Saturday, May 05, 2007

güzele kaçmak

3 Mayıs 2007-


Haydarpaşa Garı’ndayım. Karşımda dalgakıran, arkasında dalgalarıyla kabaran uçsuz bucaksız deniz. Hafif soldan ensemi ısıtan güneş dünkü yağmura veda ediyor, birbirlerine nazire yapan Aya Sofya’yla Sultanahmet Camii’ni aynı güzellikte ısıtıyor. Tombul kuşlar miniklerin önünden mama kapmaya çalışıyor. Tam arkamda dünyanın en güzel garlarından biri. Tökezleyen motor seslerine vapurların bacaları, cıvıldayan kuşlara belli belirsiz araç kornaları ve polis düdükleri. Ve de simitçilerin her daim “yanıyor” simitleri.

Sabah kalktığımda okula gitmek istemediğime dair inancım, evden çıkma gerekliliği hissiyle öylü güzel bir çatışma yaşıyordu ki, ucu ucuna yakaladığım erken vapur sayesinde Kadıköy’den kalkacak servise binmeden Gar’da inip yürüme şansım doğuyordu. Hem Hasanpaşa’ya gidecek Erdem de bu fikre sıcak bakmıştı. İçimden bir an Ankara’ya gitmek geçti. Hasan muhtemelen ODTÜ’deydi ama 10.30’da hareket edeceğini düşündüğüm Başkent Ekspresi saat 10.00’da kalkmıştı bile. Saat 10’u on dakika geçiyordu. Garda inmek istememin bir nedeni de iskelede toplanmış polislerin varlığıydı. Sadece 2 gün önce, 1 Mayıs’ta beceriksiz valinin aptalca uygulaması dahinde yüzlerce insanı dövmekten sıkılmamış, ülkeyi satıp dağıtan hükümete özenircesine onlar da mı Haydarpaşa’ya göz koymuştu? Tam garın içinden geçerken sorumun cevabını da öğrenmiş oluyorum.

Önce Efe, sonra Erdem ve Hazar’ı görüyorum lise arkadaşlarımdan, onlarca diğer yürüyenin ardından peronlardan garın içine doğru yönlenen. Üzerlerinde “İstanbul-Ankara, Deniz Gezmiş Yürüyüşü” yelekleriyle. Selamlaşıyorum TKP’li arkadaşlarımla. Bana yürüyüş için mi geldiğimi soruyorlar, haberim olmadığını söylüyorum tebessümle. İzmit’e gideceklerini söylerlerken “iyi yolculuklar” dieyerek uğurluyorum onları, hemen ertesinde Erdem’i Kadıköy’e kadar geçirip tekrar yanlarına dönmek üzere. Saat 10:30 itibariyle gitmişler bile, gara doğru yürürken trenin duyduğumu sanıyorum. O kadar bıkmışım ki, hiçbirini desteklemediğim çıkarcı politikacıların mutlaka taraf olmamızı öğütleyen açıklamalarından son bir haftadır. Şimdi bu satırların yerini yeni bir yolculuk güncesinin almamasına üzülüyorum biraz. Ama okula gitme kararı vermediğim için mutluyum. Tatlı çatışmalar sürüyor benim gündemimde. Bildiğim sürece bazı trenlere binebildiğim, çıkacaktır elbet yeni yolculuklar önüme. Bir eski solcu akademisyenimiz “komünistçilik oynuyorlar” demiş günün TKP’li öğrencileri için. Neyse, o öyle diyedursun, hayat oyunsuz olmuyor işte.

Binmediğim gibi 10:30 servisine, okula gitmek için, gerisin geri döndüğümde Gar’da oturuyorum yaklaşık 2 saat daha. Gazetemi okuyorum, yanıma oturan amcanın çaktırmayan bakışları altında. Akbil’imi doldurduğum gibi yollanıyorum İstanbul kaçamaklarımın en sevdiğim, huzur, sükûnet dolu bölgelerinden birine, Beylerbeyi, Çengelköy’e doğru. Nakkaştepe’de indiriveriyor ayaklarım beni otobüsten, oradan da yokuştan aşağı, Kuzguncuk’un içine doğru, uzaktan tepesinde gördüğüm camiisi ve sahil kenarında kulesini gördüğüm kilisesiyle. Simitçi Tahir Aralığı’ndan ana caddeye çıkıyorum, Perihanabla Sokağı’na uğrayarak. Çengelköy Börekçisi’nde börek alıyorum, nakitim çıkışmıyor, POS makineleri çalışmıyor, veresiye usulüyle... Belki 1 gün sonra, belki 1 ay sonra tekrar uğradığımda öderim nasolsa beklentisi ve dürüstlüğüyle. Çınaraltı’nda çayımı içerken, “yiyecek getirilmemesi” ricasına uyarak, börekleri esas Çengelköy’e bırakıyorum. Otobüsle Çengelköy’e ulaştığımda, oradaki büyük Çınaraltı’nda ayran eşlik ediyor böreklere. Bir iki saat daha gün ışığı, tatlı deniz meltemi ve birkaç sayfa kitap yaza çalan cıvıl cıvıl bir ilkbahar günü. Beylerbeyi’nde helva içi dondurma ile Boğaz vapuruna yönlenirken, veda ediyorum Asya tarafına, küçük mahalleleri, sakin perşembesi, tatlı ahalisiyle. Bazen çok sevdiğimi hatırlayabiliyorum bu şehri, birileri ve hepimiz burayı yaşanmaz halde işkenceli bir yere getir(e)mediğimiz sürelerce...

Saturday, April 28, 2007

Sn. Ömer Çavuşoğlu 16:45'te bir basın açıklaması yapacak


sevgili basın mensupları, siyaset uzmanları, eli kalem tutan degerli vatandaslar, eli silah tutan utangaçlar, kadınların elini tutmayan allah-sizi-nasıl-biliyorsa-öyle-yapasıcalar, parçalı bulutlu gökyüzü, küresel ısınma ve mart ayı geldiğinde dama çıkan kediler,

ufak odamın arka binanın çirkin mimarisine bakan penceresinden içeri ezanla karışık Türk Milli Marşı dalga dalga girerken, son günlerde tekrar zihnimi kurcalayan şu fikir üzerine sizlerle teati yapmak isterim:

bazen zaman, taharrür edebileceğimizden ve etmek istediğimizden de hızlı akmaktadır.

öncelikle, kendimden güncel bir örnek vererek olaya açıklık getirmek isterim:

Efendim, 27 Nisan 2007 günü ulusumuz için olduğu kadar, benim için de önemli bir gündü. Bir önceki gece izlemiş olduğum bir futbol müsabakasında gördüklerim karşısında hayrete düşmüş ve "çok sert bir darbe yaptı bu oyuncu" tarzında bir şey söylemiş olmalıyım ki, ertesi gün arkadaşlarım televizyonda çıkan haberler konusunda beni uyarmayı tercih ettiler. 26 Nisan gecesini 27'sine bağlayan saatlerde çocukluk aşkım olan futbol topunun peşinden yaptığım 1.5 saatlik koşu ve ertesi sabah girmem gereken sınav için yaptığım son dakika çalışmalarının ardından istiharata çekilmeye karar verdiğimde, yeni doğan güneşin, inanın bir öncekiler kadar saf ve zararsız olduğunu düşünmek sadece benim saflığımın bir göstergesi imiş.

Dün, benim için, birçoklarına göre çok daha şanslı bir gün oldu nitekim. Sınavım fena geçmedi, daha sonra İngiltere'den beklediğim telefon görüşmesinin de olumlu geçtiğini ifade edebilirim, kafamın arkasında zihnimi kurcalayan (-soyut ve somut manada kullanıldı bu-) şişliğin de çok önemli bir şey olmadığını öğrendiğimde saatler tam da "saat kaç?" sorusuna "dün bu vakit" şeklinde cevap verebileceğimiz anı gösteriyordu. Doktor kontrolüne gitmek için okulu araba ile terk ederken, her "trafik seyrindeki Türk vatandaşı" veya her 1960'lar öncesi Türk vatandaşı gibi haberleri radyodan dinlemekle meşguldüm.

Bir zat-ı âli "uyguladığım metod doğrudur" diyordu belirli bir oylamanın sonunda. Bu sesin Millet Meclisi'nde geldiğini ve sözün sahibinin meşhur çayını doğru bir metodla demlemekten gurur duyan meclis çaycısı ya da başka bir görevli değil de, bizatihi Meclis Başkanı olduğunu öğrendiğimde, sanırım Meclis Oturumları prosedürü üzerine yeni bir bilgi edinmiştim. Beyefendi, metodunun kabul görmesinde pek bir mutlu idi. Daha sonra sanırım, uykusu tutmayan biri (bunun Kültür ve Turizm Bakanı Sn. Koç olması muhtemeldir) 361, 368 gibi rakamlarla koyun sayma işine girmişti ki, evden çıkmak gerektiğini, dışarıda da bir yaşam olduğunu hatırladım.

Haftanın yorgunluğunu atmak için, takdir edersiniz ki, benim de yemek üzerine hafif bir şekerleme yapmam gerekiyordu. Sanırım, heyecanını atlatamamış bazı kesimler ardı ardına açıklamalarda bulunuyorlardı bu sırada. Velhasıl kelam, saatler 22.00'ye yaklaşırken Pinhani isimlı güzel müzik topluluğunun konseri olduğunu öğrenip, arkadaşların davet teklifini geri çevirmemeye karar verdiğimde, tam da bu satırları sizlere iletmemde emeği geçen Internet arkadaşımın, 2000'li (yabancıların "decade" olarak tabir ettiği) onyılın beklenen atağı gerçekleşmek üzereymiş. 1960'lar, 70'ler ve gerisinden ne farkı vardı canım bu içinde bulunduğumuz on yılın? Mantalite aynıydı, sivil toplumumuz ve bilinçli vatandaşlarımız yıllar öncesinden gelen kanat ortalarını görememiş, son dakikada kalelerinde yaşanacak büyük tehlikeyi savuşturmak için hakemi manipüle etmeye karar vermişlerdi. Afedersiniz, fazla futbolla içiçe olmuş olmalıyım son günlerde ki, sizlere bu örneği aktarmayı uygun gördüm. "Sözün" "özü" (yani sözde değil, özde özne) kaçan balık olacaktı gene. Kendi yarattığımız düzenin içinde, bir zamanlar birilerini görmek için kurduğumuz abuk matematiksel düzlem bizi bu heyecanlı günde, elinde bolca yetkilerle 360 civarında (evet, bu sayının koyunlarla bir ilgisi olmadığını öğrenmiştim bu sırada) seyreyleyen 4 işlem aritmetiğinin içinde "tam da onları orada görmemek için" hazırladığımız tuzaktan kurtulmaya çalışıyor gibiydik sanırım ki, ben kendimi müziğin ritmlerine kaptırmış ince dans figürlerimle, muhafazakarlara, gericilere ve faşistlere çalımlar atmaya çalışıyordum.

Fazla dağıtmayayım değerli arkadaşlarım. Mantalite değişmemişti demiştik. Tüketebileceğimiz kadar krediyi son ana kadar tüketmeyi başarmıştık yine, kendi ellerimizle değiştirme imkanı varken tepkimizi gene silahlı abilerden bekler hale gelmiştik ve küresel ısınmayı saymazsak kediler halen mart aylarında damlara çıkıyorlardı. Dünyanın düzeni (ki biz bundan, sadece içinde bulunduğumuz küçük dünyalarımızı anlıyoruz sanki zaman zaman) gene aynıydı. Belki bu aynılığı ve "sıradanlığı" değiştirmenin zamanı gelmiştir artık.

Monday, April 23, 2007

homo sapiens non urinat in ventum - I

Bir "hergele" yapımı..

Müzik: emektar discman eşliğinde "karışık" (onu bile almadım yanıma)
Özel efektler: Amsterdam cofee-shops
Kamera: "gene yanıma almayı unuttum" ve "her zaman en güzel anlarda yanınızda bulundurmayı eksik ettiğiniz şey"
Kostüm: Elbette iki günlük bir yolculuk için yanıma yedek kıyafet almamı beklemiyordunuz, değil mi?
Makyaj: ??
Sanat Yönetmeni: Anne
Görüntü Yönetmeni: gökler, denizler ve orada, yukarıda kimler varsa... ha bir de "Mutluluğun Mimarisi"
Senaryo: Güvercinler (Anne ve Baba)
Yapımcı: Pederbank (Baba)
Yönetmen: Biraz ben, biraz algoritma, biraz olasılık..

-bu yapımdaki tüm karakterler ve olaylar gerçektir, en azından ben öyle olduklarını iddia etmekteyim-

20 Nisan 2007 sabahına her zamankinden çok da farklı olmayan bir biçimde uyanıyorum. Tamam, kendi evimde ve yatağımda değilim, hatta yatakta bile değilim. Kendi yatağını Elif'e feda etmiş Erdem'in salonunda, kendisinin de yattığı kanepenin hemen arkasında uyuyan ev sahibimizi uyandırmadan, her zamanki misafir titizliğimle çarşafı, yorganı katlayarak ayağımın ucunda yürüyerekten arabama doğru yönleniyorum. 1 saat 15 dakikada bir İstanbul gerçeği olan 6 km. lik mesafeyi kat edebildikten bir yarım saat, 45 dakika sonra Galata'daki eve varıyorum ki, karşı kapı komşum ışıkçı abiye verdiğim selam, "seni bekleyen bir hanım vardı" cevabı olarak geri dönüyor. Leyla Abla geleli çok olmamış da gene de arayınca bana ulaşamamış, meraklanmış. Kapıyı açtığım andan itibaren önümdeki birkaç saatin beni nasıl yönlendireceği konusunda çok ciddi fikirlere sahip değildim elbet bu noktada.

Bahar ışıldıyor, ve ev "bahar temizliği"nden nasibini alıyor, ve ben birkaç yıl önce başka bir baharda "gideceğim! beraber ya da yalnız!" diye karar verdiğim yolculuğun önemli duraklarından birine tekrar yolculuk edeceğimden birhaber, bilgisayarımın güç kablosunu Erdem'de unutmanın sıkıntısını yaşıyorum. 5 gün sonraki ödevim için okumam gereken 4 makale, izlemem gereken 3 film var. Hocama email atıyorum, zira bana sıra gelmezse, ödev ertelenecek ama ben, önümdeki 2 gün içerisinde ödevi 1 kerede bitirmeyi hedefliyorum. Güç kablosunun varlığı önem teşkil ediyor! Begüm saat 3.30'da gelebileceğini bildirmek için arıyor, yıkanmam lazım, ev temizleniyor, bahar güneş ışınlarıyla girerken, aynı zamanda çamaşır deterjanından da parkelere dökülmeye devam ediyor.

3 yaz önce, Interrail seyahatimin sonunda, tren değil de uçak ile geri dönüş yapmaya karar verdiğimde tanışmıştım Germanwings adlı havayolu şirketi ile. Bu sayede, Brügge'de tanışıp da Amsterdam'a gelmesine ikna edebilmiştim onu ve Venedik'te tekrar buluşabilmiştim. Germanwings'i sevdim ondan sonra; Ryanair, Easyjet de fena değillerdi, Ryanair Türkiye'ye uçmuyordu malesef, ama Corendon hakkında çok da iyi şeyler duymuyordum ya, sevgili anneciğim arayıp da ablamın da doğumgünü sürprizi yapmak için yola çıkacağını söylemeseydi ve baba da teşvik priminin ucunu göstermeseydi, son gün ucuzcacık biletleri ile bana göz kırptığını farketmeyecektim bu dandik "dolmuş havayolu"nun. "Yola çıkma zamanı geldiğinde fazla düşünmemeli" prensibini unutmaya başlamıştı neredeyse bünyem son zamanlarda, ama bahar kapıdaydı ve güneş olan her yere gidilebilirdi. Ailemin biraraya geldiği bir yerden de güneşin eksik olamayacağını düşünüyordum, şükür, bonkör komşum bedava Internet'ini de hizmetime sunmuştu...
Önce Fatih Akın son filmini Cannes'a yollamış, sonra Orhan Pamuk Cannes'da jüriye alınmış, sonra çok üzücü birçok kötü haber, Messi'nin attığı inanılmaz gol, vizyona giren filmler, hocaya atılan bir "yoklama" emaili, birkaç festival haberi ve "your order has been confirmed"...

Tam 1 yıl önce aynı tarihte, "tatil bitti kaldık Aarhus'ta" diyordum kendi kendime "paskalya" yumurtaları teker teker ortaya çıkıp da Avrupa'nın 4 bir yanına çil yavrusu gibi dağılan arkadaşlar geri dönerlerken kuzeyli memleketimize. Tam o sırada İstanbul'daki aileden gelen telefon ile Aarhus-Rotterdam seferim üzerine, Eindhoven'dan atladığım Internet otostopu ile Hamburg'da buluşmuştum benimkilerle. Şimdi sabaha karşı uçağa binmeden önce "hukuk ve etik" üzerine (yapmam gereken ödevin dersinin kitabı yerine bu kitabı aldığım için) çalışırken Eindhoven'dan bu sefer "tren" ile ulaşacağım Amsterdam'da nasıl bir sürpriz yapacağımı düşünüyorum anneme. Gene bir tatilin sonuna gelmişim (bu sefer Sabancı'da ve "bahar tatili") neredeyse hiç bir düzgün plan yapmadan, ve "çağıran yol"a doğru hareketleniyorum.

Sadece 2 hafta önce Assos dönüşü Türkiye'nin en çok alkol tüketilen ve çingene dansı yapılan Keşan adlı şirin ilçesinin, "sarı arkaplanın içine kahverengi ile yazılmış" tabeladan daha fazlası olan Yunanistan'a 29 km. uzaklıkta olduğunun farkına varmasaydım, iki Avrupa Birliği vatandaşı arkadaşımı, halihazırda vakt-i zamanında Almanya'ya çoklu seferler yapacağıma dair sabahın 07.45'inde ikna ettiğim vizeci teyzeden aldığım uzun süreli vizem de varken, Ege'nin öbür ucuna ve politik Avrupa'nın köşesine geçmeye ikna edebilmiş olsaydım, "vizeyi de aldık, ama hiç kullanmıyoruz" diyor olmayacaktım tam şimdi uçağa binmeden önce. Hem zamanında, vize başvurusunu yaparken "neden 6 ay istiyorsunuz" diyen teyzeye "bahar tatilinde de gideceğim" demiştim ya, şimdi yalan söylemiş olmayayım. Velhasıl kelam, tam da uçağa binmeden önce sarı Hollandalı'larla dolurulmuş bembeyaz Sabiha Gökçen atmosferi içinde, hiç de Avrupa'ya gidesim yokken, annemin gözlerinin içi parlayan gülüşünü hayal ederek yollanıyorum, koltuk aralığı "dar alanda kısa paslaşmalar"a müsait uçağıma.

zorlu bir yolculuk, Eindhoven'a iniş ve Amsterdam'a yollanış.
(Tabii, Eindhoven'dan trene binebilmek için önce havaalanından şehre inmek gerekiyor da, otobüs şöförü binmeye yeltendiğimi göre göre "tam saati geldi" diye içinde tek bir kimse bile olmayan otobüsü hareket ettirince tekrar Avrupa'ya hoş geldiğimi anlıyorum. Neyse, benzer bir anti-kadercilik sayesinde, zamanında başka bir treni kaçırmamış mıydım da, kaderin ağları güzelce örülmüştü akabininde...) Haftasonunu, "annem dönene kadar ona ne hediye almalıyım" stresi ile geçirmeye gerek kalmıyor, hediye olarak kendimi getiriyorum işte. ve baba ile yapılmaya çalışılan başarısız plan, "meşgul şebekeler", inşa halindeki tren garı ve en sonunda bir şekilde de olsa gerçekleştirelebilen müthiş sürpriz! Amsterdam baharı yaşıyor, ve yaşatıyor. Sanırım ilk geldiğimdekinden daha çok seveceğim bu sefer...

Thursday, April 12, 2007

gece serinliği

İçimde garip bir ürperti. “istanbul hatırası” dinlediğim şarkının adı ama gecenin serinliğine eklenen görüntüler İstanbul’dan değil sadece. Ya da İstanbul gibi karmakarışıklar sadece. David Gilmour konserine girmeden hemen önce Kültür Kongre Sarayı’nın hemen dışındaki soğukta bekleyişimi hatırlıyorum. Bir konser izlemek için 400 km. ötede ve başka bir ülkede gerçekleşen bu etkinliğe giderken ne kadar yalnızdım böyle ürperti zamanlarında anımsayabiliyorum. Gerçi koskoca bir festival boyunca akşamları hissettiğim ürpertilerde de yalnız değildim ama soğuk sanırım en güzel “tek başına”lıkla birlikte açıklanabilecek bir kelime. Ya da, yalnız olmadığım anlarda bile kendi hikayemin görüntüleri beni yalnızca enterese eden. İstanbul gibi biraz belki de, başka onlarcasının içerisinde ama eninde sonunda, gürültülerden uzaklaştığında serin bir ürpertinin ortasında.


Boğaz boyunca uzanan şeritte, Rumeli Hisarı’ndan Emirgan’a doğru sürükleniyor hatıralarım. Ortaokulda akşam servisine kaldığımda eve giderken çöken karanlığa, 2. köprünün altına arabayı çekip müthiş demir yığınının görkemli karanlığına bakarkenki şaşkınlığıma... Karadeniz şeridinin yol haline getirilmesi, karayolları haritasının kırmızı çizgilerini aşmak isteyerek keşfetmek için yola çıkan benliğimi heyecanlandırırken, güzelim doğanın ve Karadenizlilerin başına gelenlerin etkilerini ancak bu üşüme anlarında farkedebiliyorum demek ki. Ya da daha önceden okuyup da anlamadığım bir sürü gerçekliği de. Gene köylerin içinden geçiyor zihnim, yolların içinden geçerek sonsuzluğa uzandığı, kükürt kokusunun ormanlara karıştığı, az ışıklı köyler. Köprülerinin üzerindeki heykellerin bile altın kaplama olduğu zengin, minik bir kasaba olan Brügge’de geçirdiğim ikinci gecede tek başıma yürüyüşe çıktığım soğuk yağmurdan, dağların arasında unutulmuş ve sobası güç bela yanan, en yakınındaki yerleşim merkezine günlerce uzak Karadeniz köylerine doğru savruluyorum. Bütün günün yürüyüşünün ardından nerede kamp yapacağımıza karar veremediğimizde sığındığımız Toroslar’ın eteklerindeki köylerden birinde yediğimiz akşam yemeğinde ki bir sıcak tasa dokunuyor dilim. Ürpertim azalıyor, Assos’ta yağmur yağıyor, etraf toprak kokuyor, İstanbul hüzün kokuyor. ODTÜ’de şimdi herkes yurtlarına dönmüştür, gece ile birlikte soğuk çökmüştür, Mimarlık Fakültesi’ndeki işleriyle uğraşmaya devam ediyorlardır, Hasan odasında bilgisayarla oynuyor olabilir, Ankara’da yürüyüş hazırlıkları vardır. Aarhus’ta ise, eğer hala Malmö’ye kaçmadıysa, Rıza Abi dükkanı kapamıştır, bugün çarşamba olduğu için muhtemelen döneri bitmemiştir, kalanını buzluğa kaldırıp, sabah geri dönmek üzere evine yollanmıştır. Kesin, orası da serin bir akşam yaşıyordur.

Friday, March 23, 2007

ey aşk nerdesin?

sevgili olcay,

sana bu mektubu uzun süredir yazmayı düşünüyordum. kısmet bugüneymiş. görüşmemizin üzerinden yaklaşık 6 ay geçmiş. görüşmemiz de aslında bir şans eseriydi, hatta, hatırlarsan görüşmemizi sağlayan kişi ile tanışıklığın da şanstan ibaretti. daha da ileri gitmek gerekirse görüşmemizi sağlayan kişi ile tanışıklığına neden olan olayın gerçekleşmesindeki neden olan "esas oğlan" da, o olayın gerçekleşmiş halindeki "öbür oğlan" da, olayın gerçekleşmiş olmasının "olgu" olarak ne önemli (!) bir şey olmasının bizi görüştüren kişi tarafından benimsenmesi de, sana bu mektubu yazmamı sağlayan ufak nedenler arasındadır. hemen kafanı karıştırmak istemem sevgili olcay, o yüzden biraz daha düzenli bir şekilde anlatalım meramımızı.

sevgili olcay,

öncelikle evini çok beğenmiştik. Tuzla'nın hemen dışında, İçmeler civarında, kendi halinde yaşamayı başlamış, ömrünün önemli bölümünü siyasi olaylar, ilginç evlilikler ve idealist bir öğretmen edasıyla yaşamış biri için, mütevazi ve sıcak, ve tabii ki anılarla ve yaşanmışlıklarla dolu bir evde oturuyordun. ama aynı zamanda Tuzla'nın merkezinde de bir yazlık evin vardı. "kaçmak" istediğin zamanlar için. kaçmak herkes için önemli bir lükstür, bunu seninle tanışmadan çok önce de öğrenmiştim ama malesef şu kederli dünyada milyarlarcası bulunan insan evlatlarının ufak bir azınlığı için tahsis edilebilmiş bir olgudur, kaçmak.

tanıştığımız gün, özellikle yozlaşmalar, muhafazakarlık, takiyye ve bilimum gündem oluşturan siyasi olgulardan bahsetmiştik. bir gün önceden hazırlattığın börekleri ve dolmaları da mideye götürürken, yemeklerden, ailenden ve daha sonrasında kahvelerimizi içerken kitaplardan, almanya'daki azınlıklardan, genel olarak azınlıklardan ve eski eşlerinden de bahsetmiştik. güzel fotoğraflar çekmiştik ve sen ayrılırken bizi pencerelerde dahi uğurlamış, gene beklediğini ifade ederken bize tatlı tatlı el sallamıştın. gene gelmek isterim sana olcay, ama nasıl, ne zaman ve kiminle?

sevgili olcay,

bizim kuşağımız, senin gördüğün bütün kuşaklardan daha fazla tüketim içerisine itilmiş bir kuşak. tabii, bizim de gördüğümüz ve bizden sonra gelen ufaklar da var, aman o konuya hiç girmeyelim. 1980'lerin getirdiği göreceli zenginlik, neo-liberal dalga ve muhafazakar politikalarla, tam o dönemin içine doğmuş ve aileleri belirli bir gelir seviyesinin üzerinde olan bir kuşak, hem, ailelerinin "bizler çok çektik, siz çekmeyin" tarzı eğilimiyle bu zenginlikten (anlamını ve tarihini bile bilmeden) yararlanmaya başlamış, hem de ileride öğütlenildiği gibi başlarına gelecek müthiş bir rekabet ortamı için kendilerini en üst düzeyde yarışmaya şartlamaya başlamışlar. bu küçükler, bizim gibi gençler olduklarında, etraflarında arkadaşlık etmeleri gereken insanların, gizliden gizliye bu önemli ve büyük "yaşam" denilen şey için "savaşmak" gerektiği inancında birer "rakip" olmaya başladıklarını görmüşler. bunlar eminim senin döneminde de olan şeylerdi olcay. siz birbirinizi daha sert biçimde "dövüyordunuz" gerçi ama, sanırım etik olarak birkaç adım ileride de olduğunuzu söyleyebiliriz.

sevgili olcay,

sizler o zamanlarda yabancı kültürlerin, yabancı memleketlerin insanları ile yeni yeni tanışıyordunuz. bazılarınız yeni bir hayat kurma zorunluluğundan, bazılarınız çok ufak bir şanslı azınlığa mensup olduğunuzdan, bazılarınız ise kaçmak zorunda olduğunuzdan, o taraflara doğru hareket ettiniz. biz ise, daha keyfi bir biçimde, ulaşım ve iletişim ağının gereklerini kullanabilen bebekler olarak geldik bu dünyaya. "kimliğimizin nereye ait olduğu sorunsalı" denilen bir bela çıkardılar ki başımıza, kim bundan biraz tattıysa, dünyevi hayatın en büyük (ve en sanatsal) sorunun bu olduğu konusunda birleşip, bunun hiç bitmek bilmeyen ekmeğini yemeye başladı.

"hangimiz daha aidiyetsiziz?"

işte sevgili olcay, bir kısım şanslı insan için her şeyden (tüketim araçları, insanlar, ve sevgi türleri) milyonlarcasının bulunduğu böyle bir devirde, herşeye sahip olabilme hırsı ile hiçbir şeye bağlı olamama durumu idealizmden çok uzak, düzenli bir hayalden de epey uzak bireyler kazandırdı, biz olarak sizlere. "düzensizlik" fetişinin doğduğu yapay bir düzenden de bahsedebiliriz elbet. esas sorunun ne olduğunu anlayamadan, "kendime sorun yaratmalıyım" diyen überentellektüel, sanatçı kimlikler, mücadelenin sadece yatak çarşaflarında ve bar tuvaletlerinde verildiğini düşünürken, dünyanın geri kalanında ne olup bittiğinden habersiz yaşıyorlardı. ne de olsa, istediklerini gösteren tv'leri vardı artık onların.

sevgili olcay,

sen birden fazla evlilik yaşamış, binden fazla eve misafir olmuş olabilirsin. yüzlerce farklı karakterde insan tanıdığına da eminim. ama acaba, hararetli bir sevgiyi bulduğunda, sevgisizlikten doğan tüketim isteğinle çelişen bir karaktere sahip, ve dolayısıyla ne istediğini bırak, neye sahip olduğunu bile anlayamayacak kadar bulanıklaşmış bir zihne sahip (halbuki, ideal olarak en temiz ve safından, fetiş olarak (kendince) en pis ve ahlaksızına kadar) kişilerin fırıldak gibi dönen başlarının karar alma süreçlerinde bir pizza dağıtıcısı kadar hızlı ve sık çalıştıklarını biliyor muydun? hem de siparişler 45 dakikadan geç gelmese bile, sana tekrar istesen de istemesen de aynı pizzayı önüne pişirip pişirip sunacak kadar da bonkör olabileceğini bu kişilerin?

felsefe öğretmenliği yaptığını söylemiştin ama eminim ki matematikle de içli dışlı olmuşsundur. matematiğin her alanda var olduğuna inanlardanım, ki, matematik felsefe'si gibi bir tanım varken ve ben hala kaderin ve geleceğin algoritma ve olasılık ile anlatabileceğine inanırken, biraz "limit"ten ve "türev"den bahsetmem umarım seni şaşırtmaz. sevgili olcay, harcayabileceğin ve tüketebileceğin nesneler ne kadar çok artarsa, ufak kararları verme sürecin o kadar düşer ve büyük kararlar için adım atma sürecin de o kadar büyür. fakat en basit hayvanlar bile yiyebileceklerinden fazlalarını yediklerinde kusarlar. bunu biliriz. (bazen de çatlayıp ölürler.) en basit mankenler de bunu yapar, hatta. ben pis yemek yemeyi seven biriyimdir. akşamına cır cır olacağımı bilsem bile, en "sokaktan" yemeklere de saldırabilir, aynı gün içerisinde mısır, karpuz, dondurma üçlüsünü yiyerek her yaz işittiğim azarı tekrar işitebilirim. ama olcay, pis yemek yeme kültürünün ne olduğunu bildiğim sürece, bu kimseyi üzmez.

eğer, birini seviyorsan, onun söylediklerini dinleyebileceğin gibi, bazen o sevinsin, bazen uzun vadede kendin sevin diye, bunları ciddiye de alabilir, karşılık bile verebilirsin. olcay, seni sevdiğim için, eski solculuğunu güncellemekte sıkıntı yaşayabileceğini gördüğümde ve kemalizm'e sıkı sıkıya bağlandığında, chp'nin bugünkü muhalefetinin ne kadar zayıf olduğunu göz ardı etmeye çalıştığında, söylediklerine ciddiyet içerisinde (görüşlerim bazen benzeşmese de) karşılık vermeye çalıştım. sana onay da verebilirdim olcay, ama seni sevdiğim için, verdiğim onayın aksine bir davranışta bulunmak istemezdim. sana verdiğim örneklerde takındığım tavırın aksine bir tavrı sana karşı takınmış olsaydım, eminim ki, bir daha bana ne börek verirdin ne de dolma. ayrıca, baklava da getirmiş olsak bile evine, eminim ikram etmezdin bize.

ya da, bizi bağrına basar, birer şans daha verirdin olcay, ki, biz de ileride senin gibi kıymetli birer insan olabilelim. bağrını basmanın kıymetini anlardık belki o zaman olcay.

sevgili olcay,

bugün senin evinde çektiğimiz fotoğraflarımıza baktım. 3 güleryüzlü insan gördüm orada olcay. mutlu bir karede, mutlu bir anı paylaşan. eski mobilyanın etrafında, büyük kitapların karşısındaki koltuklarda, incikli boncuklu süslemelerin yanındaki kanepede. işte olcay, acaba o resimdeki muhabbet nerede şimdi? diye sordum kendime. acaba yitip gitti mi o da tüketilen zaman ile birlikte?

Sunday, March 11, 2007

Çeşmi Cihan bu ola! güzel Amasra..

sevgili günlük,

yollar bugün beni ve arkadaşlarımı gördüğüm en güzel yerlerden birine çağırdı. müthiş denizi, romalı kalesi, iyi korunmuş tarihi, eşsiz doğası ve batı karadenizli (batı avrupalı değil) ahlakıyla Bartın'ın hemen dibindeki güzel ilçesi Amasra'ya.

herşey perşembe günü ders çıkışı Ece ile geçen yazın sonuna doğru Çeşme'de Münevver de bizleyken nasıl eğlendiğimiz ve Ece'nin Çeşme'yi ne kadar özlediğini söylemesiyle başlayan heyecanlı muhabbet sonucu gelişti. Haftasonu Çeşme kaçamağı planları Münevver'in zaman kısıtlaması yüzünden suya düştü, ama ikilinin diğer oda arkadaşlarından Lara'nın ve Münevver'in erkek arkadaşı Yalın'ın da katılımı doğrultusunda 5 kişilik bir grup olarak "en azından günübirlik kaçamak" seçenekleri üzerine kafa patlatmaya başladık. belli ki, yolumuz gelmişti.

cuma sabahı 6 yı biraz geçiyordu evden çıkdığımda. Yalın'ı alıp Göztepe'den okula yollandık, ve 7.40 civarlarında yola koyulduk. yıllardır artık tünellerini ve viyadüklerini ezberlediğim ve ehliyetimi aldığımdan beri ilk uzun yol göz ağrım Ankara otobanını Düzce'ye kadar takip ederken araba da garip sinyaller vermeye başladı. uzunlarla selektör yaptığımda, kontağın tamamen kapanıp açılması ve arabanın 130 km. ile seyrederken ufak zıplayışlar yapması alışık olduğum bir şey değildi.

ilk durağın Akçakoca olmasına karar verdik. bundan, yanılmıyorsam, 2.5 yıl önce Ediz'le Mehtap'ın birbirlerinin kuzenleri olduklarını anlamalarını sağladığım, okulun bahçesinde yaptığımız muhabbeti hatırladım çimlerin üzerinde. 2. sınıfa yeni başlamıştık, Ediz en yakın arkadaşlarımdan biriydi ve Mehtap da, o gün bizimle oturmuş, kitabını okuyor, çayını içiyordu. "Memleket" muhabbeti üzerinden ikisinin de Akçakoca'ya dayanan kökleri olduğunu anladıklarında Mehtap Ediz'e "ben, okulda kuzenim olduğunu biliyordum, hatta sana ilk geldiğinde, 1 yıl önce, email attım, neden cevap vermedn?" demişti. o zamanlar bahçede daha sık oturur, kitap okurduk, daha sık futbol oynardık. Okuldaki köpekler toplanıp, imha edilmeye götürülmüzlerdi ve bizim bir sürü köpeğimiz vardı. şimdiki fotoğraf makinemi yeni almıştım ve 8 doğuran (sanırım Defne) köpeğimizin, yavruları ile birlikte resimlerini çekerdik.


Akçakoca'da bizi karşılayan, Akçakoca Merkez Camii oldu. Kendimi bir anda Berlin-Kreuzberg'de hissetmemi sağlayan bu sekizgen şeklindeki ilginç mimari yapı, hepimizi hayretler içerisinde bıraktı. Farklı katmanlardan oluşan dua alanları, sonunda sekizgen kubbenin altındaki ana bölüme çıkıyordu. Ana bölümde zemin kat ve onu çevreleyen asma kattan oluşurken, arkadaki odalardan kendini camlarla ayırıyordu. Oldukça transparan bir iç mimariye
sahip caminin içinde bir de, günün tüm ezan saatlerini
gösteren bir dijital saat vardı!



Pastaneden poğaçalarımızı aldık ve bu şirin sahil kasabasında, Karadeniz'in her daim coşkulu sularının kıyıya vurduğu limanın dibinde, balıkçılardan birinin dükkanında bizim için ısmarladığı çaylarla kahvaltımı ettik. Biraz politika, biraz bazılarımızın ailelerine ve arkadaşlarına yapmaları gereken açıklamalar, iptal edilen programlar, aşk, futbol ve eğitim üzerine konuştuk. sonra sahilde yürümeye başladık, bıraktık, biraz deniz konuştu, biraz dalgalar, biraz bulutlar ve sonradan adının "apti" olmasına karar verdiğimiz güzel köpekcik. cumhuriyetin 75. yılından kalma erimiş tabela dalgakıranın hemen arkasında sahili paslı gözlerle süzerken, arkadaki tepelerde yükselen çirkin apartmanlar, az sayıdaki tarihi binaların siluetini bozmakla meşgul oluyorlardı. bugün gezmeye çıkmış 5 arkadaştık, kocaman ve güzel ülkemizin denizini izliyor, havasını soluyor, kederlenmeyi veya endişeyi düşünmüyorduk. mutluyduk.



her yolculukta olduğu gibi bu yolculukta da arabamız ve heyecanımız dışında bizim en büyük yardımcımız karayolları haritamızdı. Sürücü koltuğuna Münevver geçerken, ben de Akçakoca'nın biraz daha batısında bulunan Karasu'dan, taa Gürcistan sınırına kadar, sadece Zonguldak-Bartın arasındaki yol dışında sadece sahili izleyerek bir yolculuk gerçekleştirebileceğimizi söyledim. "Bir dahaki sefere" dedik hep beraber, hem belki daha fazla katılmak isteyen olurdu aramıza. ve daha fazla zamanımız da olurdu o zaman. daha bol güneşli günler ve köpüklü dalgalar. Akçakoca'da bir karar verecektik, Karasu tarafına, yani batıya doğru geri mi dönecektik, yoksa doğuya doğru devam mı edecektik? Safranbolu fikri çıktığı zaman heyecanlanmıştık ama uzak olduğunu düşünmüştük, Münevver Amasra fikrinde hala ısrarcı olduğunu söylediğinde "e madem götür bizi o zaman" demekten daha güzel bir karar veremezdik heralde. Ece, sol arka köşedeki yerini hiç değiştirmedi, rahatına en düşkün olan oydu. Akşam sürpriz doğumgünü partisi için vakit kısıtlaması olan ve arkadaşlarını tüm gün boyunca ayarlamaya çalışan da oydu. ama "kaçma" fikrini de o çıkarmıştı ortaya ya, rahatı bozulmadıkça da en keyiflimiz oydu sanırım. ne de olsa, arabanın neresinin bozulmuş olabileceği, kaç km. yolumuz kaldığı veya nereye gittiğimiz dahi onu çok ilgilendirmiyordu. aldığı keyfi yaşamak ve paylaşmaktan başka bir derdi yoktu. çok güzel bir dertti.


Ereğli'den geçerek Zonguldak'a doğru ilerlerken hepimiz yolun takip ettiği manzara karşısında büyülenmiştik. solumuzda Karadeniz alabildiğine uzanırken, sağımızdaki tepelerde yeşil ormanlar yükselmeye başlamış ve dar sahil şeridine tepeden bakan Batı Karadeniz evleri manzarayı tamamlıyordu. Zonguldak, hepimizi şaşkınlığa uğratır biçimde kömür siyahı veya endüstri grisine bürünmemişti. Çirkin apartmanlar ve vasıfsız bir inşa hali hakimdi şehre evet ama, şehri kesen nehirler, köprüler, maden taşımacılığı için kurulmuş ufak demiryolu ve sonunda dağların arasından kıvrılarak önce nehri, sonra da memleketimizin zayıf, mütevazi ama güzel demiryolu ağının bu yörelere uğrayan ve üzerinde Karaelmas Ekspresi çalışan tek hattı olan Zonguldak-Ankara arası işleyen demiryolu hattını izleyen karayolu Zonguldak'ı kolaylıkla sevdirmişti bize.

Amasra'ya ulaşmamız sandığımızdan da uzun sürecekti. saat 10.00 civarında ulaştığımız Akçakoca'dan 12.30a doğru ayrılmıştık, ve sadece Zonguldak 80 km. ötedeyken, Amasra için 85 + 16 km. yolumuz daha vardı. Zonguldak'tan çıkarken Münevver'e tatsız bir elektrik sorunu yaratan arabayı devralmaya karar verdiğimde, güzel bir çeşmeden, her yerde kolay kolay bulunmayan çok güzel bir tada sahip sularımızı yeni doldurmuş, kana kana içmeye başlamıştık. Bartın merkezine girerken, polisler bizi kendi deyimleriyle de çok da hoş olmayan bir "hoşgeldiniz" ile karşıladılar. Karşı şeritten gelen arabaların selektörlerini o kadar çok geç farketmişiz ki, radara yakalandığımızda neredeyse radarın bulunduğu arabanın içinde bizi izleyen polise el sallayacak kadar yakınındaydık talihimize yumuşakça küfederken. Polisler, cezamla birlikte bana Falım sakız vermeyi de ihmal etmediler ya, şimdi şu satırları yazarken farkediyorum sevgili günlük, falımı okumayı unutmuşum!!

16 km. yolu da aşaduralım, "bu tepeleri tırmandığımıza değecek bir güzellik çıkacak umarım karşımıza" deyişi aklımızda, önce Amasra'nın arkasındaki muhteşem koyu görerek heyecanlandık. Meğersem, Amasra'yı görünce kendimizi kaybetmeyelim diye, önden bizi göreceklerimize hazırlayacak ön bir sunuşmuş şimdi adını hatırlayamadağım bu koy. Yol bu sefer bizi Amasra'nın sırtlarına doğru çevirirken, güneş de iyiden iyiye açmaya başlamış, havaki bulutlar yerini masmavi bir gökyüzüne bırakmaya başlamıştı. Amasra öyle bir şekilde karşımıza çıktı ki, tepede bir yerde fotoğrafını çekmektense, hemen ulaşmak istenilen bir yar gibi kucağına bırakıvermek için kendimizi, hiç durmadan arabayı sürmeye devam ettim bu 3 yanı dağlarla çevrili cennet koya.


Amasra Müzesi'nden edindiğimiz bilgilere göre, Amasra'nın tarihi antik Yunan uygarlıklarına dayanmakta. Lidyalıların da bir zamanlar ele geçirdiği Amasra, daha sonra İskender'in Makedon uygarlığına, Roma'ya ve Bizans'a dahil oluyor. Fatih, burayı fethettiğinde neler hissetti bilemiyorum ama, nispi olarak iyi korunmuş bir yer olarak günümüze ulaşabildiği için şanslıyız. Şirin kasabanın tamamını yürümek 1 saatten fazla almıyor. burun, büyük liman ile küçük limanı iki tarafına alacak şekilde ikiye bölüyor Amasra'nın koylarını. burunun tepesine tarihi kale ve surlar kurulmuş. burun, ucundan, karşısındaki Boztepe adacığına bağlanıyor. çok şirin bir köprü ve ufak bir tünel ile. beldenin bu bölümüne geçerken güzel taş konaklar görüyor, "sormagir" cafeye ne soru soruyor ne de girmeyi tercih ediyoruz. balıkçılardan, bir iki saat sonra yapacağımız ziyafet için fiyat alırken, denize nazır "Osman Amca'nın Yeri"ni beğeniyoruz. Boztepe burnunun tepesinde müthiş manzarayı izledikten sonra, "yürünen yoldan geri yürünmez" mantığıyla patikadan aşağı ufak bir trekking yapıyor ve boğalara el sallıyoruz.

rakı-balık ziyafetinden hemen önce Lara ve Ece'yle birlikte birer lahmacun yemeye karar veriyorum ki, Münevver ve Yalın bu fikre pek sıcak bakmıyorlar. gerçi sonunda balıkların çoğunu Yalın'la ben yemek zorunda kalıyoruz ki, her biri en azından birer tek atmaya gönüllü kızlar rakıya yardımcı olunca, en azından ufak rakı da rahatlıkla ve keyifele içiliyor. denizin üzerinde soframız şenlenirken camın dışında arkada bir yerlerde güneş batmaya başlıyor. kayığıyla açılan ikiden biri, dönüşte dizlerini kapanmış bir şekilde belki de günün batmasından duyduğu hüznü dışavururken ben de lavabonun yolunu tutmaya karar veriyorum uzun günün ilk molasını alırken. döndüğümde herkes birbirinin kahve falına bakmıştı ve sanırım kader, fala inanma ve kozmik enerjiler hakkında konuşmaya başlarken, dönüş haline geçmenin ağırlığı da ufaktan çökmeye başladı.







dönüş yolunda, bir ucu discman, mp3 player gibi aletlere bağlanan kaset şeklindeki aparatımız çalışmayı reddederken, yanlış bir tercihle "gelinen yoldan geri dönülmez" diyerek, Mengen-Bolu üzerindeki yolu seçiyoruz ki, karşıdan gelen arabaların birbirlerini sollamak adına hem gidiş hem de geliş şeritlerini alabildiğine özgürce kullandığı yolda yaptığım gece sürüşü müthiş bir adrenalin salgınına dönüştü. neyse, kilometreler kilometreleri, karanlık yollar, sarı otoban ışıklarını kovaladı. balık hesabı, hız cezası, yakıt masrafları derken kimse cüzdanından dolayı çok fazla sıkıntı yaşar gibi durmadı. bazı keyiflerin hiçbir şekilde satın alınamadağı seyahatlerden biriydi ya heralde bu da.

muhabbetler muhabbetleri kovaladı sevgili günlük. saatler aktı, uzun gün sona erdi, İstanbul çılgın trafiği ve kornalarıyla "düştün gene elime" dedi. 800 km. yol gidildi, 10 saate yakın trafikte kalınıldı, 7 farklı şehir geçildi, birçok fotoğrafın yanına, çoklukla resmedilemeyen gülücükler eklendi. yol bitti, sevgili günlük, satırlar bitti, muhabbet bitmedi... güzel bir gündü, sevgili günlük, biliyorum, biliyorsuın belki gene bir şey eksikti, belki o da gelecek sefer tamam olurdu. "lala lala", zamanla tamamladık resimleri, zamanla tamamlanır berisi. yeter ki yollar baki ola, yürürüz hep beraber, yürümesini bildikten ve istedikten sonra.