Sunday, June 03, 2007

eskilerden bir tane..

17 Haziran 2005--


20 dakikalığına da olsa çıkıp hava almam sanırım en doğrusu olacaktı. Mangal planlarının gerçekleşmeyecek olmasına çok fena bozulmuştum. Daha başlamadan biten böylesine bir organizasyon için uzun zamandır bu kadar heveslenmemiş; iptaline de bu kadar üzülmemiştim sanırım. Talat’ın bu uğursuzlukta bir parmağı olduğundan emindim. Ne de olsa gelmesini en çok istediklerimden biri de oydu. Fakat ne cumartesi günü ne de pazar gelemeyecek olması; gelecekleri öğrendiğinde “ne güzel kadroymuş, tüh” diye yapmacıktan üzülmesinden belliydi sanırım işlerin sarpa saracağı. Burak, kuzenim olur, pazar günü şu menem ÖSS sınavına girecek olmasaydı da mangal hazırlıkları gözümde büyüyordu ya, eminim ki, gönül rahatlığıyla üstesinden gelirdim işin. Ne de olsa Engin neredeyse 1 yıl sonra ilk defa bizim eve gelecekti. Ahmet ile Mehmet ilk defa bizim terasta uzun zaman sonra bir arada bulunacaktı ya, asıl, Sertaç ile Deren’in burada rastlaşacak olmaları, hele hele Ayten’in sevgilisi Sinem’in iptal olayına bu yüzden çokça üzülmesi, bu kadar bozulmamda önemli bir etkiye sahipti sanırım. “En geç 11’de ayrılırız” diye düşünmüştüm evden toplu bir şekilde; çok da rahatsız olmazdı heralde kuzenim sınavdan hemen önceki gece, içkisiz ama belki biraz gürültülü erken bitecek eğlencemizden. Arayıp herkese haber verdikten sonra daha fena oturdu içime durum, dışarı çıkıp hava almak hakikaten de en iyi fikir olmalıydı.

Mahallede her zaman ilhginç hadiseler oluyordu zaten. Vücudumu biraz ite kaka, dizlerimi kırmadan tırmandım yokuşun başına kadar. Yokuş yukarı en rahat tırmanma yönteminin dizleri sabit tutarak asker gibi, bence ördek gibiydi ya neyse, dimdik yukarı hareket etme olduğunu yazlıktaki dalgıç arkadaştan öğrenmiştim seneler önce. Dilim neredeyse çeneme yapışmıştı, saatin 19.30 olmasına aldırmadan sokakları boğan sıcağın karşısında. Hemen önümdeki süslü köpek zaten çoktan duvara pislemiş, pişkin pişkin dili dışarda bakıyordu etrafına. Topağacı Şarküteri’ni es geçtim, sanırım buraya dönüşte ve en son uğrayacaktım, bünyeyi gecenin ilerleyen saatlerinde oluşacak daha derin kederlerden arındırmak uğuruna, alkol etkili bir çözüm olabilirdi. Her zamanki rotamı izlemek yerine, kâh hislerimi, kâh sokak köşelerini takip ediyor, kararsız kaldığım anlarda güzel kızların yürdüğünü gördüğüm sokaklara girmeyi tercih ediyordum. Nişantaşı ve civarı her Cumartesi olduğu gibi gene kalabalıktı. Esmer dilencilerden birinin yanından geçerken bir kez daha kaygısız kalabildim, her nedense peçete satıcıları veya kağıt toplayıcılar, ne bileyim akordeon veya saksofon (evet Nişantaşı’nda bu da mevcuttu) çalarak para toplayanlardan daha çok ilgimi çekmiştir hep. Yaptıkları “iş”te gösterdikleri kifayetsiz ve fâkât yüzlerinden eksik etmedikleri sahici ifade bir şekilde daha az yapmacık geliyordu bana. Belki de, sokak müzisyenliğini daha çok gençlere ithaf ettiğimden olacaktır bu.

Yürürken, sadece ben farkediyormuşum gibi gelen, küçük detaylar her zaman bu tür durumlarda kendimi iyi hissetmeme neden olmuştur. Ama asıl hoşlandığım şey, bazı olaylara kendim sebebiyet veriyormuşum hissi yaratan oyunlardı. Gene ana caddenin üzerinde karşıdan karşıya geçerken ötmeye başlayan Eczane’nin alarmı, tam da ben kaldırıma adım attığımda susmuş, o sırada yanımdan gürültü ile geçen kamyonun korna sesine kuşlar “cik cik”leriyle yanıt vermişlerdi. Ve bir anda “sanki sokakta yalnız başıma bütün bunlara ben hükmediyormuşum” gibi geldi. Keza, trafik lambasına geldiğimde, kırmızı olan yaya ışığı hemencecik yeşile dönüşüvermişti. Dedim ya, “”sanki sokakta yalnız başıma bütün bunlara ben hükmediyormuşum””; pekâla bu yalnızlığımda kimse farkına varamadı bu ‘doğaüstü’ güçlerimin. Olsun, bir tek benim bile bunları biliyor olmam yeterdi sanırım. Zaten işin en gizemli ve çekici yanı da burada yatıyordu.

Dönüş yolunu da uzatmaya karar vermiştim, bütün bir Rumeli Caddesi’ni kat edip paralel alt sokaklardan dönmek her zaman, benim gibi, etrafta fazla görmeyi ve görünmeyi seven birinin işine gelirdi. Teşvikiye Cafe’de oturan Mansur Forutan yine sokakları “saptama yapan gözler”le izliyordu. Mado Cafe’nin kapısında duran abi ufak bir göz selamı verirken, kaldırıma koydukları yeni koltuklarla, öbür cafeye nispet yapar gibiydi. En bayıldığım ana gelmiştim işte, tüm ihtişamım ve sokaktakilerle ilgilenmez tavrımla köşeyi dönecektim ki, sahne ışıkları başka bir yıldızın üzerinde parladı. Trafikte bulunmalarından her daim şikayetçi olduğum bayan sürücülerden öndeki arabayı kullanandan arkadakine doğru “sensin o hmph” gibi bir ibare duymamdan da öte, bütün sokak kadının zerafetle çıkarıp arkadakine doğru salladığı koca yüzüklü orta parmağının haline gülüyordu sanırım. Sokağı düz inmek yerine sağa saptım. Müslüm’ün, şekli itibariyle ismini almış Üçgen Berber Dükkanı’nda, usturanın biri sert bir darbeyle indi müşterinin yüzüne. Hemen çaprazdaki Gerekli Şeyler saniyeler önce kepenkini indirmişti, sesi duyamadım ya, tezgahtarın hızla dükkanı terkedişine tanık olabilmiştim. Acaba, Niyagaralar Apartmanı’ndakiler ne hissediyordu? Bu arada benim de berber zamanım epeydir gelmişti ya, sanırım şekilsiz saçlarım, ki sıklıkla dükkan camlarında kontrol ediliyorlardı tarafımdan, kendimce, havama hava katıyordu. Paralel sokağın köşesini dönerken bulunduğu manava yakışmayan sarışın manavcıya dikkatle baktım. İşini yapmaktan büyük keyif alıyor gibiydi. Saptamalarımın yoğunlaştığı evreyi, farketmeden peşine düştüğüm yeşilli kızın arkasında sonlandırdım.

Bu tür ayaklarımın nereye gittiği belli olmayan yürüyüşlerde gördüğüm şeylere fazla odaklanmamayı tercih ediyorum. Yıllardır boyanmamış eski bina tabelalarını, kullanmaktan hazzetmediğim ve tasarruf ederken dünyayı kurtardığımı sandığım D&R naylon poşetlerini, Hollanda’ya ucuz uçak biletleri sağlayan Corendon şirketini kısa bakışlarla es geçiyorum ki, kafam başka derin düşüncelere de dalmasın. Fakat, son 20 dakikadır izlediğim bu yöntem, istemsizce, ve tamamen tesadüfen peşine takıldığım yeşilli kızın sevgilisine el sallamasıyla geçerliliğini yitirmiş oldu. 2 dakikadan uzun bir süredir bayanın ahenk ile hareket eden vücut hatlarına bakıyor gibi duruyordum, fakat zaten miyop olan gözlerimle yaptığım tek şey kaldırımın ilerisindeki çukurları ve yükseklikleri gözlemlemek, buralarda ayağını, bileğini inciten insanları düşünmekti. Bu oluşumlar, Pazar gezmelerine çıkan Nişantaşı köpeklerinin en belirgin pisleme alanlarını da oluşturuyorlardı.

Pupa çikolotacısı da hemen biraz önce kapanmış olmalıydı, ki ben aynı yokuşu çıkarken ufak lambalardan gelen turuncu ışıklardan eser yoktu. Topağacı Şarküteri aynı ıssızlığıyla sinek avlamaya devam ediyordu. Nedense hep böyle yerlere karşı bir acıma hissi geliştiririm. Gene “içkimi buradan alayım” diye düşündüm. Eve gitmeden önce son durak burasıydı. Farkettim ki, dakikalardır kendi kendime konuşuyordum, acaba şimdi ilk kez ağzımı açtığımda nasıl bir ses çıkacaktı. Beni karşılayan adamın da benden iyi kalır bir yanı yoktu ya, kasadaki eleman gene biraz da hevesliydi. Belki artık onlardan Nişantaşı’nın “sıradan ilginç” hallerinden sıkılmışlardı. Şarküterilerin anlamını tam olarak hiç kavrayamadım ama, muhtemelen bunlar daha kapanacakları saate epey vakit olmasından ötürü, belirsiz bir huzursuzluk içerisindeydiler. Tavandan gelen beyaz ışıklar, etlerin ve peynirlerin durduğu dolaptan gelen sarımsı pis ışıkla öyle bir hava yaratıyordu ki, burasını kasap sanmamak elde değildi. Zaten, birinci adamın üzeri de pek temiz değildi, sanki biraz önce peynirleri doğramış, etleri kesip biçmişti. Böyle durumlarda kendim de pis kıyafetler giyen birisi olsam da, bu tür şeylere ne kadar dikkat ettiğime şaşırdım. “Hangi votkalar var?” diye sordum. “Absalot” diye yanlış telaffuz etti önce, daha sonra da kendi de anlamadığı bir isim söyledi ki, tekrarlatınca “ya gereksiz bi tanesi işte” diye geçiştirdi. Fiyatını sordum Rus votkasının, “40 Yeni Lira” dedi. İki şişe Efes aldım, eve döndüm. Çıkmadan önce şarj etmek için prize taktığım telefonumda hiç mesaj yoktu. “Bir daha böyle bir kadroyu zor toparlarım” diye düşündüm, mangal işinin yatması canımı pek sıkmıştı. Zaten, akşam DVD seyretmeye davet ettiğim Esma’dan da hiç haber yoktu.

Tuesday, May 08, 2007

--------


Hep karayolları haritalarındaki kalın kırmızı çizgilerle belirtilmiş yolların arasında kalan kocaman beyaz alanların ne olduğunu merak etmiştim. Daha doğrusu ne oldukları her zaman bellidir, oralar uçsuz bucaksız dağlardır ama o asla ziyaretlerinde bulunmadığımız dağlar üzerinde sadece belli belirsiz uçuk pembe ve gri tonlarla belirtilen yollar neden hiçbir yere ulaşmaz ve neden o kocaman kırmızı renkli yolların arasından bir bağlantı yapamayız, neden hep iki büyük şehir arasındaki yollar o kırmızı çizgilerin üzerinden geçmek durumundadır da, devasa alanıyla çok daha büyüleyici özelliğe sahip beyaz alanlar ilgi alanımız dışındadır?
Beyazın soğukluğundan mıdır bilinmez, o beyaz alanlar bana her zaman tüyler ürpertici derecede serin ve yalnız gelmiştir. aslında gerçekten de öyledirler, ve bu beyaz alanlardan birine soğuk bir kış gününde, karanlığın içinde ıssızlığa dalarak yaptığımız yolculuğu anımsıyorum içimin beyazlara büründüğü bu anda.

Bembeyaz, minik bir Ford aracının içerisinde önce nehirleri takip edip ardından tepeleri aşıp, kar beyaz dantelin arasından bahar çiçeklerine ve dağlar arasında kalan o güzel köye yaptığımız gezinin geri dönüş yolunda, arabadaki herkes uyurken, içimden bir ürperti ve karşı koyamadığım bir isteğin doğru yol olmadığını tahmin edebilmeme rağmen beni "kaçınılmaz"a doğru sürüklediğini hissetmiştim. Belki hayatlarının çok önemli bir kısmını o büyük beyaz/gri alanda geçiren ve haritada küçücük bir mavi noktayla belirtilmiş komşu köye ulaşabilmek için saatler süren zorlu yolları aşmaları gereken o köylülerin hissettiği "kaçınılmazlık"tan çok daha şımarık bir kaçınılmazlık bu benimki tabii ki. Yaklaşık 1.5 yıl önce, bu sefer yürüyerek aştığımız dağların ardında her akşam yenileriyle rastlaştığımız köylerden çok farklı değildi bu beni çeken yer belki de. Ama bu sefer dışarıda sert ve soğuk, kararan bi hava vardı, birçoğunda herhangi bir ışık veya elektrik belirtisi bile bulunmayan bu köylerin içinden geçerken tek güvencemiz, ufak arabanın ufak motoruydu. Ve daha önce hiç karşılaşmadığım ama o büyük beyaz alanı gördükçe hayal edebilmeyi umduğum o görüntü karşıma çıktığında, doğanın o karşı koyulmaz ve karşısında durulamaz gücü arabadaki diğerlerini de uyandırmıştı. Sessizliğin ortasında, birbirini takip eden sıra dağların arasında, bir sağa, bir sola doğru kıvrılırken asla bitmeyecekmiş ve hiç bir zaman kırmızı kalın çizgilere ulaşmayacakmış gibi görünen patika yolun üzerinde, o şımarık haritanın üzerinde hangi mavi noktaya yakın olduğumuza güvenle tespit bile edemeyeceğimiz bir yerde, doğanın karşısındaki aczimiz karşısındaki büyülenişimi hatırlıyorum.

Patika yollardan biri yokuş aşağı inmeye ve yolun üzeri akşam günbatımı saatinin geçmesi ile birlikte buzlanma belirtileri gösterince, zayıf motorlu aracın geri dönüş yapamayacağı korkusuyla durmaya ve gerisin geri ters yönde hareket etmeye karar verdik. Aslında, bu yollarda tek bir yön vardı, o da uçsuz bucaksız ormanların içerisinden "medeniyet"e giden yol. Geldiğim yoldan dönmeyi sevmeyen biri olarak, bütün imkanları zorlayarak o büyük beyaz alanı, kırmızı kalın çizgilere gerek kalmadan geçebilmek istiyordum. Hiçbir haritanın hiçbir bölümü, üzerinde yıllarca düşünülerek hayata geçirilmiş modern teknolojinin önüne geçebilir miydi? Sadece, 10 beygir gücünden fazlasına sahip olmayan ve oraya nasıl geldikleri hakkında fikir yürütmenin bile hayalgücümüzden ötesini zorladığı köylülerin, civar köylere nasıl ve ne amaçla (ve tahmini olarak ne kadar sürede) gittiğini öğrenmekten öte bir şehir züppeliğinden ibaret ne olabilirdi acaba bu merakım?

Geri dönüyoruz karanlık yolların içinden, kaç kişinin yılın hangi dönemlerinde yaşadığını hayal etmeye çalışarak, kaybolmaya gayret ederek birden çöken güneşin şimdi neredeyse yerini bıraktğı zifiri karanlığın ardından. Sabaha karşı güneşle birlikte çıktığımız gün bütün bu değişimlerin ardından geceye bırakıyor yerini, uykuya. Biz minik arabamızla kilometreleri aşarak ışıklı şehrimize dönerken haritanın büyük beyaz alanı yavaş yavaş gölgenin ardında kalarak önce griye, sonra fümeye ve en sonunda siyah bir kıta parçasına dönüşüyor.

Saturday, May 05, 2007

güzele kaçmak

3 Mayıs 2007-


Haydarpaşa Garı’ndayım. Karşımda dalgakıran, arkasında dalgalarıyla kabaran uçsuz bucaksız deniz. Hafif soldan ensemi ısıtan güneş dünkü yağmura veda ediyor, birbirlerine nazire yapan Aya Sofya’yla Sultanahmet Camii’ni aynı güzellikte ısıtıyor. Tombul kuşlar miniklerin önünden mama kapmaya çalışıyor. Tam arkamda dünyanın en güzel garlarından biri. Tökezleyen motor seslerine vapurların bacaları, cıvıldayan kuşlara belli belirsiz araç kornaları ve polis düdükleri. Ve de simitçilerin her daim “yanıyor” simitleri.

Sabah kalktığımda okula gitmek istemediğime dair inancım, evden çıkma gerekliliği hissiyle öylü güzel bir çatışma yaşıyordu ki, ucu ucuna yakaladığım erken vapur sayesinde Kadıköy’den kalkacak servise binmeden Gar’da inip yürüme şansım doğuyordu. Hem Hasanpaşa’ya gidecek Erdem de bu fikre sıcak bakmıştı. İçimden bir an Ankara’ya gitmek geçti. Hasan muhtemelen ODTÜ’deydi ama 10.30’da hareket edeceğini düşündüğüm Başkent Ekspresi saat 10.00’da kalkmıştı bile. Saat 10’u on dakika geçiyordu. Garda inmek istememin bir nedeni de iskelede toplanmış polislerin varlığıydı. Sadece 2 gün önce, 1 Mayıs’ta beceriksiz valinin aptalca uygulaması dahinde yüzlerce insanı dövmekten sıkılmamış, ülkeyi satıp dağıtan hükümete özenircesine onlar da mı Haydarpaşa’ya göz koymuştu? Tam garın içinden geçerken sorumun cevabını da öğrenmiş oluyorum.

Önce Efe, sonra Erdem ve Hazar’ı görüyorum lise arkadaşlarımdan, onlarca diğer yürüyenin ardından peronlardan garın içine doğru yönlenen. Üzerlerinde “İstanbul-Ankara, Deniz Gezmiş Yürüyüşü” yelekleriyle. Selamlaşıyorum TKP’li arkadaşlarımla. Bana yürüyüş için mi geldiğimi soruyorlar, haberim olmadığını söylüyorum tebessümle. İzmit’e gideceklerini söylerlerken “iyi yolculuklar” dieyerek uğurluyorum onları, hemen ertesinde Erdem’i Kadıköy’e kadar geçirip tekrar yanlarına dönmek üzere. Saat 10:30 itibariyle gitmişler bile, gara doğru yürürken trenin duyduğumu sanıyorum. O kadar bıkmışım ki, hiçbirini desteklemediğim çıkarcı politikacıların mutlaka taraf olmamızı öğütleyen açıklamalarından son bir haftadır. Şimdi bu satırların yerini yeni bir yolculuk güncesinin almamasına üzülüyorum biraz. Ama okula gitme kararı vermediğim için mutluyum. Tatlı çatışmalar sürüyor benim gündemimde. Bildiğim sürece bazı trenlere binebildiğim, çıkacaktır elbet yeni yolculuklar önüme. Bir eski solcu akademisyenimiz “komünistçilik oynuyorlar” demiş günün TKP’li öğrencileri için. Neyse, o öyle diyedursun, hayat oyunsuz olmuyor işte.

Binmediğim gibi 10:30 servisine, okula gitmek için, gerisin geri döndüğümde Gar’da oturuyorum yaklaşık 2 saat daha. Gazetemi okuyorum, yanıma oturan amcanın çaktırmayan bakışları altında. Akbil’imi doldurduğum gibi yollanıyorum İstanbul kaçamaklarımın en sevdiğim, huzur, sükûnet dolu bölgelerinden birine, Beylerbeyi, Çengelköy’e doğru. Nakkaştepe’de indiriveriyor ayaklarım beni otobüsten, oradan da yokuştan aşağı, Kuzguncuk’un içine doğru, uzaktan tepesinde gördüğüm camiisi ve sahil kenarında kulesini gördüğüm kilisesiyle. Simitçi Tahir Aralığı’ndan ana caddeye çıkıyorum, Perihanabla Sokağı’na uğrayarak. Çengelköy Börekçisi’nde börek alıyorum, nakitim çıkışmıyor, POS makineleri çalışmıyor, veresiye usulüyle... Belki 1 gün sonra, belki 1 ay sonra tekrar uğradığımda öderim nasolsa beklentisi ve dürüstlüğüyle. Çınaraltı’nda çayımı içerken, “yiyecek getirilmemesi” ricasına uyarak, börekleri esas Çengelköy’e bırakıyorum. Otobüsle Çengelköy’e ulaştığımda, oradaki büyük Çınaraltı’nda ayran eşlik ediyor böreklere. Bir iki saat daha gün ışığı, tatlı deniz meltemi ve birkaç sayfa kitap yaza çalan cıvıl cıvıl bir ilkbahar günü. Beylerbeyi’nde helva içi dondurma ile Boğaz vapuruna yönlenirken, veda ediyorum Asya tarafına, küçük mahalleleri, sakin perşembesi, tatlı ahalisiyle. Bazen çok sevdiğimi hatırlayabiliyorum bu şehri, birileri ve hepimiz burayı yaşanmaz halde işkenceli bir yere getir(e)mediğimiz sürelerce...

Saturday, April 28, 2007

Sn. Ömer Çavuşoğlu 16:45'te bir basın açıklaması yapacak


sevgili basın mensupları, siyaset uzmanları, eli kalem tutan degerli vatandaslar, eli silah tutan utangaçlar, kadınların elini tutmayan allah-sizi-nasıl-biliyorsa-öyle-yapasıcalar, parçalı bulutlu gökyüzü, küresel ısınma ve mart ayı geldiğinde dama çıkan kediler,

ufak odamın arka binanın çirkin mimarisine bakan penceresinden içeri ezanla karışık Türk Milli Marşı dalga dalga girerken, son günlerde tekrar zihnimi kurcalayan şu fikir üzerine sizlerle teati yapmak isterim:

bazen zaman, taharrür edebileceğimizden ve etmek istediğimizden de hızlı akmaktadır.

öncelikle, kendimden güncel bir örnek vererek olaya açıklık getirmek isterim:

Efendim, 27 Nisan 2007 günü ulusumuz için olduğu kadar, benim için de önemli bir gündü. Bir önceki gece izlemiş olduğum bir futbol müsabakasında gördüklerim karşısında hayrete düşmüş ve "çok sert bir darbe yaptı bu oyuncu" tarzında bir şey söylemiş olmalıyım ki, ertesi gün arkadaşlarım televizyonda çıkan haberler konusunda beni uyarmayı tercih ettiler. 26 Nisan gecesini 27'sine bağlayan saatlerde çocukluk aşkım olan futbol topunun peşinden yaptığım 1.5 saatlik koşu ve ertesi sabah girmem gereken sınav için yaptığım son dakika çalışmalarının ardından istiharata çekilmeye karar verdiğimde, yeni doğan güneşin, inanın bir öncekiler kadar saf ve zararsız olduğunu düşünmek sadece benim saflığımın bir göstergesi imiş.

Dün, benim için, birçoklarına göre çok daha şanslı bir gün oldu nitekim. Sınavım fena geçmedi, daha sonra İngiltere'den beklediğim telefon görüşmesinin de olumlu geçtiğini ifade edebilirim, kafamın arkasında zihnimi kurcalayan (-soyut ve somut manada kullanıldı bu-) şişliğin de çok önemli bir şey olmadığını öğrendiğimde saatler tam da "saat kaç?" sorusuna "dün bu vakit" şeklinde cevap verebileceğimiz anı gösteriyordu. Doktor kontrolüne gitmek için okulu araba ile terk ederken, her "trafik seyrindeki Türk vatandaşı" veya her 1960'lar öncesi Türk vatandaşı gibi haberleri radyodan dinlemekle meşguldüm.

Bir zat-ı âli "uyguladığım metod doğrudur" diyordu belirli bir oylamanın sonunda. Bu sesin Millet Meclisi'nde geldiğini ve sözün sahibinin meşhur çayını doğru bir metodla demlemekten gurur duyan meclis çaycısı ya da başka bir görevli değil de, bizatihi Meclis Başkanı olduğunu öğrendiğimde, sanırım Meclis Oturumları prosedürü üzerine yeni bir bilgi edinmiştim. Beyefendi, metodunun kabul görmesinde pek bir mutlu idi. Daha sonra sanırım, uykusu tutmayan biri (bunun Kültür ve Turizm Bakanı Sn. Koç olması muhtemeldir) 361, 368 gibi rakamlarla koyun sayma işine girmişti ki, evden çıkmak gerektiğini, dışarıda da bir yaşam olduğunu hatırladım.

Haftanın yorgunluğunu atmak için, takdir edersiniz ki, benim de yemek üzerine hafif bir şekerleme yapmam gerekiyordu. Sanırım, heyecanını atlatamamış bazı kesimler ardı ardına açıklamalarda bulunuyorlardı bu sırada. Velhasıl kelam, saatler 22.00'ye yaklaşırken Pinhani isimlı güzel müzik topluluğunun konseri olduğunu öğrenip, arkadaşların davet teklifini geri çevirmemeye karar verdiğimde, tam da bu satırları sizlere iletmemde emeği geçen Internet arkadaşımın, 2000'li (yabancıların "decade" olarak tabir ettiği) onyılın beklenen atağı gerçekleşmek üzereymiş. 1960'lar, 70'ler ve gerisinden ne farkı vardı canım bu içinde bulunduğumuz on yılın? Mantalite aynıydı, sivil toplumumuz ve bilinçli vatandaşlarımız yıllar öncesinden gelen kanat ortalarını görememiş, son dakikada kalelerinde yaşanacak büyük tehlikeyi savuşturmak için hakemi manipüle etmeye karar vermişlerdi. Afedersiniz, fazla futbolla içiçe olmuş olmalıyım son günlerde ki, sizlere bu örneği aktarmayı uygun gördüm. "Sözün" "özü" (yani sözde değil, özde özne) kaçan balık olacaktı gene. Kendi yarattığımız düzenin içinde, bir zamanlar birilerini görmek için kurduğumuz abuk matematiksel düzlem bizi bu heyecanlı günde, elinde bolca yetkilerle 360 civarında (evet, bu sayının koyunlarla bir ilgisi olmadığını öğrenmiştim bu sırada) seyreyleyen 4 işlem aritmetiğinin içinde "tam da onları orada görmemek için" hazırladığımız tuzaktan kurtulmaya çalışıyor gibiydik sanırım ki, ben kendimi müziğin ritmlerine kaptırmış ince dans figürlerimle, muhafazakarlara, gericilere ve faşistlere çalımlar atmaya çalışıyordum.

Fazla dağıtmayayım değerli arkadaşlarım. Mantalite değişmemişti demiştik. Tüketebileceğimiz kadar krediyi son ana kadar tüketmeyi başarmıştık yine, kendi ellerimizle değiştirme imkanı varken tepkimizi gene silahlı abilerden bekler hale gelmiştik ve küresel ısınmayı saymazsak kediler halen mart aylarında damlara çıkıyorlardı. Dünyanın düzeni (ki biz bundan, sadece içinde bulunduğumuz küçük dünyalarımızı anlıyoruz sanki zaman zaman) gene aynıydı. Belki bu aynılığı ve "sıradanlığı" değiştirmenin zamanı gelmiştir artık.

Monday, April 23, 2007

homo sapiens non urinat in ventum - I

Bir "hergele" yapımı..

Müzik: emektar discman eşliğinde "karışık" (onu bile almadım yanıma)
Özel efektler: Amsterdam cofee-shops
Kamera: "gene yanıma almayı unuttum" ve "her zaman en güzel anlarda yanınızda bulundurmayı eksik ettiğiniz şey"
Kostüm: Elbette iki günlük bir yolculuk için yanıma yedek kıyafet almamı beklemiyordunuz, değil mi?
Makyaj: ??
Sanat Yönetmeni: Anne
Görüntü Yönetmeni: gökler, denizler ve orada, yukarıda kimler varsa... ha bir de "Mutluluğun Mimarisi"
Senaryo: Güvercinler (Anne ve Baba)
Yapımcı: Pederbank (Baba)
Yönetmen: Biraz ben, biraz algoritma, biraz olasılık..

-bu yapımdaki tüm karakterler ve olaylar gerçektir, en azından ben öyle olduklarını iddia etmekteyim-

20 Nisan 2007 sabahına her zamankinden çok da farklı olmayan bir biçimde uyanıyorum. Tamam, kendi evimde ve yatağımda değilim, hatta yatakta bile değilim. Kendi yatağını Elif'e feda etmiş Erdem'in salonunda, kendisinin de yattığı kanepenin hemen arkasında uyuyan ev sahibimizi uyandırmadan, her zamanki misafir titizliğimle çarşafı, yorganı katlayarak ayağımın ucunda yürüyerekten arabama doğru yönleniyorum. 1 saat 15 dakikada bir İstanbul gerçeği olan 6 km. lik mesafeyi kat edebildikten bir yarım saat, 45 dakika sonra Galata'daki eve varıyorum ki, karşı kapı komşum ışıkçı abiye verdiğim selam, "seni bekleyen bir hanım vardı" cevabı olarak geri dönüyor. Leyla Abla geleli çok olmamış da gene de arayınca bana ulaşamamış, meraklanmış. Kapıyı açtığım andan itibaren önümdeki birkaç saatin beni nasıl yönlendireceği konusunda çok ciddi fikirlere sahip değildim elbet bu noktada.

Bahar ışıldıyor, ve ev "bahar temizliği"nden nasibini alıyor, ve ben birkaç yıl önce başka bir baharda "gideceğim! beraber ya da yalnız!" diye karar verdiğim yolculuğun önemli duraklarından birine tekrar yolculuk edeceğimden birhaber, bilgisayarımın güç kablosunu Erdem'de unutmanın sıkıntısını yaşıyorum. 5 gün sonraki ödevim için okumam gereken 4 makale, izlemem gereken 3 film var. Hocama email atıyorum, zira bana sıra gelmezse, ödev ertelenecek ama ben, önümdeki 2 gün içerisinde ödevi 1 kerede bitirmeyi hedefliyorum. Güç kablosunun varlığı önem teşkil ediyor! Begüm saat 3.30'da gelebileceğini bildirmek için arıyor, yıkanmam lazım, ev temizleniyor, bahar güneş ışınlarıyla girerken, aynı zamanda çamaşır deterjanından da parkelere dökülmeye devam ediyor.

3 yaz önce, Interrail seyahatimin sonunda, tren değil de uçak ile geri dönüş yapmaya karar verdiğimde tanışmıştım Germanwings adlı havayolu şirketi ile. Bu sayede, Brügge'de tanışıp da Amsterdam'a gelmesine ikna edebilmiştim onu ve Venedik'te tekrar buluşabilmiştim. Germanwings'i sevdim ondan sonra; Ryanair, Easyjet de fena değillerdi, Ryanair Türkiye'ye uçmuyordu malesef, ama Corendon hakkında çok da iyi şeyler duymuyordum ya, sevgili anneciğim arayıp da ablamın da doğumgünü sürprizi yapmak için yola çıkacağını söylemeseydi ve baba da teşvik priminin ucunu göstermeseydi, son gün ucuzcacık biletleri ile bana göz kırptığını farketmeyecektim bu dandik "dolmuş havayolu"nun. "Yola çıkma zamanı geldiğinde fazla düşünmemeli" prensibini unutmaya başlamıştı neredeyse bünyem son zamanlarda, ama bahar kapıdaydı ve güneş olan her yere gidilebilirdi. Ailemin biraraya geldiği bir yerden de güneşin eksik olamayacağını düşünüyordum, şükür, bonkör komşum bedava Internet'ini de hizmetime sunmuştu...
Önce Fatih Akın son filmini Cannes'a yollamış, sonra Orhan Pamuk Cannes'da jüriye alınmış, sonra çok üzücü birçok kötü haber, Messi'nin attığı inanılmaz gol, vizyona giren filmler, hocaya atılan bir "yoklama" emaili, birkaç festival haberi ve "your order has been confirmed"...

Tam 1 yıl önce aynı tarihte, "tatil bitti kaldık Aarhus'ta" diyordum kendi kendime "paskalya" yumurtaları teker teker ortaya çıkıp da Avrupa'nın 4 bir yanına çil yavrusu gibi dağılan arkadaşlar geri dönerlerken kuzeyli memleketimize. Tam o sırada İstanbul'daki aileden gelen telefon ile Aarhus-Rotterdam seferim üzerine, Eindhoven'dan atladığım Internet otostopu ile Hamburg'da buluşmuştum benimkilerle. Şimdi sabaha karşı uçağa binmeden önce "hukuk ve etik" üzerine (yapmam gereken ödevin dersinin kitabı yerine bu kitabı aldığım için) çalışırken Eindhoven'dan bu sefer "tren" ile ulaşacağım Amsterdam'da nasıl bir sürpriz yapacağımı düşünüyorum anneme. Gene bir tatilin sonuna gelmişim (bu sefer Sabancı'da ve "bahar tatili") neredeyse hiç bir düzgün plan yapmadan, ve "çağıran yol"a doğru hareketleniyorum.

Sadece 2 hafta önce Assos dönüşü Türkiye'nin en çok alkol tüketilen ve çingene dansı yapılan Keşan adlı şirin ilçesinin, "sarı arkaplanın içine kahverengi ile yazılmış" tabeladan daha fazlası olan Yunanistan'a 29 km. uzaklıkta olduğunun farkına varmasaydım, iki Avrupa Birliği vatandaşı arkadaşımı, halihazırda vakt-i zamanında Almanya'ya çoklu seferler yapacağıma dair sabahın 07.45'inde ikna ettiğim vizeci teyzeden aldığım uzun süreli vizem de varken, Ege'nin öbür ucuna ve politik Avrupa'nın köşesine geçmeye ikna edebilmiş olsaydım, "vizeyi de aldık, ama hiç kullanmıyoruz" diyor olmayacaktım tam şimdi uçağa binmeden önce. Hem zamanında, vize başvurusunu yaparken "neden 6 ay istiyorsunuz" diyen teyzeye "bahar tatilinde de gideceğim" demiştim ya, şimdi yalan söylemiş olmayayım. Velhasıl kelam, tam da uçağa binmeden önce sarı Hollandalı'larla dolurulmuş bembeyaz Sabiha Gökçen atmosferi içinde, hiç de Avrupa'ya gidesim yokken, annemin gözlerinin içi parlayan gülüşünü hayal ederek yollanıyorum, koltuk aralığı "dar alanda kısa paslaşmalar"a müsait uçağıma.

zorlu bir yolculuk, Eindhoven'a iniş ve Amsterdam'a yollanış.
(Tabii, Eindhoven'dan trene binebilmek için önce havaalanından şehre inmek gerekiyor da, otobüs şöförü binmeye yeltendiğimi göre göre "tam saati geldi" diye içinde tek bir kimse bile olmayan otobüsü hareket ettirince tekrar Avrupa'ya hoş geldiğimi anlıyorum. Neyse, benzer bir anti-kadercilik sayesinde, zamanında başka bir treni kaçırmamış mıydım da, kaderin ağları güzelce örülmüştü akabininde...) Haftasonunu, "annem dönene kadar ona ne hediye almalıyım" stresi ile geçirmeye gerek kalmıyor, hediye olarak kendimi getiriyorum işte. ve baba ile yapılmaya çalışılan başarısız plan, "meşgul şebekeler", inşa halindeki tren garı ve en sonunda bir şekilde de olsa gerçekleştirelebilen müthiş sürpriz! Amsterdam baharı yaşıyor, ve yaşatıyor. Sanırım ilk geldiğimdekinden daha çok seveceğim bu sefer...

Thursday, April 12, 2007

gece serinliği

İçimde garip bir ürperti. “istanbul hatırası” dinlediğim şarkının adı ama gecenin serinliğine eklenen görüntüler İstanbul’dan değil sadece. Ya da İstanbul gibi karmakarışıklar sadece. David Gilmour konserine girmeden hemen önce Kültür Kongre Sarayı’nın hemen dışındaki soğukta bekleyişimi hatırlıyorum. Bir konser izlemek için 400 km. ötede ve başka bir ülkede gerçekleşen bu etkinliğe giderken ne kadar yalnızdım böyle ürperti zamanlarında anımsayabiliyorum. Gerçi koskoca bir festival boyunca akşamları hissettiğim ürpertilerde de yalnız değildim ama soğuk sanırım en güzel “tek başına”lıkla birlikte açıklanabilecek bir kelime. Ya da, yalnız olmadığım anlarda bile kendi hikayemin görüntüleri beni yalnızca enterese eden. İstanbul gibi biraz belki de, başka onlarcasının içerisinde ama eninde sonunda, gürültülerden uzaklaştığında serin bir ürpertinin ortasında.


Boğaz boyunca uzanan şeritte, Rumeli Hisarı’ndan Emirgan’a doğru sürükleniyor hatıralarım. Ortaokulda akşam servisine kaldığımda eve giderken çöken karanlığa, 2. köprünün altına arabayı çekip müthiş demir yığınının görkemli karanlığına bakarkenki şaşkınlığıma... Karadeniz şeridinin yol haline getirilmesi, karayolları haritasının kırmızı çizgilerini aşmak isteyerek keşfetmek için yola çıkan benliğimi heyecanlandırırken, güzelim doğanın ve Karadenizlilerin başına gelenlerin etkilerini ancak bu üşüme anlarında farkedebiliyorum demek ki. Ya da daha önceden okuyup da anlamadığım bir sürü gerçekliği de. Gene köylerin içinden geçiyor zihnim, yolların içinden geçerek sonsuzluğa uzandığı, kükürt kokusunun ormanlara karıştığı, az ışıklı köyler. Köprülerinin üzerindeki heykellerin bile altın kaplama olduğu zengin, minik bir kasaba olan Brügge’de geçirdiğim ikinci gecede tek başıma yürüyüşe çıktığım soğuk yağmurdan, dağların arasında unutulmuş ve sobası güç bela yanan, en yakınındaki yerleşim merkezine günlerce uzak Karadeniz köylerine doğru savruluyorum. Bütün günün yürüyüşünün ardından nerede kamp yapacağımıza karar veremediğimizde sığındığımız Toroslar’ın eteklerindeki köylerden birinde yediğimiz akşam yemeğinde ki bir sıcak tasa dokunuyor dilim. Ürpertim azalıyor, Assos’ta yağmur yağıyor, etraf toprak kokuyor, İstanbul hüzün kokuyor. ODTÜ’de şimdi herkes yurtlarına dönmüştür, gece ile birlikte soğuk çökmüştür, Mimarlık Fakültesi’ndeki işleriyle uğraşmaya devam ediyorlardır, Hasan odasında bilgisayarla oynuyor olabilir, Ankara’da yürüyüş hazırlıkları vardır. Aarhus’ta ise, eğer hala Malmö’ye kaçmadıysa, Rıza Abi dükkanı kapamıştır, bugün çarşamba olduğu için muhtemelen döneri bitmemiştir, kalanını buzluğa kaldırıp, sabah geri dönmek üzere evine yollanmıştır. Kesin, orası da serin bir akşam yaşıyordur.