüşlü Ordu Gazinosu (sanırım) hemen limandan öncedir. Hacıömer Meydanı'nda mısırcılar, dondurmacılar, Arap baloncular, birbirini çekiştiren gençler ve hiç iş yapmayan insanlar vardır. Rüzgar esiyorsa, oturmak için idealdir.

- Charles Bukowski'yi severdim. Sanırım hala da seviyorum. Onun yazılarından uyarlanılarak çekilen Bent Hamer filmi "Factotum" geçen sene Danimarka'daki exchange dönemime damgasını vurmuş filmlerden biridir**. Fakat, "Büyük Zen Düğünü" adı altında derlenmiş seçmece öykülerini beğenmekle birlikte, bu kitabın Sarıyer'e yapılan "romantik" bir gezide yanınızda bulundurulması ideal bir kitap olmayabileceğini farkettim. Tabii ki, bu kitabı okumak yerine, kıymalı ve peynirli böreğime eşlik eden limonatamla birlikte karşıdaki bankta oturan Nalan Abla'nın yanındaki genç bayana dert yanmasını dinledim. Ayşe'nin kayınvalidesi dertliydi, Ayşe için hiç kötü bir düşüncesi olmamıştı ama şimdi Ayşe'nin takındığı tavır hiç de hoş değildi. Söz dinlemeyen biriydi (Ayşe'ler çok söz dinlemiyorlar sanırım, evet.) Ayrıca Emine ve Mesut isimlerinin de geçtiği bir hikaye bütünü vardı ki, tam o sırada önümde kuşları korkutmaya çalışan ve köpekten korkan çocuk elindeki mısır çöpünü yere attı.

(Bukowski'nin"Battaniye" isimli romanı bana ilham kaynağı oldu, Atıf Yılmaz'ın "Aahh Belinda" adlı filmiyle bir sentez oluşturarak, en son Berlin ziyaretimde yaşadığım "fantastik gerçekçi" bir hikayenin de yardımıyla bir sonraki yazımı yazacağım sanırım. Tabii halen taslak halinde olan, üniversite hayatımın geniş bir özeti, son Ayvalık tatilimizin güncesi, İstanbul hakkında başka bir yazı, vs.. den sıra gelirse)

- Yıllar önce annenannem hala sağ iken ve Marmaris'te "Sahil Sitesi"nde yazlığı varken, ve ben her yazımı orada geçirirken; bir gün Cornetto dondurmamın çöpünü çok uzaklardan sitedeki çöpe kadar taşımıştım. Yol boyunca hiç çöp kutusu görememiştim. Arkamızdan bir teyze yaklaşıp önce bana sarılmış sonra da anneannemi tebrik etmişti. "Bu devirde çöpünü elinde, hem de damlayıp yapışmasına rağmen, bu kadar uzun mesafe sabırla taşıyıp yere atan çocuklar görmek" çok sevindirici imiş. Gururlanmıştım. Sarıyer'de yere çöpünü atan çocuğa seslenecektim, ve daha o sırada ne diyeceğimi de bilmiyordum ki, ellerinde güzel dondurmalarla yürüyen insanları gördüm. Çocuk köpekten kaçmak için koşmaya başladı ve ben de fırsattan istiafde ederek, olaya müdahele etmeden kaçmak için kendime bahane yaratarak oturduğum banktan ayrıldım.

- Geçen gün TRT 1'de denk geldiğim ve Kahramanmaraş'ın anlatıldığı "Yörelerimiz ve Türkülerimiz" programında söylendiği üzere, iki türlü "has" dondurma yöresi var: Kahramanmaraş ve Roma. Sarıyer'deki Roma Dondurmacısı'ndan aldığım dondurmayla, bu muhite en son geldiğimde yürüdüğümüz caddenin iyice ilerisine kadar yürümeye karar verdim. Zira, en son Sibel'le ziyaret ettiğimiz bu muhitte, yanlış hatırlamıyorsam bir önceki yazın Likya Yolu'nda tanıştığımız aileye mektup atmak için postaneye girmiş sonra o kış günü bu bahsi geçen caddenin ortasında gördüğümüz parkta biraz oyalandıktan sonra geri dönmüştük. Bu sefer, Rumeli Kavağı'na doğru giden bu yolu takip etmeye karar verdim.

- Hayatımda gördüğüm en büyük (iki) elektrik trafosuna, gene yolların kıvrıla kıvrıla tepeye doğru çıktığı ve dolayısıyla müthiş bir manzarayla karşılaşmam gereken (ve karşılaştığım) bir yoldan çıkarak ulaştım. O sırada gökyüzünde süzülen garip bir uçağı tepedeki çocuklardan birine gösterdiğimde, "abi ben de seni önce turist sanmıştım" dedi. Biraz sonra, o elektrik trafolarına doğru yürürken, "oradan ileri gidersen, Rumeli Kavağı'na gider, ya da geri dönebilirsin" dedi. Gittim. İki elektrik trafosunun ortasında radyasyon yerken, bu elektrik tellerinin Boğaz'ın öbür yakasına geçtiğini görüp etkilendim. Bir yandan taa Anadolu Feneri'ne kadar görülen bir manzara ile Karadeniz'e el salladım, öbür yandan arkada kalan Fatih Sultan Mehmet köprüsüne bakıp içlendim, bir de bir an tepenin arkasında "taa Kemerburgaz bile görülüyor" diyerek abartmak istedim ama göremedim Kemerburgaz'ı. Ayrıca çocuğun "gidilir" dediği yer bir uçurumdu, gene de Rumeli Kavağı'ndaki güzel plajı gördüm ve bulunduğum yerde iki adam muhabbet ediyor, Boğaz'a karşı bir şeyler yapıyor oldukları için uzaklaştım oradan.

- Yokuşlardan aşağı inerek Sevda Konutu, Nazar Konutu vb.. konut/konakların arasından geçerken kendimi mahalleyi ziyarete gelmiş bir yabancı gibi hissettim. Aslında galiba öyledim de. Neyse işte, bu dönem aldığım "Görüş, Temsil ve Sinema" (hayır Türkçe'si böyle olmamalı bu ders isminin!) dersinde çokça tartıştığımız sürgünsel, diyasporik (vay be) karakterde hissettim kendimi epeyce memleketim olan İstanbul'un bu semtinde. Çok güzel bir gündü.

*http://ocavusoglu.blogspot.com/2006/12/gri-yry.html
**http://ocavusoglu.blogspot.com/2006/10/almalar-10-nisan.html

Sunday, June 03, 2007

eskilerden bir tane..

17 Haziran 2005--


20 dakikalığına da olsa çıkıp hava almam sanırım en doğrusu olacaktı. Mangal planlarının gerçekleşmeyecek olmasına çok fena bozulmuştum. Daha başlamadan biten böylesine bir organizasyon için uzun zamandır bu kadar heveslenmemiş; iptaline de bu kadar üzülmemiştim sanırım. Talat’ın bu uğursuzlukta bir parmağı olduğundan emindim. Ne de olsa gelmesini en çok istediklerimden biri de oydu. Fakat ne cumartesi günü ne de pazar gelemeyecek olması; gelecekleri öğrendiğinde “ne güzel kadroymuş, tüh” diye yapmacıktan üzülmesinden belliydi sanırım işlerin sarpa saracağı. Burak, kuzenim olur, pazar günü şu menem ÖSS sınavına girecek olmasaydı da mangal hazırlıkları gözümde büyüyordu ya, eminim ki, gönül rahatlığıyla üstesinden gelirdim işin. Ne de olsa Engin neredeyse 1 yıl sonra ilk defa bizim eve gelecekti. Ahmet ile Mehmet ilk defa bizim terasta uzun zaman sonra bir arada bulunacaktı ya, asıl, Sertaç ile Deren’in burada rastlaşacak olmaları, hele hele Ayten’in sevgilisi Sinem’in iptal olayına bu yüzden çokça üzülmesi, bu kadar bozulmamda önemli bir etkiye sahipti sanırım. “En geç 11’de ayrılırız” diye düşünmüştüm evden toplu bir şekilde; çok da rahatsız olmazdı heralde kuzenim sınavdan hemen önceki gece, içkisiz ama belki biraz gürültülü erken bitecek eğlencemizden. Arayıp herkese haber verdikten sonra daha fena oturdu içime durum, dışarı çıkıp hava almak hakikaten de en iyi fikir olmalıydı.

Mahallede her zaman ilhginç hadiseler oluyordu zaten. Vücudumu biraz ite kaka, dizlerimi kırmadan tırmandım yokuşun başına kadar. Yokuş yukarı en rahat tırmanma yönteminin dizleri sabit tutarak asker gibi, bence ördek gibiydi ya neyse, dimdik yukarı hareket etme olduğunu yazlıktaki dalgıç arkadaştan öğrenmiştim seneler önce. Dilim neredeyse çeneme yapışmıştı, saatin 19.30 olmasına aldırmadan sokakları boğan sıcağın karşısında. Hemen önümdeki süslü köpek zaten çoktan duvara pislemiş, pişkin pişkin dili dışarda bakıyordu etrafına. Topağacı Şarküteri’ni es geçtim, sanırım buraya dönüşte ve en son uğrayacaktım, bünyeyi gecenin ilerleyen saatlerinde oluşacak daha derin kederlerden arındırmak uğuruna, alkol etkili bir çözüm olabilirdi. Her zamanki rotamı izlemek yerine, kâh hislerimi, kâh sokak köşelerini takip ediyor, kararsız kaldığım anlarda güzel kızların yürdüğünü gördüğüm sokaklara girmeyi tercih ediyordum. Nişantaşı ve civarı her Cumartesi olduğu gibi gene kalabalıktı. Esmer dilencilerden birinin yanından geçerken bir kez daha kaygısız kalabildim, her nedense peçete satıcıları veya kağıt toplayıcılar, ne bileyim akordeon veya saksofon (evet Nişantaşı’nda bu da mevcuttu) çalarak para toplayanlardan daha çok ilgimi çekmiştir hep. Yaptıkları “iş”te gösterdikleri kifayetsiz ve fâkât yüzlerinden eksik etmedikleri sahici ifade bir şekilde daha az yapmacık geliyordu bana. Belki de, sokak müzisyenliğini daha çok gençlere ithaf ettiğimden olacaktır bu.

Yürürken, sadece ben farkediyormuşum gibi gelen, küçük detaylar her zaman bu tür durumlarda kendimi iyi hissetmeme neden olmuştur. Ama asıl hoşlandığım şey, bazı olaylara kendim sebebiyet veriyormuşum hissi yaratan oyunlardı. Gene ana caddenin üzerinde karşıdan karşıya geçerken ötmeye başlayan Eczane’nin alarmı, tam da ben kaldırıma adım attığımda susmuş, o sırada yanımdan gürültü ile geçen kamyonun korna sesine kuşlar “cik cik”leriyle yanıt vermişlerdi. Ve bir anda “sanki sokakta yalnız başıma bütün bunlara ben hükmediyormuşum” gibi geldi. Keza, trafik lambasına geldiğimde, kırmızı olan yaya ışığı hemencecik yeşile dönüşüvermişti. Dedim ya, “”sanki sokakta yalnız başıma bütün bunlara ben hükmediyormuşum””; pekâla bu yalnızlığımda kimse farkına varamadı bu ‘doğaüstü’ güçlerimin. Olsun, bir tek benim bile bunları biliyor olmam yeterdi sanırım. Zaten işin en gizemli ve çekici yanı da burada yatıyordu.

Dönüş yolunu da uzatmaya karar vermiştim, bütün bir Rumeli Caddesi’ni kat edip paralel alt sokaklardan dönmek her zaman, benim gibi, etrafta fazla görmeyi ve görünmeyi seven birinin işine gelirdi. Teşvikiye Cafe’de oturan Mansur Forutan yine sokakları “saptama yapan gözler”le izliyordu. Mado Cafe’nin kapısında duran abi ufak bir göz selamı verirken, kaldırıma koydukları yeni koltuklarla, öbür cafeye nispet yapar gibiydi. En bayıldığım ana gelmiştim işte, tüm ihtişamım ve sokaktakilerle ilgilenmez tavrımla köşeyi dönecektim ki, sahne ışıkları başka bir yıldızın üzerinde parladı. Trafikte bulunmalarından her daim şikayetçi olduğum bayan sürücülerden öndeki arabayı kullanandan arkadakine doğru “sensin o hmph” gibi bir ibare duymamdan da öte, bütün sokak kadının zerafetle çıkarıp arkadakine doğru salladığı koca yüzüklü orta parmağının haline gülüyordu sanırım. Sokağı düz inmek yerine sağa saptım. Müslüm’ün, şekli itibariyle ismini almış Üçgen Berber Dükkanı’nda, usturanın biri sert bir darbeyle indi müşterinin yüzüne. Hemen çaprazdaki Gerekli Şeyler saniyeler önce kepenkini indirmişti, sesi duyamadım ya, tezgahtarın hızla dükkanı terkedişine tanık olabilmiştim. Acaba, Niyagaralar Apartmanı’ndakiler ne hissediyordu? Bu arada benim de berber zamanım epeydir gelmişti ya, sanırım şekilsiz saçlarım, ki sıklıkla dükkan camlarında kontrol ediliyorlardı tarafımdan, kendimce, havama hava katıyordu. Paralel sokağın köşesini dönerken bulunduğu manava yakışmayan sarışın manavcıya dikkatle baktım. İşini yapmaktan büyük keyif alıyor gibiydi. Saptamalarımın yoğunlaştığı evreyi, farketmeden peşine düştüğüm yeşilli kızın arkasında sonlandırdım.

Bu tür ayaklarımın nereye gittiği belli olmayan yürüyüşlerde gördüğüm şeylere fazla odaklanmamayı tercih ediyorum. Yıllardır boyanmamış eski bina tabelalarını, kullanmaktan hazzetmediğim ve tasarruf ederken dünyayı kurtardığımı sandığım D&R naylon poşetlerini, Hollanda’ya ucuz uçak biletleri sağlayan Corendon şirketini kısa bakışlarla es geçiyorum ki, kafam başka derin düşüncelere de dalmasın. Fakat, son 20 dakikadır izlediğim bu yöntem, istemsizce, ve tamamen tesadüfen peşine takıldığım yeşilli kızın sevgilisine el sallamasıyla geçerliliğini yitirmiş oldu. 2 dakikadan uzun bir süredir bayanın ahenk ile hareket eden vücut hatlarına bakıyor gibi duruyordum, fakat zaten miyop olan gözlerimle yaptığım tek şey kaldırımın ilerisindeki çukurları ve yükseklikleri gözlemlemek, buralarda ayağını, bileğini inciten insanları düşünmekti. Bu oluşumlar, Pazar gezmelerine çıkan Nişantaşı köpeklerinin en belirgin pisleme alanlarını da oluşturuyorlardı.

Pupa çikolotacısı da hemen biraz önce kapanmış olmalıydı, ki ben aynı yokuşu çıkarken ufak lambalardan gelen turuncu ışıklardan eser yoktu. Topağacı Şarküteri aynı ıssızlığıyla sinek avlamaya devam ediyordu. Nedense hep böyle yerlere karşı bir acıma hissi geliştiririm. Gene “içkimi buradan alayım” diye düşündüm. Eve gitmeden önce son durak burasıydı. Farkettim ki, dakikalardır kendi kendime konuşuyordum, acaba şimdi ilk kez ağzımı açtığımda nasıl bir ses çıkacaktı. Beni karşılayan adamın da benden iyi kalır bir yanı yoktu ya, kasadaki eleman gene biraz da hevesliydi. Belki artık onlardan Nişantaşı’nın “sıradan ilginç” hallerinden sıkılmışlardı. Şarküterilerin anlamını tam olarak hiç kavrayamadım ama, muhtemelen bunlar daha kapanacakları saate epey vakit olmasından ötürü, belirsiz bir huzursuzluk içerisindeydiler. Tavandan gelen beyaz ışıklar, etlerin ve peynirlerin durduğu dolaptan gelen sarımsı pis ışıkla öyle bir hava yaratıyordu ki, burasını kasap sanmamak elde değildi. Zaten, birinci adamın üzeri de pek temiz değildi, sanki biraz önce peynirleri doğramış, etleri kesip biçmişti. Böyle durumlarda kendim de pis kıyafetler giyen birisi olsam da, bu tür şeylere ne kadar dikkat ettiğime şaşırdım. “Hangi votkalar var?” diye sordum. “Absalot” diye yanlış telaffuz etti önce, daha sonra da kendi de anlamadığı bir isim söyledi ki, tekrarlatınca “ya gereksiz bi tanesi işte” diye geçiştirdi. Fiyatını sordum Rus votkasının, “40 Yeni Lira” dedi. İki şişe Efes aldım, eve döndüm. Çıkmadan önce şarj etmek için prize taktığım telefonumda hiç mesaj yoktu. “Bir daha böyle bir kadroyu zor toparlarım” diye düşündüm, mangal işinin yatması canımı pek sıkmıştı. Zaten, akşam DVD seyretmeye davet ettiğim Esma’dan da hiç haber yoktu.

Tuesday, May 08, 2007

--------


Hep karayolları haritalarındaki kalın kırmızı çizgilerle belirtilmiş yolların arasında kalan kocaman beyaz alanların ne olduğunu merak etmiştim. Daha doğrusu ne oldukları her zaman bellidir, oralar uçsuz bucaksız dağlardır ama o asla ziyaretlerinde bulunmadığımız dağlar üzerinde sadece belli belirsiz uçuk pembe ve gri tonlarla belirtilen yollar neden hiçbir yere ulaşmaz ve neden o kocaman kırmızı renkli yolların arasından bir bağlantı yapamayız, neden hep iki büyük şehir arasındaki yollar o kırmızı çizgilerin üzerinden geçmek durumundadır da, devasa alanıyla çok daha büyüleyici özelliğe sahip beyaz alanlar ilgi alanımız dışındadır?
Beyazın soğukluğundan mıdır bilinmez, o beyaz alanlar bana her zaman tüyler ürpertici derecede serin ve yalnız gelmiştir. aslında gerçekten de öyledirler, ve bu beyaz alanlardan birine soğuk bir kış gününde, karanlığın içinde ıssızlığa dalarak yaptığımız yolculuğu anımsıyorum içimin beyazlara büründüğü bu anda.

Bembeyaz, minik bir Ford aracının içerisinde önce nehirleri takip edip ardından tepeleri aşıp, kar beyaz dantelin arasından bahar çiçeklerine ve dağlar arasında kalan o güzel köye yaptığımız gezinin geri dönüş yolunda, arabadaki herkes uyurken, içimden bir ürperti ve karşı koyamadığım bir isteğin doğru yol olmadığını tahmin edebilmeme rağmen beni "kaçınılmaz"a doğru sürüklediğini hissetmiştim. Belki hayatlarının çok önemli bir kısmını o büyük beyaz/gri alanda geçiren ve haritada küçücük bir mavi noktayla belirtilmiş komşu köye ulaşabilmek için saatler süren zorlu yolları aşmaları gereken o köylülerin hissettiği "kaçınılmazlık"tan çok daha şımarık bir kaçınılmazlık bu benimki tabii ki. Yaklaşık 1.5 yıl önce, bu sefer yürüyerek aştığımız dağların ardında her akşam yenileriyle rastlaştığımız köylerden çok farklı değildi bu beni çeken yer belki de. Ama bu sefer dışarıda sert ve soğuk, kararan bi hava vardı, birçoğunda herhangi bir ışık veya elektrik belirtisi bile bulunmayan bu köylerin içinden geçerken tek güvencemiz, ufak arabanın ufak motoruydu. Ve daha önce hiç karşılaşmadığım ama o büyük beyaz alanı gördükçe hayal edebilmeyi umduğum o görüntü karşıma çıktığında, doğanın o karşı koyulmaz ve karşısında durulamaz gücü arabadaki diğerlerini de uyandırmıştı. Sessizliğin ortasında, birbirini takip eden sıra dağların arasında, bir sağa, bir sola doğru kıvrılırken asla bitmeyecekmiş ve hiç bir zaman kırmızı kalın çizgilere ulaşmayacakmış gibi görünen patika yolun üzerinde, o şımarık haritanın üzerinde hangi mavi noktaya yakın olduğumuza güvenle tespit bile edemeyeceğimiz bir yerde, doğanın karşısındaki aczimiz karşısındaki büyülenişimi hatırlıyorum.

Patika yollardan biri yokuş aşağı inmeye ve yolun üzeri akşam günbatımı saatinin geçmesi ile birlikte buzlanma belirtileri gösterince, zayıf motorlu aracın geri dönüş yapamayacağı korkusuyla durmaya ve gerisin geri ters yönde hareket etmeye karar verdik. Aslında, bu yollarda tek bir yön vardı, o da uçsuz bucaksız ormanların içerisinden "medeniyet"e giden yol. Geldiğim yoldan dönmeyi sevmeyen biri olarak, bütün imkanları zorlayarak o büyük beyaz alanı, kırmızı kalın çizgilere gerek kalmadan geçebilmek istiyordum. Hiçbir haritanın hiçbir bölümü, üzerinde yıllarca düşünülerek hayata geçirilmiş modern teknolojinin önüne geçebilir miydi? Sadece, 10 beygir gücünden fazlasına sahip olmayan ve oraya nasıl geldikleri hakkında fikir yürütmenin bile hayalgücümüzden ötesini zorladığı köylülerin, civar köylere nasıl ve ne amaçla (ve tahmini olarak ne kadar sürede) gittiğini öğrenmekten öte bir şehir züppeliğinden ibaret ne olabilirdi acaba bu merakım?

Geri dönüyoruz karanlık yolların içinden, kaç kişinin yılın hangi dönemlerinde yaşadığını hayal etmeye çalışarak, kaybolmaya gayret ederek birden çöken güneşin şimdi neredeyse yerini bıraktğı zifiri karanlığın ardından. Sabaha karşı güneşle birlikte çıktığımız gün bütün bu değişimlerin ardından geceye bırakıyor yerini, uykuya. Biz minik arabamızla kilometreleri aşarak ışıklı şehrimize dönerken haritanın büyük beyaz alanı yavaş yavaş gölgenin ardında kalarak önce griye, sonra fümeye ve en sonunda siyah bir kıta parçasına dönüşüyor.

Saturday, May 05, 2007

güzele kaçmak

3 Mayıs 2007-


Haydarpaşa Garı’ndayım. Karşımda dalgakıran, arkasında dalgalarıyla kabaran uçsuz bucaksız deniz. Hafif soldan ensemi ısıtan güneş dünkü yağmura veda ediyor, birbirlerine nazire yapan Aya Sofya’yla Sultanahmet Camii’ni aynı güzellikte ısıtıyor. Tombul kuşlar miniklerin önünden mama kapmaya çalışıyor. Tam arkamda dünyanın en güzel garlarından biri. Tökezleyen motor seslerine vapurların bacaları, cıvıldayan kuşlara belli belirsiz araç kornaları ve polis düdükleri. Ve de simitçilerin her daim “yanıyor” simitleri.

Sabah kalktığımda okula gitmek istemediğime dair inancım, evden çıkma gerekliliği hissiyle öylü güzel bir çatışma yaşıyordu ki, ucu ucuna yakaladığım erken vapur sayesinde Kadıköy’den kalkacak servise binmeden Gar’da inip yürüme şansım doğuyordu. Hem Hasanpaşa’ya gidecek Erdem de bu fikre sıcak bakmıştı. İçimden bir an Ankara’ya gitmek geçti. Hasan muhtemelen ODTÜ’deydi ama 10.30’da hareket edeceğini düşündüğüm Başkent Ekspresi saat 10.00’da kalkmıştı bile. Saat 10’u on dakika geçiyordu. Garda inmek istememin bir nedeni de iskelede toplanmış polislerin varlığıydı. Sadece 2 gün önce, 1 Mayıs’ta beceriksiz valinin aptalca uygulaması dahinde yüzlerce insanı dövmekten sıkılmamış, ülkeyi satıp dağıtan hükümete özenircesine onlar da mı Haydarpaşa’ya göz koymuştu? Tam garın içinden geçerken sorumun cevabını da öğrenmiş oluyorum.

Önce Efe, sonra Erdem ve Hazar’ı görüyorum lise arkadaşlarımdan, onlarca diğer yürüyenin ardından peronlardan garın içine doğru yönlenen. Üzerlerinde “İstanbul-Ankara, Deniz Gezmiş Yürüyüşü” yelekleriyle. Selamlaşıyorum TKP’li arkadaşlarımla. Bana yürüyüş için mi geldiğimi soruyorlar, haberim olmadığını söylüyorum tebessümle. İzmit’e gideceklerini söylerlerken “iyi yolculuklar” dieyerek uğurluyorum onları, hemen ertesinde Erdem’i Kadıköy’e kadar geçirip tekrar yanlarına dönmek üzere. Saat 10:30 itibariyle gitmişler bile, gara doğru yürürken trenin duyduğumu sanıyorum. O kadar bıkmışım ki, hiçbirini desteklemediğim çıkarcı politikacıların mutlaka taraf olmamızı öğütleyen açıklamalarından son bir haftadır. Şimdi bu satırların yerini yeni bir yolculuk güncesinin almamasına üzülüyorum biraz. Ama okula gitme kararı vermediğim için mutluyum. Tatlı çatışmalar sürüyor benim gündemimde. Bildiğim sürece bazı trenlere binebildiğim, çıkacaktır elbet yeni yolculuklar önüme. Bir eski solcu akademisyenimiz “komünistçilik oynuyorlar” demiş günün TKP’li öğrencileri için. Neyse, o öyle diyedursun, hayat oyunsuz olmuyor işte.

Binmediğim gibi 10:30 servisine, okula gitmek için, gerisin geri döndüğümde Gar’da oturuyorum yaklaşık 2 saat daha. Gazetemi okuyorum, yanıma oturan amcanın çaktırmayan bakışları altında. Akbil’imi doldurduğum gibi yollanıyorum İstanbul kaçamaklarımın en sevdiğim, huzur, sükûnet dolu bölgelerinden birine, Beylerbeyi, Çengelköy’e doğru. Nakkaştepe’de indiriveriyor ayaklarım beni otobüsten, oradan da yokuştan aşağı, Kuzguncuk’un içine doğru, uzaktan tepesinde gördüğüm camiisi ve sahil kenarında kulesini gördüğüm kilisesiyle. Simitçi Tahir Aralığı’ndan ana caddeye çıkıyorum, Perihanabla Sokağı’na uğrayarak. Çengelköy Börekçisi’nde börek alıyorum, nakitim çıkışmıyor, POS makineleri çalışmıyor, veresiye usulüyle... Belki 1 gün sonra, belki 1 ay sonra tekrar uğradığımda öderim nasolsa beklentisi ve dürüstlüğüyle. Çınaraltı’nda çayımı içerken, “yiyecek getirilmemesi” ricasına uyarak, börekleri esas Çengelköy’e bırakıyorum. Otobüsle Çengelköy’e ulaştığımda, oradaki büyük Çınaraltı’nda ayran eşlik ediyor böreklere. Bir iki saat daha gün ışığı, tatlı deniz meltemi ve birkaç sayfa kitap yaza çalan cıvıl cıvıl bir ilkbahar günü. Beylerbeyi’nde helva içi dondurma ile Boğaz vapuruna yönlenirken, veda ediyorum Asya tarafına, küçük mahalleleri, sakin perşembesi, tatlı ahalisiyle. Bazen çok sevdiğimi hatırlayabiliyorum bu şehri, birileri ve hepimiz burayı yaşanmaz halde işkenceli bir yere getir(e)mediğimiz sürelerce...