Tuesday, May 08, 2007

--------


Hep karayolları haritalarındaki kalın kırmızı çizgilerle belirtilmiş yolların arasında kalan kocaman beyaz alanların ne olduğunu merak etmiştim. Daha doğrusu ne oldukları her zaman bellidir, oralar uçsuz bucaksız dağlardır ama o asla ziyaretlerinde bulunmadığımız dağlar üzerinde sadece belli belirsiz uçuk pembe ve gri tonlarla belirtilen yollar neden hiçbir yere ulaşmaz ve neden o kocaman kırmızı renkli yolların arasından bir bağlantı yapamayız, neden hep iki büyük şehir arasındaki yollar o kırmızı çizgilerin üzerinden geçmek durumundadır da, devasa alanıyla çok daha büyüleyici özelliğe sahip beyaz alanlar ilgi alanımız dışındadır?
Beyazın soğukluğundan mıdır bilinmez, o beyaz alanlar bana her zaman tüyler ürpertici derecede serin ve yalnız gelmiştir. aslında gerçekten de öyledirler, ve bu beyaz alanlardan birine soğuk bir kış gününde, karanlığın içinde ıssızlığa dalarak yaptığımız yolculuğu anımsıyorum içimin beyazlara büründüğü bu anda.

Bembeyaz, minik bir Ford aracının içerisinde önce nehirleri takip edip ardından tepeleri aşıp, kar beyaz dantelin arasından bahar çiçeklerine ve dağlar arasında kalan o güzel köye yaptığımız gezinin geri dönüş yolunda, arabadaki herkes uyurken, içimden bir ürperti ve karşı koyamadığım bir isteğin doğru yol olmadığını tahmin edebilmeme rağmen beni "kaçınılmaz"a doğru sürüklediğini hissetmiştim. Belki hayatlarının çok önemli bir kısmını o büyük beyaz/gri alanda geçiren ve haritada küçücük bir mavi noktayla belirtilmiş komşu köye ulaşabilmek için saatler süren zorlu yolları aşmaları gereken o köylülerin hissettiği "kaçınılmazlık"tan çok daha şımarık bir kaçınılmazlık bu benimki tabii ki. Yaklaşık 1.5 yıl önce, bu sefer yürüyerek aştığımız dağların ardında her akşam yenileriyle rastlaştığımız köylerden çok farklı değildi bu beni çeken yer belki de. Ama bu sefer dışarıda sert ve soğuk, kararan bi hava vardı, birçoğunda herhangi bir ışık veya elektrik belirtisi bile bulunmayan bu köylerin içinden geçerken tek güvencemiz, ufak arabanın ufak motoruydu. Ve daha önce hiç karşılaşmadığım ama o büyük beyaz alanı gördükçe hayal edebilmeyi umduğum o görüntü karşıma çıktığında, doğanın o karşı koyulmaz ve karşısında durulamaz gücü arabadaki diğerlerini de uyandırmıştı. Sessizliğin ortasında, birbirini takip eden sıra dağların arasında, bir sağa, bir sola doğru kıvrılırken asla bitmeyecekmiş ve hiç bir zaman kırmızı kalın çizgilere ulaşmayacakmış gibi görünen patika yolun üzerinde, o şımarık haritanın üzerinde hangi mavi noktaya yakın olduğumuza güvenle tespit bile edemeyeceğimiz bir yerde, doğanın karşısındaki aczimiz karşısındaki büyülenişimi hatırlıyorum.

Patika yollardan biri yokuş aşağı inmeye ve yolun üzeri akşam günbatımı saatinin geçmesi ile birlikte buzlanma belirtileri gösterince, zayıf motorlu aracın geri dönüş yapamayacağı korkusuyla durmaya ve gerisin geri ters yönde hareket etmeye karar verdik. Aslında, bu yollarda tek bir yön vardı, o da uçsuz bucaksız ormanların içerisinden "medeniyet"e giden yol. Geldiğim yoldan dönmeyi sevmeyen biri olarak, bütün imkanları zorlayarak o büyük beyaz alanı, kırmızı kalın çizgilere gerek kalmadan geçebilmek istiyordum. Hiçbir haritanın hiçbir bölümü, üzerinde yıllarca düşünülerek hayata geçirilmiş modern teknolojinin önüne geçebilir miydi? Sadece, 10 beygir gücünden fazlasına sahip olmayan ve oraya nasıl geldikleri hakkında fikir yürütmenin bile hayalgücümüzden ötesini zorladığı köylülerin, civar köylere nasıl ve ne amaçla (ve tahmini olarak ne kadar sürede) gittiğini öğrenmekten öte bir şehir züppeliğinden ibaret ne olabilirdi acaba bu merakım?

Geri dönüyoruz karanlık yolların içinden, kaç kişinin yılın hangi dönemlerinde yaşadığını hayal etmeye çalışarak, kaybolmaya gayret ederek birden çöken güneşin şimdi neredeyse yerini bıraktğı zifiri karanlığın ardından. Sabaha karşı güneşle birlikte çıktığımız gün bütün bu değişimlerin ardından geceye bırakıyor yerini, uykuya. Biz minik arabamızla kilometreleri aşarak ışıklı şehrimize dönerken haritanın büyük beyaz alanı yavaş yavaş gölgenin ardında kalarak önce griye, sonra fümeye ve en sonunda siyah bir kıta parçasına dönüşüyor.

Saturday, May 05, 2007

güzele kaçmak

3 Mayıs 2007-


Haydarpaşa Garı’ndayım. Karşımda dalgakıran, arkasında dalgalarıyla kabaran uçsuz bucaksız deniz. Hafif soldan ensemi ısıtan güneş dünkü yağmura veda ediyor, birbirlerine nazire yapan Aya Sofya’yla Sultanahmet Camii’ni aynı güzellikte ısıtıyor. Tombul kuşlar miniklerin önünden mama kapmaya çalışıyor. Tam arkamda dünyanın en güzel garlarından biri. Tökezleyen motor seslerine vapurların bacaları, cıvıldayan kuşlara belli belirsiz araç kornaları ve polis düdükleri. Ve de simitçilerin her daim “yanıyor” simitleri.

Sabah kalktığımda okula gitmek istemediğime dair inancım, evden çıkma gerekliliği hissiyle öylü güzel bir çatışma yaşıyordu ki, ucu ucuna yakaladığım erken vapur sayesinde Kadıköy’den kalkacak servise binmeden Gar’da inip yürüme şansım doğuyordu. Hem Hasanpaşa’ya gidecek Erdem de bu fikre sıcak bakmıştı. İçimden bir an Ankara’ya gitmek geçti. Hasan muhtemelen ODTÜ’deydi ama 10.30’da hareket edeceğini düşündüğüm Başkent Ekspresi saat 10.00’da kalkmıştı bile. Saat 10’u on dakika geçiyordu. Garda inmek istememin bir nedeni de iskelede toplanmış polislerin varlığıydı. Sadece 2 gün önce, 1 Mayıs’ta beceriksiz valinin aptalca uygulaması dahinde yüzlerce insanı dövmekten sıkılmamış, ülkeyi satıp dağıtan hükümete özenircesine onlar da mı Haydarpaşa’ya göz koymuştu? Tam garın içinden geçerken sorumun cevabını da öğrenmiş oluyorum.

Önce Efe, sonra Erdem ve Hazar’ı görüyorum lise arkadaşlarımdan, onlarca diğer yürüyenin ardından peronlardan garın içine doğru yönlenen. Üzerlerinde “İstanbul-Ankara, Deniz Gezmiş Yürüyüşü” yelekleriyle. Selamlaşıyorum TKP’li arkadaşlarımla. Bana yürüyüş için mi geldiğimi soruyorlar, haberim olmadığını söylüyorum tebessümle. İzmit’e gideceklerini söylerlerken “iyi yolculuklar” dieyerek uğurluyorum onları, hemen ertesinde Erdem’i Kadıköy’e kadar geçirip tekrar yanlarına dönmek üzere. Saat 10:30 itibariyle gitmişler bile, gara doğru yürürken trenin duyduğumu sanıyorum. O kadar bıkmışım ki, hiçbirini desteklemediğim çıkarcı politikacıların mutlaka taraf olmamızı öğütleyen açıklamalarından son bir haftadır. Şimdi bu satırların yerini yeni bir yolculuk güncesinin almamasına üzülüyorum biraz. Ama okula gitme kararı vermediğim için mutluyum. Tatlı çatışmalar sürüyor benim gündemimde. Bildiğim sürece bazı trenlere binebildiğim, çıkacaktır elbet yeni yolculuklar önüme. Bir eski solcu akademisyenimiz “komünistçilik oynuyorlar” demiş günün TKP’li öğrencileri için. Neyse, o öyle diyedursun, hayat oyunsuz olmuyor işte.

Binmediğim gibi 10:30 servisine, okula gitmek için, gerisin geri döndüğümde Gar’da oturuyorum yaklaşık 2 saat daha. Gazetemi okuyorum, yanıma oturan amcanın çaktırmayan bakışları altında. Akbil’imi doldurduğum gibi yollanıyorum İstanbul kaçamaklarımın en sevdiğim, huzur, sükûnet dolu bölgelerinden birine, Beylerbeyi, Çengelköy’e doğru. Nakkaştepe’de indiriveriyor ayaklarım beni otobüsten, oradan da yokuştan aşağı, Kuzguncuk’un içine doğru, uzaktan tepesinde gördüğüm camiisi ve sahil kenarında kulesini gördüğüm kilisesiyle. Simitçi Tahir Aralığı’ndan ana caddeye çıkıyorum, Perihanabla Sokağı’na uğrayarak. Çengelköy Börekçisi’nde börek alıyorum, nakitim çıkışmıyor, POS makineleri çalışmıyor, veresiye usulüyle... Belki 1 gün sonra, belki 1 ay sonra tekrar uğradığımda öderim nasolsa beklentisi ve dürüstlüğüyle. Çınaraltı’nda çayımı içerken, “yiyecek getirilmemesi” ricasına uyarak, börekleri esas Çengelköy’e bırakıyorum. Otobüsle Çengelköy’e ulaştığımda, oradaki büyük Çınaraltı’nda ayran eşlik ediyor böreklere. Bir iki saat daha gün ışığı, tatlı deniz meltemi ve birkaç sayfa kitap yaza çalan cıvıl cıvıl bir ilkbahar günü. Beylerbeyi’nde helva içi dondurma ile Boğaz vapuruna yönlenirken, veda ediyorum Asya tarafına, küçük mahalleleri, sakin perşembesi, tatlı ahalisiyle. Bazen çok sevdiğimi hatırlayabiliyorum bu şehri, birileri ve hepimiz burayı yaşanmaz halde işkenceli bir yere getir(e)mediğimiz sürelerce...

Saturday, April 28, 2007

Sn. Ömer Çavuşoğlu 16:45'te bir basın açıklaması yapacak


sevgili basın mensupları, siyaset uzmanları, eli kalem tutan degerli vatandaslar, eli silah tutan utangaçlar, kadınların elini tutmayan allah-sizi-nasıl-biliyorsa-öyle-yapasıcalar, parçalı bulutlu gökyüzü, küresel ısınma ve mart ayı geldiğinde dama çıkan kediler,

ufak odamın arka binanın çirkin mimarisine bakan penceresinden içeri ezanla karışık Türk Milli Marşı dalga dalga girerken, son günlerde tekrar zihnimi kurcalayan şu fikir üzerine sizlerle teati yapmak isterim:

bazen zaman, taharrür edebileceğimizden ve etmek istediğimizden de hızlı akmaktadır.

öncelikle, kendimden güncel bir örnek vererek olaya açıklık getirmek isterim:

Efendim, 27 Nisan 2007 günü ulusumuz için olduğu kadar, benim için de önemli bir gündü. Bir önceki gece izlemiş olduğum bir futbol müsabakasında gördüklerim karşısında hayrete düşmüş ve "çok sert bir darbe yaptı bu oyuncu" tarzında bir şey söylemiş olmalıyım ki, ertesi gün arkadaşlarım televizyonda çıkan haberler konusunda beni uyarmayı tercih ettiler. 26 Nisan gecesini 27'sine bağlayan saatlerde çocukluk aşkım olan futbol topunun peşinden yaptığım 1.5 saatlik koşu ve ertesi sabah girmem gereken sınav için yaptığım son dakika çalışmalarının ardından istiharata çekilmeye karar verdiğimde, yeni doğan güneşin, inanın bir öncekiler kadar saf ve zararsız olduğunu düşünmek sadece benim saflığımın bir göstergesi imiş.

Dün, benim için, birçoklarına göre çok daha şanslı bir gün oldu nitekim. Sınavım fena geçmedi, daha sonra İngiltere'den beklediğim telefon görüşmesinin de olumlu geçtiğini ifade edebilirim, kafamın arkasında zihnimi kurcalayan (-soyut ve somut manada kullanıldı bu-) şişliğin de çok önemli bir şey olmadığını öğrendiğimde saatler tam da "saat kaç?" sorusuna "dün bu vakit" şeklinde cevap verebileceğimiz anı gösteriyordu. Doktor kontrolüne gitmek için okulu araba ile terk ederken, her "trafik seyrindeki Türk vatandaşı" veya her 1960'lar öncesi Türk vatandaşı gibi haberleri radyodan dinlemekle meşguldüm.

Bir zat-ı âli "uyguladığım metod doğrudur" diyordu belirli bir oylamanın sonunda. Bu sesin Millet Meclisi'nde geldiğini ve sözün sahibinin meşhur çayını doğru bir metodla demlemekten gurur duyan meclis çaycısı ya da başka bir görevli değil de, bizatihi Meclis Başkanı olduğunu öğrendiğimde, sanırım Meclis Oturumları prosedürü üzerine yeni bir bilgi edinmiştim. Beyefendi, metodunun kabul görmesinde pek bir mutlu idi. Daha sonra sanırım, uykusu tutmayan biri (bunun Kültür ve Turizm Bakanı Sn. Koç olması muhtemeldir) 361, 368 gibi rakamlarla koyun sayma işine girmişti ki, evden çıkmak gerektiğini, dışarıda da bir yaşam olduğunu hatırladım.

Haftanın yorgunluğunu atmak için, takdir edersiniz ki, benim de yemek üzerine hafif bir şekerleme yapmam gerekiyordu. Sanırım, heyecanını atlatamamış bazı kesimler ardı ardına açıklamalarda bulunuyorlardı bu sırada. Velhasıl kelam, saatler 22.00'ye yaklaşırken Pinhani isimlı güzel müzik topluluğunun konseri olduğunu öğrenip, arkadaşların davet teklifini geri çevirmemeye karar verdiğimde, tam da bu satırları sizlere iletmemde emeği geçen Internet arkadaşımın, 2000'li (yabancıların "decade" olarak tabir ettiği) onyılın beklenen atağı gerçekleşmek üzereymiş. 1960'lar, 70'ler ve gerisinden ne farkı vardı canım bu içinde bulunduğumuz on yılın? Mantalite aynıydı, sivil toplumumuz ve bilinçli vatandaşlarımız yıllar öncesinden gelen kanat ortalarını görememiş, son dakikada kalelerinde yaşanacak büyük tehlikeyi savuşturmak için hakemi manipüle etmeye karar vermişlerdi. Afedersiniz, fazla futbolla içiçe olmuş olmalıyım son günlerde ki, sizlere bu örneği aktarmayı uygun gördüm. "Sözün" "özü" (yani sözde değil, özde özne) kaçan balık olacaktı gene. Kendi yarattığımız düzenin içinde, bir zamanlar birilerini görmek için kurduğumuz abuk matematiksel düzlem bizi bu heyecanlı günde, elinde bolca yetkilerle 360 civarında (evet, bu sayının koyunlarla bir ilgisi olmadığını öğrenmiştim bu sırada) seyreyleyen 4 işlem aritmetiğinin içinde "tam da onları orada görmemek için" hazırladığımız tuzaktan kurtulmaya çalışıyor gibiydik sanırım ki, ben kendimi müziğin ritmlerine kaptırmış ince dans figürlerimle, muhafazakarlara, gericilere ve faşistlere çalımlar atmaya çalışıyordum.

Fazla dağıtmayayım değerli arkadaşlarım. Mantalite değişmemişti demiştik. Tüketebileceğimiz kadar krediyi son ana kadar tüketmeyi başarmıştık yine, kendi ellerimizle değiştirme imkanı varken tepkimizi gene silahlı abilerden bekler hale gelmiştik ve küresel ısınmayı saymazsak kediler halen mart aylarında damlara çıkıyorlardı. Dünyanın düzeni (ki biz bundan, sadece içinde bulunduğumuz küçük dünyalarımızı anlıyoruz sanki zaman zaman) gene aynıydı. Belki bu aynılığı ve "sıradanlığı" değiştirmenin zamanı gelmiştir artık.

Monday, April 23, 2007

homo sapiens non urinat in ventum - I

Bir "hergele" yapımı..

Müzik: emektar discman eşliğinde "karışık" (onu bile almadım yanıma)
Özel efektler: Amsterdam cofee-shops
Kamera: "gene yanıma almayı unuttum" ve "her zaman en güzel anlarda yanınızda bulundurmayı eksik ettiğiniz şey"
Kostüm: Elbette iki günlük bir yolculuk için yanıma yedek kıyafet almamı beklemiyordunuz, değil mi?
Makyaj: ??
Sanat Yönetmeni: Anne
Görüntü Yönetmeni: gökler, denizler ve orada, yukarıda kimler varsa... ha bir de "Mutluluğun Mimarisi"
Senaryo: Güvercinler (Anne ve Baba)
Yapımcı: Pederbank (Baba)
Yönetmen: Biraz ben, biraz algoritma, biraz olasılık..

-bu yapımdaki tüm karakterler ve olaylar gerçektir, en azından ben öyle olduklarını iddia etmekteyim-

20 Nisan 2007 sabahına her zamankinden çok da farklı olmayan bir biçimde uyanıyorum. Tamam, kendi evimde ve yatağımda değilim, hatta yatakta bile değilim. Kendi yatağını Elif'e feda etmiş Erdem'in salonunda, kendisinin de yattığı kanepenin hemen arkasında uyuyan ev sahibimizi uyandırmadan, her zamanki misafir titizliğimle çarşafı, yorganı katlayarak ayağımın ucunda yürüyerekten arabama doğru yönleniyorum. 1 saat 15 dakikada bir İstanbul gerçeği olan 6 km. lik mesafeyi kat edebildikten bir yarım saat, 45 dakika sonra Galata'daki eve varıyorum ki, karşı kapı komşum ışıkçı abiye verdiğim selam, "seni bekleyen bir hanım vardı" cevabı olarak geri dönüyor. Leyla Abla geleli çok olmamış da gene de arayınca bana ulaşamamış, meraklanmış. Kapıyı açtığım andan itibaren önümdeki birkaç saatin beni nasıl yönlendireceği konusunda çok ciddi fikirlere sahip değildim elbet bu noktada.

Bahar ışıldıyor, ve ev "bahar temizliği"nden nasibini alıyor, ve ben birkaç yıl önce başka bir baharda "gideceğim! beraber ya da yalnız!" diye karar verdiğim yolculuğun önemli duraklarından birine tekrar yolculuk edeceğimden birhaber, bilgisayarımın güç kablosunu Erdem'de unutmanın sıkıntısını yaşıyorum. 5 gün sonraki ödevim için okumam gereken 4 makale, izlemem gereken 3 film var. Hocama email atıyorum, zira bana sıra gelmezse, ödev ertelenecek ama ben, önümdeki 2 gün içerisinde ödevi 1 kerede bitirmeyi hedefliyorum. Güç kablosunun varlığı önem teşkil ediyor! Begüm saat 3.30'da gelebileceğini bildirmek için arıyor, yıkanmam lazım, ev temizleniyor, bahar güneş ışınlarıyla girerken, aynı zamanda çamaşır deterjanından da parkelere dökülmeye devam ediyor.

3 yaz önce, Interrail seyahatimin sonunda, tren değil de uçak ile geri dönüş yapmaya karar verdiğimde tanışmıştım Germanwings adlı havayolu şirketi ile. Bu sayede, Brügge'de tanışıp da Amsterdam'a gelmesine ikna edebilmiştim onu ve Venedik'te tekrar buluşabilmiştim. Germanwings'i sevdim ondan sonra; Ryanair, Easyjet de fena değillerdi, Ryanair Türkiye'ye uçmuyordu malesef, ama Corendon hakkında çok da iyi şeyler duymuyordum ya, sevgili anneciğim arayıp da ablamın da doğumgünü sürprizi yapmak için yola çıkacağını söylemeseydi ve baba da teşvik priminin ucunu göstermeseydi, son gün ucuzcacık biletleri ile bana göz kırptığını farketmeyecektim bu dandik "dolmuş havayolu"nun. "Yola çıkma zamanı geldiğinde fazla düşünmemeli" prensibini unutmaya başlamıştı neredeyse bünyem son zamanlarda, ama bahar kapıdaydı ve güneş olan her yere gidilebilirdi. Ailemin biraraya geldiği bir yerden de güneşin eksik olamayacağını düşünüyordum, şükür, bonkör komşum bedava Internet'ini de hizmetime sunmuştu...
Önce Fatih Akın son filmini Cannes'a yollamış, sonra Orhan Pamuk Cannes'da jüriye alınmış, sonra çok üzücü birçok kötü haber, Messi'nin attığı inanılmaz gol, vizyona giren filmler, hocaya atılan bir "yoklama" emaili, birkaç festival haberi ve "your order has been confirmed"...

Tam 1 yıl önce aynı tarihte, "tatil bitti kaldık Aarhus'ta" diyordum kendi kendime "paskalya" yumurtaları teker teker ortaya çıkıp da Avrupa'nın 4 bir yanına çil yavrusu gibi dağılan arkadaşlar geri dönerlerken kuzeyli memleketimize. Tam o sırada İstanbul'daki aileden gelen telefon ile Aarhus-Rotterdam seferim üzerine, Eindhoven'dan atladığım Internet otostopu ile Hamburg'da buluşmuştum benimkilerle. Şimdi sabaha karşı uçağa binmeden önce "hukuk ve etik" üzerine (yapmam gereken ödevin dersinin kitabı yerine bu kitabı aldığım için) çalışırken Eindhoven'dan bu sefer "tren" ile ulaşacağım Amsterdam'da nasıl bir sürpriz yapacağımı düşünüyorum anneme. Gene bir tatilin sonuna gelmişim (bu sefer Sabancı'da ve "bahar tatili") neredeyse hiç bir düzgün plan yapmadan, ve "çağıran yol"a doğru hareketleniyorum.

Sadece 2 hafta önce Assos dönüşü Türkiye'nin en çok alkol tüketilen ve çingene dansı yapılan Keşan adlı şirin ilçesinin, "sarı arkaplanın içine kahverengi ile yazılmış" tabeladan daha fazlası olan Yunanistan'a 29 km. uzaklıkta olduğunun farkına varmasaydım, iki Avrupa Birliği vatandaşı arkadaşımı, halihazırda vakt-i zamanında Almanya'ya çoklu seferler yapacağıma dair sabahın 07.45'inde ikna ettiğim vizeci teyzeden aldığım uzun süreli vizem de varken, Ege'nin öbür ucuna ve politik Avrupa'nın köşesine geçmeye ikna edebilmiş olsaydım, "vizeyi de aldık, ama hiç kullanmıyoruz" diyor olmayacaktım tam şimdi uçağa binmeden önce. Hem zamanında, vize başvurusunu yaparken "neden 6 ay istiyorsunuz" diyen teyzeye "bahar tatilinde de gideceğim" demiştim ya, şimdi yalan söylemiş olmayayım. Velhasıl kelam, tam da uçağa binmeden önce sarı Hollandalı'larla dolurulmuş bembeyaz Sabiha Gökçen atmosferi içinde, hiç de Avrupa'ya gidesim yokken, annemin gözlerinin içi parlayan gülüşünü hayal ederek yollanıyorum, koltuk aralığı "dar alanda kısa paslaşmalar"a müsait uçağıma.

zorlu bir yolculuk, Eindhoven'a iniş ve Amsterdam'a yollanış.
(Tabii, Eindhoven'dan trene binebilmek için önce havaalanından şehre inmek gerekiyor da, otobüs şöförü binmeye yeltendiğimi göre göre "tam saati geldi" diye içinde tek bir kimse bile olmayan otobüsü hareket ettirince tekrar Avrupa'ya hoş geldiğimi anlıyorum. Neyse, benzer bir anti-kadercilik sayesinde, zamanında başka bir treni kaçırmamış mıydım da, kaderin ağları güzelce örülmüştü akabininde...) Haftasonunu, "annem dönene kadar ona ne hediye almalıyım" stresi ile geçirmeye gerek kalmıyor, hediye olarak kendimi getiriyorum işte. ve baba ile yapılmaya çalışılan başarısız plan, "meşgul şebekeler", inşa halindeki tren garı ve en sonunda bir şekilde de olsa gerçekleştirelebilen müthiş sürpriz! Amsterdam baharı yaşıyor, ve yaşatıyor. Sanırım ilk geldiğimdekinden daha çok seveceğim bu sefer...

Thursday, April 12, 2007

gece serinliği

İçimde garip bir ürperti. “istanbul hatırası” dinlediğim şarkının adı ama gecenin serinliğine eklenen görüntüler İstanbul’dan değil sadece. Ya da İstanbul gibi karmakarışıklar sadece. David Gilmour konserine girmeden hemen önce Kültür Kongre Sarayı’nın hemen dışındaki soğukta bekleyişimi hatırlıyorum. Bir konser izlemek için 400 km. ötede ve başka bir ülkede gerçekleşen bu etkinliğe giderken ne kadar yalnızdım böyle ürperti zamanlarında anımsayabiliyorum. Gerçi koskoca bir festival boyunca akşamları hissettiğim ürpertilerde de yalnız değildim ama soğuk sanırım en güzel “tek başına”lıkla birlikte açıklanabilecek bir kelime. Ya da, yalnız olmadığım anlarda bile kendi hikayemin görüntüleri beni yalnızca enterese eden. İstanbul gibi biraz belki de, başka onlarcasının içerisinde ama eninde sonunda, gürültülerden uzaklaştığında serin bir ürpertinin ortasında.


Boğaz boyunca uzanan şeritte, Rumeli Hisarı’ndan Emirgan’a doğru sürükleniyor hatıralarım. Ortaokulda akşam servisine kaldığımda eve giderken çöken karanlığa, 2. köprünün altına arabayı çekip müthiş demir yığınının görkemli karanlığına bakarkenki şaşkınlığıma... Karadeniz şeridinin yol haline getirilmesi, karayolları haritasının kırmızı çizgilerini aşmak isteyerek keşfetmek için yola çıkan benliğimi heyecanlandırırken, güzelim doğanın ve Karadenizlilerin başına gelenlerin etkilerini ancak bu üşüme anlarında farkedebiliyorum demek ki. Ya da daha önceden okuyup da anlamadığım bir sürü gerçekliği de. Gene köylerin içinden geçiyor zihnim, yolların içinden geçerek sonsuzluğa uzandığı, kükürt kokusunun ormanlara karıştığı, az ışıklı köyler. Köprülerinin üzerindeki heykellerin bile altın kaplama olduğu zengin, minik bir kasaba olan Brügge’de geçirdiğim ikinci gecede tek başıma yürüyüşe çıktığım soğuk yağmurdan, dağların arasında unutulmuş ve sobası güç bela yanan, en yakınındaki yerleşim merkezine günlerce uzak Karadeniz köylerine doğru savruluyorum. Bütün günün yürüyüşünün ardından nerede kamp yapacağımıza karar veremediğimizde sığındığımız Toroslar’ın eteklerindeki köylerden birinde yediğimiz akşam yemeğinde ki bir sıcak tasa dokunuyor dilim. Ürpertim azalıyor, Assos’ta yağmur yağıyor, etraf toprak kokuyor, İstanbul hüzün kokuyor. ODTÜ’de şimdi herkes yurtlarına dönmüştür, gece ile birlikte soğuk çökmüştür, Mimarlık Fakültesi’ndeki işleriyle uğraşmaya devam ediyorlardır, Hasan odasında bilgisayarla oynuyor olabilir, Ankara’da yürüyüş hazırlıkları vardır. Aarhus’ta ise, eğer hala Malmö’ye kaçmadıysa, Rıza Abi dükkanı kapamıştır, bugün çarşamba olduğu için muhtemelen döneri bitmemiştir, kalanını buzluğa kaldırıp, sabah geri dönmek üzere evine yollanmıştır. Kesin, orası da serin bir akşam yaşıyordur.

Friday, March 23, 2007

ey aşk nerdesin?

sevgili olcay,

sana bu mektubu uzun süredir yazmayı düşünüyordum. kısmet bugüneymiş. görüşmemizin üzerinden yaklaşık 6 ay geçmiş. görüşmemiz de aslında bir şans eseriydi, hatta, hatırlarsan görüşmemizi sağlayan kişi ile tanışıklığın da şanstan ibaretti. daha da ileri gitmek gerekirse görüşmemizi sağlayan kişi ile tanışıklığına neden olan olayın gerçekleşmesindeki neden olan "esas oğlan" da, o olayın gerçekleşmiş halindeki "öbür oğlan" da, olayın gerçekleşmiş olmasının "olgu" olarak ne önemli (!) bir şey olmasının bizi görüştüren kişi tarafından benimsenmesi de, sana bu mektubu yazmamı sağlayan ufak nedenler arasındadır. hemen kafanı karıştırmak istemem sevgili olcay, o yüzden biraz daha düzenli bir şekilde anlatalım meramımızı.

sevgili olcay,

öncelikle evini çok beğenmiştik. Tuzla'nın hemen dışında, İçmeler civarında, kendi halinde yaşamayı başlamış, ömrünün önemli bölümünü siyasi olaylar, ilginç evlilikler ve idealist bir öğretmen edasıyla yaşamış biri için, mütevazi ve sıcak, ve tabii ki anılarla ve yaşanmışlıklarla dolu bir evde oturuyordun. ama aynı zamanda Tuzla'nın merkezinde de bir yazlık evin vardı. "kaçmak" istediğin zamanlar için. kaçmak herkes için önemli bir lükstür, bunu seninle tanışmadan çok önce de öğrenmiştim ama malesef şu kederli dünyada milyarlarcası bulunan insan evlatlarının ufak bir azınlığı için tahsis edilebilmiş bir olgudur, kaçmak.

tanıştığımız gün, özellikle yozlaşmalar, muhafazakarlık, takiyye ve bilimum gündem oluşturan siyasi olgulardan bahsetmiştik. bir gün önceden hazırlattığın börekleri ve dolmaları da mideye götürürken, yemeklerden, ailenden ve daha sonrasında kahvelerimizi içerken kitaplardan, almanya'daki azınlıklardan, genel olarak azınlıklardan ve eski eşlerinden de bahsetmiştik. güzel fotoğraflar çekmiştik ve sen ayrılırken bizi pencerelerde dahi uğurlamış, gene beklediğini ifade ederken bize tatlı tatlı el sallamıştın. gene gelmek isterim sana olcay, ama nasıl, ne zaman ve kiminle?

sevgili olcay,

bizim kuşağımız, senin gördüğün bütün kuşaklardan daha fazla tüketim içerisine itilmiş bir kuşak. tabii, bizim de gördüğümüz ve bizden sonra gelen ufaklar da var, aman o konuya hiç girmeyelim. 1980'lerin getirdiği göreceli zenginlik, neo-liberal dalga ve muhafazakar politikalarla, tam o dönemin içine doğmuş ve aileleri belirli bir gelir seviyesinin üzerinde olan bir kuşak, hem, ailelerinin "bizler çok çektik, siz çekmeyin" tarzı eğilimiyle bu zenginlikten (anlamını ve tarihini bile bilmeden) yararlanmaya başlamış, hem de ileride öğütlenildiği gibi başlarına gelecek müthiş bir rekabet ortamı için kendilerini en üst düzeyde yarışmaya şartlamaya başlamışlar. bu küçükler, bizim gibi gençler olduklarında, etraflarında arkadaşlık etmeleri gereken insanların, gizliden gizliye bu önemli ve büyük "yaşam" denilen şey için "savaşmak" gerektiği inancında birer "rakip" olmaya başladıklarını görmüşler. bunlar eminim senin döneminde de olan şeylerdi olcay. siz birbirinizi daha sert biçimde "dövüyordunuz" gerçi ama, sanırım etik olarak birkaç adım ileride de olduğunuzu söyleyebiliriz.

sevgili olcay,

sizler o zamanlarda yabancı kültürlerin, yabancı memleketlerin insanları ile yeni yeni tanışıyordunuz. bazılarınız yeni bir hayat kurma zorunluluğundan, bazılarınız çok ufak bir şanslı azınlığa mensup olduğunuzdan, bazılarınız ise kaçmak zorunda olduğunuzdan, o taraflara doğru hareket ettiniz. biz ise, daha keyfi bir biçimde, ulaşım ve iletişim ağının gereklerini kullanabilen bebekler olarak geldik bu dünyaya. "kimliğimizin nereye ait olduğu sorunsalı" denilen bir bela çıkardılar ki başımıza, kim bundan biraz tattıysa, dünyevi hayatın en büyük (ve en sanatsal) sorunun bu olduğu konusunda birleşip, bunun hiç bitmek bilmeyen ekmeğini yemeye başladı.

"hangimiz daha aidiyetsiziz?"

işte sevgili olcay, bir kısım şanslı insan için her şeyden (tüketim araçları, insanlar, ve sevgi türleri) milyonlarcasının bulunduğu böyle bir devirde, herşeye sahip olabilme hırsı ile hiçbir şeye bağlı olamama durumu idealizmden çok uzak, düzenli bir hayalden de epey uzak bireyler kazandırdı, biz olarak sizlere. "düzensizlik" fetişinin doğduğu yapay bir düzenden de bahsedebiliriz elbet. esas sorunun ne olduğunu anlayamadan, "kendime sorun yaratmalıyım" diyen überentellektüel, sanatçı kimlikler, mücadelenin sadece yatak çarşaflarında ve bar tuvaletlerinde verildiğini düşünürken, dünyanın geri kalanında ne olup bittiğinden habersiz yaşıyorlardı. ne de olsa, istediklerini gösteren tv'leri vardı artık onların.

sevgili olcay,

sen birden fazla evlilik yaşamış, binden fazla eve misafir olmuş olabilirsin. yüzlerce farklı karakterde insan tanıdığına da eminim. ama acaba, hararetli bir sevgiyi bulduğunda, sevgisizlikten doğan tüketim isteğinle çelişen bir karaktere sahip, ve dolayısıyla ne istediğini bırak, neye sahip olduğunu bile anlayamayacak kadar bulanıklaşmış bir zihne sahip (halbuki, ideal olarak en temiz ve safından, fetiş olarak (kendince) en pis ve ahlaksızına kadar) kişilerin fırıldak gibi dönen başlarının karar alma süreçlerinde bir pizza dağıtıcısı kadar hızlı ve sık çalıştıklarını biliyor muydun? hem de siparişler 45 dakikadan geç gelmese bile, sana tekrar istesen de istemesen de aynı pizzayı önüne pişirip pişirip sunacak kadar da bonkör olabileceğini bu kişilerin?

felsefe öğretmenliği yaptığını söylemiştin ama eminim ki matematikle de içli dışlı olmuşsundur. matematiğin her alanda var olduğuna inanlardanım, ki, matematik felsefe'si gibi bir tanım varken ve ben hala kaderin ve geleceğin algoritma ve olasılık ile anlatabileceğine inanırken, biraz "limit"ten ve "türev"den bahsetmem umarım seni şaşırtmaz. sevgili olcay, harcayabileceğin ve tüketebileceğin nesneler ne kadar çok artarsa, ufak kararları verme sürecin o kadar düşer ve büyük kararlar için adım atma sürecin de o kadar büyür. fakat en basit hayvanlar bile yiyebileceklerinden fazlalarını yediklerinde kusarlar. bunu biliriz. (bazen de çatlayıp ölürler.) en basit mankenler de bunu yapar, hatta. ben pis yemek yemeyi seven biriyimdir. akşamına cır cır olacağımı bilsem bile, en "sokaktan" yemeklere de saldırabilir, aynı gün içerisinde mısır, karpuz, dondurma üçlüsünü yiyerek her yaz işittiğim azarı tekrar işitebilirim. ama olcay, pis yemek yeme kültürünün ne olduğunu bildiğim sürece, bu kimseyi üzmez.

eğer, birini seviyorsan, onun söylediklerini dinleyebileceğin gibi, bazen o sevinsin, bazen uzun vadede kendin sevin diye, bunları ciddiye de alabilir, karşılık bile verebilirsin. olcay, seni sevdiğim için, eski solculuğunu güncellemekte sıkıntı yaşayabileceğini gördüğümde ve kemalizm'e sıkı sıkıya bağlandığında, chp'nin bugünkü muhalefetinin ne kadar zayıf olduğunu göz ardı etmeye çalıştığında, söylediklerine ciddiyet içerisinde (görüşlerim bazen benzeşmese de) karşılık vermeye çalıştım. sana onay da verebilirdim olcay, ama seni sevdiğim için, verdiğim onayın aksine bir davranışta bulunmak istemezdim. sana verdiğim örneklerde takındığım tavırın aksine bir tavrı sana karşı takınmış olsaydım, eminim ki, bir daha bana ne börek verirdin ne de dolma. ayrıca, baklava da getirmiş olsak bile evine, eminim ikram etmezdin bize.

ya da, bizi bağrına basar, birer şans daha verirdin olcay, ki, biz de ileride senin gibi kıymetli birer insan olabilelim. bağrını basmanın kıymetini anlardık belki o zaman olcay.

sevgili olcay,

bugün senin evinde çektiğimiz fotoğraflarımıza baktım. 3 güleryüzlü insan gördüm orada olcay. mutlu bir karede, mutlu bir anı paylaşan. eski mobilyanın etrafında, büyük kitapların karşısındaki koltuklarda, incikli boncuklu süslemelerin yanındaki kanepede. işte olcay, acaba o resimdeki muhabbet nerede şimdi? diye sordum kendime. acaba yitip gitti mi o da tüketilen zaman ile birlikte?